CAM ŞATO SARAH J. MAAS DE
L ^ÖLÜM Endovier’ın tuz madenlerinde bir yıl süren köleliğin ar dından Celaena Sardothien her yere kelepçeler ve kılıçlar eşliğinde gitmeye alışmıştı. Endovier’daki binlerce köle nin çoğu aynı muameleyi görse de Celaena madenlerden ayrılırken yanında fazladan yarım düzine muhafız vardı. Celaena, Adarlan’ın en kötü şöhretli suikastçısı olduğun dan bu olağan bir durumdu. Olağan olmayansa kendisine siyahlar içindeki, kukuletalı bir adamın eşlik etmesiydi. Adam onu kolundan tutup madendeki memurların ve gözetmenlerin büyük bir kısmının barındığı pırıltılı bi naya soktu. Koridorlardan geçip merdivenlerden çıktılar. Dolanıp durduklarından Celaena’nın geldiği yoldan geri gitme ihtimali kalmamıştı. En azından refakatçisi öyle olacağını umuyordu. Çün kü Celaena sadece dakikalar içinde aynı merdivenden bir yukarı çıkıp bir aşağı indiklerini gözden kaçırmamıştı. Bi nanın koridorlar ve merdiven boşluklarından oluşan stan dart bir yapısı olmasına karşın katlar arasında zikzaklar çizdiklerini de fark etmişti. 7
SARAH J. MAAŞ Yönünü kolay kolay kaybedecek biri değildi. Adam kendisini şaşırtmak için o kadar çabalamasa gücenirdi. Epey uzun, ayak sesleri dışında çıt çıkmayan bir kori dora girdiler. Kolunu sıkan uzun boylu ve atletik adamın kukuletasının gizlediği yüz hatlarını seçemiyordu. Bu aklını karıştırıp gözünü korkutmak için bir başka taktik ti. Muhtemelen siyah giysiler de oyunun bir parçasıydı. Adamın başı kendisine doğru dönünce Celaena ona sırıt tı. Adam Celaena’nın kolunu daha da sert sıkıp yüzünü yeniden önüne çevirdi. Neler olup bittiğini, adamın onu neden maden ocağının dışında beklediğini bilmese de bunun gurur verici bir yanı olması gerektiğini düşünüyordu. Gün boyunca dağın içle rinden kaya tuzu çıkardıktan sonra adamı yanında altı mu hafızla beklerken görmek bile keyfini yerine getirmemişti. Fakat adam kendisini Celaena’nın gözetmenine Krali yet Muhafızları Yüzbaşısı Chaol Westfall olarak tanıttı ğında Celaena’nın kulakları dikildi ve aniden sanki gök yere inmeye, dağlar dört yandan onu kıstırmaya, hatta yer şişip üzerine gelmeye başladı. Uzun zamandır korku denen duyguyu tatmamış, korkusuna geçit vermemişti. Her sabah uyandığında aynı sözü tekrarlıyordu: Korkma yacağım. Bir yıl boyunca bu sözün anlamı yıkılmak ve uyum sağlamak arasındaki fark olmuş; sözcük onu ma denlerin karanlığında yok olmaktan korumuştu. Fakat yüzbaşı bunu asla bilemeyecekti. Celaena kolunu tutan eldivenli eli inceledi. Eldivenin koyu renkli derisi neredeyse kirli teniyle aynı tondaydı. Boştaki eliyle yırtık pırtık ve kirli tuniğini çıkarıp iç ge çirmemek için kendisini tuttu. Madenlere gün doğmadan 8
CAM ŞATO girip alacakaranlıkta çıktığından güneşi nadiren görü yordu. Üzerini kaplayan kirin altındaki teninin solukluğu endişe vericiydi. Bir zamanlar çekici, hatta güzel olduğu doğru olsa da... Eh, artık bunun bir önemi yoktu, değil mi? Bir koridordan daha geçmelerinin ardından Celaena yabancının maharetle dövülmüş kılıcını inceledi. Silahın ışıltılı kabzası uçan bir kartal şeklindeydi. Adam onun bakışlarını fark edince eldivenli elini indirip kartalın al tın başının üzerine koydu. Celaena’nın dudaklarına bir kez daha gülümseme yerleşti. Boğazını temizleyip yüzbaşıya “Burası Rifthold’dan epey uzak Yüzbaşı,” dedi. “Bir ara gürültüsünü işittiğim orduyla mı geldiniz buraya?” Adamın kukuletasının al tındaki karanlığa baksa da bir şey göremedi. Yine de ada mın gözlerinin kendisini değerlendirdiğini, tarttığını ve sınadığını hissediyordu. Bakışlarına aynı şekilde karşı lık verdi. Kraliyet Muhafızları Yüzbaşısı ilginç bir rakip olabilirdi. Belki biraz çabalamasına bile değerdi. Adamın sonunda kılıcı tutan elini kaldırmasıyla pe lerinin kıvrımları silahın üzerini örttü. Celaena yüzba şının pelerininin oynamasıyla tuniğinin üzerine işlenen altın renkli ejderi gördü. Bu kraliyet armasıydı. Yüzbaşı “Adarlan ordusundan sana ne?” diye yanıt ver di. Kendisininki gibi -havalı ve telaffuzu net- bir ses duy mak Celaena’nın hoşuna gitmişti. Bu ses iğrenç bir zorba dan çıksa da! Celaena omuz silkip “Hiç,” dedi. Yüzbaşı öfkeyle ho murdandı. Ah, kanının mermere aktığını görmek ne de hoş olurdu. Bir keresinde Celaena kendisini kaybetmişti, îlk gözetmeni olmadık bir günde fazlaca üzerine geldiğin- 9
SARAH J. MAAŞ de. Kazmayı adamın bağırsaklarına soktuğunda hisset tiklerini, kanının ellerinde ve yüzündeki yapışkanlığını hâlâ anımsıyordu. Göz açıp kapayana dek yanındaki mu hafızların ikisini silahsız bırakabilirdi. Yüzbaşı eski gö zetmeninden yaman çıkabilir miydi? Olasılıklar üzerine düşünüp yüzbaşıya bir kez daha sırıttı. Yüzbaşı onu “Bana öyle bakma,” diye uyardı ve eli tek rar kılıcına gitti. Celaena bu kez sırıtışını sakladı. Bir kaç dakika önce gördüğü bir dizi ahşap kapıdan geçtiler. Kaçmak istese tek yapması gereken bir sonraki koridorda sola dönüp merdivenlerden üç kat aşağı inmekti. Dikkati ni dağıtmak için verdikleri onca çabanın onu binaya iyice aşina etmekten öte bir faydası olmamıştı. Aptallar. Celaena keçeleşmiş saçının bir tutamını yüzünden çe kip “Nereye gidiyoruz bu arada?” diye sordu. Yüzbaşı ya nıt vermeyince çenesini sıktı. Koridorlarda sesler çok fazla yankılandığından bütün binayı ayağa kaldırmadan yüzbaşıya saldıramazdı. Kol larındaki zincirlerin anahtarını yüzbaşının nereye koy duğunu görmediği gibi peşlerinden gelen altı muhafız da ona epey sıkıntı verecekti. Üstüne üstlük kelepçeler vardı. Tavanından demir avizelerin sarktığı bir koridora gir diler. Duvar boyunca uzanan pencerelerin ardında gece çökmüştü; fenerlerin parlak ışığı aralarına gizlenecek bir sürü gölge sağlıyordu. Celaena avludan, diğer kölelerin ayaklarını sürüyerek geceledikleri ahşap binaya ilerlediklerini işitebiliyordu. Zincir şakırtılarına karışan acı dolu inlemeler gün bo yunca söyledikleri şarkılar kadar iç karartıcı bir nakarat oluşturuyordu. Ara sıra inen kamçının solosu, Adarlan’ın 10
CAM ŞATO en büyük suçluları, en yoksul vatandaşları ve en yeni esir leri için bestelediği gaddarlık senfonisine ekleniyordu. Esirlerin bazıları büyü yapmakla suçlanan insanlar ken -büyü krallıktan silindiğinden bunu yapamazlardı aslında- Endovier’a gelenlerin çoğu sayıları her geçen gün daha da artan asilerdi. Bunlar genellikle Adarlan hüküm darlığına karşı hâlâ direnen Eyllwe’dendi. Fakat ne zaman Celaena en son haberleri almak için onları sıkıştırsa ona boş gözlerle bakıyorlardı. Daha madene gelmeden çökmüş lerdi. Onların Adarlan askerlerinden neler çektiklerini düşünmek Celaena’nın tüylerini ürpertiyordu. Bazı günler belki de toplu katliamlarda ölmelerinin onlar için daha iyi olacağını düşündüğü olurdu. Belki kendisi de ihanete uğ rayıp yakalandığı o gece ölse daha iyiydi. Fakat yürümeye devam ederlerken düşünmesi gere ken başka konular vardı. Asılacağı gün sonunda gelmiş miydi? Midesi bulandı, idamında Kraliyet Muhafızları Yüzbaşısı tarafından alınacak kadar önemli biriydi. Peki niye onu önce bu binaya getirmişlerdi? Sonunda diğer tarafını göremediği kırmızı ve altın ren gi cam kapılar önünde durdular. Yüzbaşı Westfall kapının iki yanında dikilen iki muhafıza çenesiyle işaret edince muhafızlar onu mızraklarını yere vurarak selamladılar. Yüzbaşı Celaena’nın kolunu daha da fazla, canını acı tacak kadar sıktı. Onu kendisine doğru çekse de ayakları kurşun gibi ağırlaşan Celaena direndi. Yüzbaşı bir nebze keyiflenmiş gibi “Madenlerde kalmayı mı tercih edersin?” diye sordu. “Belki bana neler olduğu söylense kendimi karşı koy mak zorunda hissetmem.” 11
SARAH J. MAAŞ “Yakında anlayacaksın.” Celaena’nın avuçları terle- mişti. Evet, ölecekti. Ecel gelip çatmıştı işte. Gıcırtıyla açılan kapıların arkasında bir taht odası gö ründü. Üzüm salkımı biçiminde, cam bir avize tavanın büyük bir kısmını kaplıyor, yanan elmas şekilleri oda nın uzak ucundaki pencerelere yansıyordu. Pencerelerin dışındaki çıplaklıkla kıyaslandığında içerisinin varlığı yüze inen bir tokat hissi uyandırıyordu. Celaena gibi kö lelerin emekleriyle elde edilen zenginliğin sonucuydu bu. Yüzbaşı “Buradan,” diye homurdanıp boştaki eliyle Celaena’yı içeri iterek sonunda onu serbest bıraktı. Tökez leyen Celaena doğrulurken nasırlı ayakları düz zeminde kaydı. Arkasına bakınca refakatçilerine altı muhafız daha eklendiğini gördü. On dört muhafız, bir de yüzbaşı. Siyah üniformala rın göğüslerine sarı kraliyet armaları işlenmişti. Bunlar kraliyet ailesinin özel muhafızlarıydı; doğdukları günden beri korumak ve öldürmek için eğitilen acımasız, şimşek gibi hızlı askerler. Başı dönen ve bir anda üzerine büyük bir ağırlık çöken Celaena odaya bakındı. Şatafatlı, kızılağaçtan bir tahtın üzerinde yakışıklı, genç bir adam oturuyordu. Herkes diz çökerken Celaena’nın kalbi duracak gibi oldu. Adarlan’ın veliaht prensinin karşısında duruyordu. 12
z. BÖLÜM Muhafız Kıtası Yüzbaşısı “Ekselansları,” dedi. Yerlere kadar eğildikten sonra doğrulup kukuletasını çıkardı ve kısacık, kestane rengi saçları meydana çıktı. Böylece ku kuletanın amacının yürüyüş esnasında uslu dursun diye Celaena’nın gözünü korkutmak olduğu belli olmuştu. Bu tür numaralar ona sökmezdi! Celaena kızgınlığına rağ men yüzbaşının yüzüne şaşkınlıkla baktı. Çok gençti. Yüzbaşı Westfall’un yakışıklığının öyle ahım şahım bir tarafı olmasa da Celaena adamın sert yüz hatlarını ve kızıl kahverengi gözlerini çekici bulmaktan kendini alamadı. Kir içinde ve perişan halde olduğunu iyice fark ederek çenesini yukarı kaldırdı. Adarlan Veliaht Prensi “Bu o mu?” diye sordu. Yüzbaşı başını sallarken Celaena başını çevirdi. îki adam da ona bakıyor, diz çökmesini bekliyordu. Celaena’nın dimdik ayakta kalması üzerine Chaol doğruldu ve prens yüzbaşı sına bakıp çenesini biraz daha yukarı kaldırdı. Önünde eğilecekti demek! Celaena darağacına gide cekse hayatının son anlarını hiç şüphesiz başkalarının 13
SARAH J. MAAŞ ayaklarına kapanarak geçirmeyecekti. Arkasından ayak seslerinin gümbürtüsü geldi ve biri onu boynundan yakaladı. Buz gibi mermer zemine fırlatıl madan önce Celaena’nın tek görebildiği kıpkırmızı yanak lar ve kum rengi bir bıyık oldu. Acı yüzüne yayılırken ışık görüşünü bulanıklaştırdı. Kolları ağrıyor, bağlı elleri ek lemlerini doğru düzgün hizalamaktan alıkoyuyordu. Ken dini tutmaya çalışsa da acıdan, yaşlar gözlerinde birikti. Kırmızı suratlı bir adam ona öfkeyle “Gelecekteki kra lını işte böyle selamlayacaksın,” dedi. Suikastçı dişlerini gösterip tıslayarak diz çöken zorba yı görmek için başını çevirdi. Adam gözetmeni kadar iriy di ve seyrek saçının rengiyle uyumlu kırmızı ve turuncu giysiler giyiyordu. Celaena’nın boynunu daha da sıkan adamın simsiyah gözleri pırıldadı. Celaena sağ kolunu birkaç santim oynatabilse adamın dengesini bozup kılı cını alabilirdi... Kelepçeler midesine gömülürken, yüzü kaynayıp köpüren öfkesinden kıpkırmızı oldu. Geçmek bilmeyen bir anın ardından veliaht prens söze girdi. “Eğilmek sadakati ve saygıyı gösteren bir jestken birini bunu yapmaya zorlamanın mantığını anlamıyo rum.” Sözlerinde olağanüstü bir bıkkınlık vardı. Celaena göz ucuyla prense bakmak istese de tek göre bildiği beyaz zemine dayanmış bir çift siyah çizme oldu. ''Senin bana saygı duyduğun açık Dük Perrington ama Celaena Sardothien’ı aynı şekilde düşünmeye zorlamak biraz abes kaçıyor. Sen de, ben de onun ailemden hiç haz zetmediğini gayet iyi biliyoruz. Dolayısıyla belki de niye tin onu aşağılamaktır.” Prens bir süre duraksadığında Celaena onun gözlerini yüzüne diktiğine yemin edebi- 14
CAM ŞATO lirdi. ‘Takat bence zaten yeterince aşağılandı.” Bir kez daha sustuktan sonra prens devam etti. “Senin Endovier hazinedarıyla görüşmen yok muydu? Gecikmeni istemem, hele onca yolu sırf onunla buluşmak için gelmişken.” Perrington kendisinden çekilmesinin istendiğini anlayıp homurdanarak Celaena’yı bıraktı. Celaena yanağını mer merden çekse de adam doğrulup odadan ayrılana dek yerde yattı. Kaçacak olsa belki şu Dük Perrington denen herifin peşine takılır ona aynı sıcaklıkta bir merhaba derdi. Doğrulurken lekesiz zeminde bıraktığı kömür lekesine ve kelepçelerin sessiz odada çınlayan şıngırtısına öfke lendi. Sekiz yaşındayken, Suikastçılar Kralı’nın onu don muş bir nehrin yatağında yarı ölü halde bulduğu o gün den beri bir suikastçı olarak yetiştirilmişti. Bu yüzden pis olmak bir yana, hiçbir şey onu utandıramazdı. Gururlu bir ifade takınıp uzun saç örgüsünü omzundan geriye attı ve başını yukarı kaldırdı. Gözleri prensinkilerle buluştu. Dorian Havilliard ona gülümsedi. Bu kibar, saltanat gör güsünden gelen bir gülümsemeydi. Tahta yayılarak oturan prens bir eliyle çenesini tutuyor, altın tacı yumuşak ışıkta ışıldıyordu. Kraliyet ejderhasının şatafatlı, altın rengi tas viri siyah yeleğinin göğsünü tamamen kaplıyordu. Kırmızı pelerini yanlarına ve tahtına zarafetle dökülüyordu. Fakat gözlerinin içinde bir şey vardı. Gözlerinin hay ranlık uyandıran mavisi -güney ülkelerinin sularının rengi- ve kuzgun siyahi saçlarıyla oluşturdukları kont rast bir an için Celaena’yı afallattı. Can yakan bir yakı şıklılığı vardı ve yaşı en fazla yirmi olmalıydı. Prenslerin yakışıklı olmaması gerekir! Onlar ağlak su ratlı, aptal, iğrenç yaratıklardır! Bu prens ise... bu... Hem 15
SARAH J. MAAŞ kraliyet ailesinden gelip hem de yakışıklı olması adil değil. Celaena ağırlığını bir ayağından diğerine verirken prens kaşlarını çatıp onu süzdü. “Yanılmıyorsam size onu temiz lemenizi söylemiştim,” diye seslenmesiyle Yüzbaşı Westfall öne çıktı. Celaena odada başkalarının olduğunu unutmuş tu. Üzerindeki paçavralara ve kirli cildine bakarken utan cını bastıramadı. Bir zamanlar çok güzel bir kızken, şimdi ne kadar da sefil bir haldeydi! Biri Celaena’ya dönüp baksa üzerindeki giysilerin rengine bağlı olarak gözlerinin mavi, gri hatta yeşil olduğunu düşünebilirdi. Fakat yakından bakıldığında gözbebeklerini çevreleyen parlak, altın ren gi halka birbirleriyle çatışan bu renkleri dengeliyordu. En çok dikkat çeken yanıysa hâlâ eski ışıltısını koruyan altın rengi saçlarıydı. Kısacası, Celaena Sardothien vasat fiziki özelliklerini telafi eden bazı cazip özelliklere sahipti; henüz ergenliğinin ilk yıllarında biraz makyajla vasat yanlarını sıra dışı özellikleriyle denk hale getirebileceğini keşfetmişti. Fakat şimdi Dorian Havilliard’ın karşısında bir sıçan dan farksızdı! Celaena’nın yüzü Yüzbaşı Westfall’un ko nuşmasıyla yumuşadı. “Sizi bekletmek istememiştim de.” Chaol Celaena’ya uzanırken Veliaht Prens başını iki yana salladı. “Banyo işi sonraya kalsın. Celaena’daki potansiyeli görebiliyorum.” Prens gözü Celaena’nın üze rinde, doğruldu. “Tanışma zevkine eriştiğimizi sanmıyo rum. Fakat muhtemelen senin de bildiğin gibi ben Adar- lan Veliaht Prensi Dorian Havilliard’ım, belki Erilea’nın büyük bir bölümünün de prensiyim.” Celaena ismi duyduğunda içini saran acı duygulara aldırış etmedi. “Sen de Adarlan’ın en usta suikastçısı Celaena 16
CAM ŞATO Sardothien’sin. Belki Erilea’nın da en usta suikastçısısın.” Prens Celaena’nın gergin bedenini süzüp itinayla düzeltil miş kaşlarını yukarı kaldırdı. “Biraz genç görünüyorsun.” Dirseklerini uyluklarına koydu. “Senin hakkında oldukça etkileyici hikâyeler duydum. Rifthold’da lüks içinde yaşa dıktan sonra Endovier’ı nasıl buldun?” Kibirli ahmak. Sivri tırnaklarını avuçlarına gömen Celaena “Daha mutlu olamazdım,” dedi. “Bir yılın ardından hâlâ az çok canlı görünüyorsun. Bu madenlerdeki ortalama ömür bir ayken bu nasıl oluyor, me rak ettim.” “Epey gizemli olduğuna şüphem yok.” Celaena gözlerini kırpıştırıp kelepçelerini ipek eldivenlermiş gibi düzeltti. Veliaht prens yüzbaşısına döndü. “Dili epey uzun, değil mi? Konuşmasından ayaktakımından olmadığı da belli.” Celaena araya girip “Umarım bellidir!” dedi. “Ekselansları...” Chaol Westfall öfkeyle Celaena’ya baktı. Celaena ona alaycı bir gülümsemeyle baktıktan sonra dikkatini yeniden prense çevirdi. Dorian Havilliard Celaena’yı şaşırtan bir tavırla kah kaha attı. “Şu an bir köle olduğunu biliyorsun, değil mi? Aldığın ceza sana hiçbir şey öğretmedi mi?” Celaena zincirlenmemiş olsa kollarını göğsünde ka vuştururdu. “Bir madende çalışmanın kazma kullanmak dışında ne öğretebileceğini anlamıyorum.” “Kaçmaya yeltenmedin demek, ha?” Haşarı bir gülümseme ağır ağır Celaena’nın yüzüne yayıldı. “Bir kez.” 17
SARAH J. MAAŞ Kaşları kalkan prens Yüzbaşı Westfall’a döndü. “Bana bundan bahsedilmemişti.” Celaena omzunun üzerinden bakışlarıyla prensten özür dileyen Chaol’a baktı. “Bugün öğleden sonra baş gö zetmenden öğrendiğime göre Sardothien bir kez kaçmaya teşebbüs etmiş. Endovier’a geldikten üç ay...” Celaena “Dört ay,” diyerek onun sözünü kesti. Chaol sözünü “Dört ay sonra,” diye tamamladı. Celaena öykünün kalanının gelmesini beklese de an laşılan yüzbaşı lafını bitirmişti. “En güzel kısmını anlat madı bile!” Yüzü irkilmeyle gülümseme arasında bir ifadede ta kılıp kalan veliaht prens “Bir de en güzel kısmı mı var?” diye sordu. Chaol, Celaena’ya öfkeli bir bakış atıp söze girdi. “Endo- vier’dan kaçmanın yolu yoktur. Babanız Endovier nöbetçi lerini iki yüz adımdan bir sincabı vurabilecek şekilde eğit ti. Kaçmaya çalışmak intihara teşebbüs etmek olur.” Prens, Celaena’ya “Fakat sen hayattasın,” dedi. O günü anımsayınca Celaena’nın gülümseyişi soldu. “Evet.” Dorian “Neler oldu?” diye sordu. Celaena’nın gözleri soğuk, sert bir ifadeyle bakmaya başladı. “Çuvalladım.” Yüzbaşı Westfall “Yaptıkların için bu kadar mı açık lama yapacaksın?” diye sordu. “Yakalanana dek bir gö zetmeni ve yirmi üç nöbetçiyi öldürdü. Muhafızlar onu bayıltmadan önce duvara ulaşmasına bir adımı kalmıştı.” Dorian “E?” dedi. Celaena köpürdü. “E mi? Duvarın madenlerden ne ka- 18
CAM ŞATO dar uzakta olduğunu biliyor musunuz?” Prens ona boş göz lerle baktı. Celaena gözlerini kapatıp abartılı bir şekilde iç çekti. “Çalıştığım kuyudan uzaklığı yüz on bir metreydi. Birine ölçtürdüm.” Dorian tekrar “E?” diye sordu. “Yüzbaşı Westfall, köleler madenlerden kaçmak iste diklerinde en fazla kaç metre ilerliyorlar?” diye sordu. Yüzbaşı “Bir metre,” diye mırıldandı. “Endovier nöbet çileri kaçağı bir metre ilerlemeden vururlar genellikle.” Celaena’nın beklediği tepki veliaht prensin sessiz kal ması değildi. Sonunda, neşesi kaçan prens “Bunun inti har olduğunu biliyordun, değil mi?” diye sordu. Belki de Celaena’nın duvar konusunu açması pek de iyi bir fikir olmamıştı. Prensin sorusunu “Evet,” diye ya nıtladı. “Fakat seni öldürmediler.” “Babanız mümkün olduğunca uzun süre hayatta tutul mamı, Endovier’ın bol keseden dağıttığı sefaletten nasibi mi almamı istedi.” Odanın ısısından bağımsız bir soğuk bedenini kapladı. “Ben hiç kaçmaya yeltenmedim.” Pren sin gözlerindeki merhameti görünce Celaena’nın içinden ona vurmak geldi. Prens “Vücudunda çok yara izi var mı?” diye sordu. Celaena omuz silkince prens gülümsedi ve ne şelenmeye çalışarak kürsüden aşağı indi. “Dön de sırtına bakayım.” Celaena kaşlarını çattı ama prens yaklaşırken kendisinden isteneni yaptı. Chaol da ikisine doğru yaklaş tı. Prens gömleğinin yırtıkları arasından seçtiği kadarıyla Celaena’nın tenine göz gezdirip “Bu kadar kirin içinde ya raları seçemiyorum,” dedi. Celaena kaşlarını çattı, prens “Bu ne berbat koku!” deyince yüzünü daha da astı. 19
SARAH J. MAAŞ “insanın banyosu ve parfümü olmayınca sizin kadar iyi kokmuyor, ekselansları” Veliaht Prens dilini şaklatıp ağır adımlarla daireler çizdi. Chaol ve yanındaki muhafızlar elleri kılıçlarında ikisini izliyorlardı. Bunu yapmaları da gerekiyordu. Cela ena bir saniyeden daha kısa bir sürede kollarını prensin başından geçirip kelepçelerinin zinciriyle soluk borusunu ezebilirdi. Sırf Chaol’un yüzündeki ifadeyi görmek için bile bunu yapmaya değebilirdi. Fakat prens ona ne kadar yaklaştığını umursamadan yürümeye devam etti. Belki de Celaena’nın buna gücenmesi gerekirdi. Prens “Gördü ğüm kadarıyla,” dedi, “üç geniş iz ve sanırım bazı ufak çaplı izler var. Umduğum kadar kötü değil ama... eh, giy silerle kapanabilir. Sanırım.” “Giysiler mi?” Prens çok yakınında dikildiğinden Cela ena ceketinin kesimindeki ince ayrıntıları seçebiliyordu. Ayrıca prensin üzerine parfüm değil, atların ve demirin kokusu sinmişti. Dorian sırıttı. “Ne fevkalade gözlerin var! Ve ne de öfkelisin!” Celaena kendisini yavaş, sefil bir ölüme mahkûm eden adamın oğluna, Adarlan’ın veliaht prensine, onu boğabi lecek kadar yaklaşmak kendine hâkimiyetinin sınırları nı zorlamıştı; bir uçurumun kenarında dans ediyordu. Celaena “Bilmek istediğim...” diye söze girse de Krali yet Muhafızları Yüzbaşısı neredeyse omuriliğini kopara cak kadar büyük bir hızla prensin yanından çekip aldı. “Onu öldürmeyecektim soytarı.” Kahverengi gözlü yüzbaşı “Ağzından çıkan lafa dikkat et yoksa seni madenlere geri gönderirim,” dedi. “Ya, bunu yapacağını sanmıyorum.” 20
CAM ŞATO Chaol “Nedenmiş o?” diye yanıt verdi. Safir rengi gözleri parlayan Dorian gidip tahtına oturdu. Celaena önce bir adama sona diğerine bakıp omuzla rını kaldırdı. “Çünkü benden istediğiniz bir şey var, bu her neyse ona öyle çok ihtiyacınız var ki buraya bizzat geldiniz. Ben aptal biri değilim, yakalanacak kadar budala olsam da ortada gizli bir işin döndüğünü görebiliyorum. Yoksa ne diye başkentten ayrılıp bu kadar uzaklara gelme riskini göze alacaktınız ki? Şu ana dek fiziksel ve zihinsel açıdan zinde olup olmadığımı sınadınız. Eh, kaçışım belki size aksini düşündürebilir ama aklımın hâlâ yerinde olduğu nu, çökmediğimi biliyorum. Bu yüzden darağacına gitme yeceksem sizden bana neden burada olduğunuzu, benden ne beklediğinizi açıklamanızı istiyorum.” İki adam bakıştı. Dorian iki elinin parmak uçlarını bitiştirdi. “Sana bir teklifim var.” Celaena’nın göğsü daraldı. Asla, en çılgın hayallerinde bile aklına Dorian Havilliard’la konuşma fırsatı bulacağı gelmezdi. Onu kolayca öldürebilir, yüzündeki sırıtışı sile bilirdi... Kralın onu mahvettiği gibi o da kralı mahvede- bilirdi... Öte yandan kralın teklifi kaçmasını sağlayabilirdi. Duvarın ötesine geçerse bunu başarabilirdi. Koşar, koşar, dağlarda izini kaybettirdikten sonra vahşi doğanın koyu yeşilinde yalnız başına; altında çam iğnelerinden bir halı, tepesinde yıldızlardan bir örtüyle yaşardı. Bunu yapabi lirdi. Tek yapması gereken duvarı geçmekti. Daha önce bunu başarmaya epey yaklaşmıştı... Ağzından tek bir söz döküldü: “Dinliyorum.” 21
3. BÖLÜM Prensin gözlerinde Celaena’nın küstahlığının kendisini eğlendirdiğini belli eden bir pırıltı belirse de bakışları su ikastçının bedenine fazlaca takılmıştı. Celaena kendisine böyle baktığı için tırnaklarını prensin yüzüne geçirebilir di. Fakat o pis halinde bile prensin ona bakması... Yüzüne ağır ağır bir gülümseme yayıldı. Prens uzun bacaklarını üst üste attı. Muhafızlara “Bizi yalnız bırakın,” dedi. “Chaol sen kal.” Nöbetçiler dışarı çıkarken Celaena prense yaklaşıp kapıyı kapattı. Aptalca, aptalca bir hamleydi bu. Fakat Chaol’un yüzü hiç renk vermiyordu. Kaçmaya çalışacak olsa Celaena’yı zapt edebileceğini düşünüyor olamazdı! Celaena sırtını dikleştirdi. Ne planlıyorlardı da bu kadar sorumsuzca davranabiliyorlardı? Prens kıkırdadı. “Sence özgürlüğün tehlikedeyken bana karşı bu denli cüretkâr davranman biraz riskli de ğil mi?” Bu sözleri prensten duymayı beklemiyordu. “Özgürlü ğüm mü?” Sözcüğü işitmesiyle gözlerinin önüne çamlar 22
CAM ŞATO ve karlarla, güneşin ağarttığı tepelerle ve köpüklü deniz lerle kaplı; ışığın tepelerin ve çukurların kadifemsi yeşi linde yutulduğu, ne zamandır unuttuğu bir diyar geldi. “Evet, özgürlüğün. Dolayısıyla, Bayan Sardothien, kendini madenlerde bulmadan önce sana kibrini dizgin lemeni tavsiye ediyorum.” Prens bacaklarını açtı. “Belki de tavrının faydası olabilir. Babamın imparatorluğu gü ven ve anlayışın üstüne kuruluymuş gibi davranmayaca ğım. Öyle olmadığını zaten biliyorsun.” Celaena prensin sözlerinin gerisini getirmesini beklerken parmaklarını kıvırdı. Prensin Celaena’nınkilerle buluşan gözleri onu dikkatle süzdü. “Babam aklına onu ve krallığı koruyacak bir yavere ihtiyacı olduğu düşüncesini takmış.” Celaena prensin söylediklerini kavrayınca büyük bir haz duymuştu. Başını geriye atıp güldü. “Baban benden yaveri olma mı mı istiyor? Nasıl yani? Elindeki tüm asilzadeleri ele diğini söyleme bana! Eminim bu görevi alacak bir tane olsun şövalyesi, sadık ve cesur lordu vardır.” Celaena’nın arkasında duran Chaol onu “Söyledikleri ne dikkat et,” diye uyardı. Celaena kaşlarını kaldırıp Chaol’a “Sen kendine bak,” diye cevap verdi. Aman ne komikti! Celaena, kralın yave ri! “Sevgili kralımız seni bu görev için yetersiz mi bulu yor?” Yüzbaşı elini kılıcına attı. “Çeneni kapatırsan ekse lansları sözünü bitirebilir.” Celaena prense döndü. “Evet?” Dorian tahtına iyice yaslandı. “Babamın imparatorlu ğa yardım edecek birine ihtiyacı var. Güçlük çıkaran kişi- 23
SARAH J. MAAŞ leri aradan çıkarmasına yardımcı olacak birine.” “Yani pis işlerini yaptıracak bir yalakaya.” Prens “Açıkça ifade etmek gerekirse, öyle,” dedi. uYave- ri rakiplerini sessiz tutmalı.” Celaena sevimli bir edayla “Mezar kadar sessiz,” dedi. Dorian gülümseyecek gibi olsa da renk vermedi. “Evet.” Adarlan’ın sadık hizmetkârı olmak. Celaena çenesini kaldırdı. Onun için adam öldürmek, şimdiden Erilea’nın yarısını yiyip bitiren canavarın ağzında bir azı dişi ol mak... “Teklifi kabul edecek olursam?..” “O zaman altı yıl sonra sana özgürlüğünü verecek.” “Altı yıl demek!” Yine de “özgürlük” sözcüğü zihninde bir kez daha yankılandı. Dorian, Celaena’nın sonraki sorusunun ne olacağını tahmin ederek “Reddedersen Endovier’da kalırsın,” dedi. Prensin safir rengi gözleri sert bir ifade alırken Celaena yutkundu. Prensin “Ve ölürsün,” diye eklemesine gerek bile yoktu. Altı yıl kralın sağ kılıçlığını yapmak... Ya da ömür boyu Endovier’da kalmak. Prens “Yalnız...” dedi, “küçük bir ayrıntı var.” Prens parmağındaki yüzükle oynarken Celaena hiç istifini bozmadı. Prens yüzünde yarım bir gülümsemeyle “Bu pozisyon sana teklif edilmiş değil. He nüz. Babam biraz eğlenmek istedi. Bir yarışma düzenle yecek. Konseyinden yirmi üç üye cam şatoda birer yaver adayının hamiliğini üstlenecek ve bu adaylar düelloya tu tuşacaklar,” dedi. “Kazanırsan resmen Adarlan Suikast çısı olursun.” Celaena prensin gülümsemesine aynı şekilde karşılık vermedi. “Rakiplerim tam olarak kimler?” 24
CAM ŞATO Celaena’nın ifadesini gören prensin sırıtışı silindi. “Erilea’nın her yerinden hırsızlar, suikastçılar ve savaşçı lar.” Celaena ağzını açmaya yeltense de prens araya girdi. “Kazanır da hem yetenekli hem de güvenilir olduğunu is patlarsan babam sana özgürlüğünü vermeye yemin etti. Ay rıca onun yaveri olduğun sürece dolgun bir maaş alacaksın.” Celaena onun son sözlerini neredeyse işitmemişti. Bir yarışma! Tanrı bilir nereden gelen adsız sansız adam larla! Ve suikastçılarla! “Kimmiş bu diğer suikastçılar?” diye sordu. “Hiçbirinin adını daha önce duymadım. Hiçbiri senin kadar meşhur değil. Bu da bana şunu hatırlattı: Celaena Sardothien ismiyle yarışmayacaksın.” “Ne?” “Takma adla yarışacaksın. Galiba mahkemenden sonra olanları duymadın.” “Bir madende kölelik ederken haber almak zor oluyor.” Dorian başını iki yana sallayıp kıkırdadı. “Kimse Ce laena Sardothien’ın genç bir kadın olduğunu bilmiyor, herkes seni daha yaşlı sanıyor.” Yüzü kızaran Celaena bir kez daha “Ne?” dedi. “Bu nasıl mümkün olabilir?” Görünüşünü dünyanın büyük bölümünden gizli tutmuş olmasının ona gurur vermesi gerekirdi ama... “insanları öldürdüğün onca yıl boyunca kimliğini gizli tuttun. Mahkemenin ardından babam... Erilea’yı kimli ğinden haberdar etmemenin akıllıca olacağını düşündü. Bunu bu şekilde sürdürmeye de niyetli. Düşmanlarımız bir kızın karşısında böyle serseme döndüğümüzü bilseler ne derler?” 25
SARAH J. MAAŞ “Öyleyse bu sefil yerde bana ait olmayan bir isim ve unvan için mi kölelik ediyorum? İnsanlar Adarlan Suikastçisi’nin kim olduğunu sanıyor?” “Bilmiyorum, çok önemsemiyorum da. Fakat bildiğim bir şey var; sen en iyisiydin ve insanlar hâlâ ismini fısıl tıyla telaffuz ediyorlar.” Prens gözlerini Celaena’nın üzeri ne dikti. “Yarışmanın düzenleneceği aylar boyunca benim için dövüşmek, benim yaverim olmak istersen, babamın seni beş yılın ardından serbest bırakmasını sağlarım.” Prens gizlemeye çalışsa da Celaena onun bedenindeki gerilimi görebiliyordu. Prens ondan evet demesini istiyor du. Evet yanıtını almayı o kadar istiyordu ki onunla pa zarlık yapmak istiyordu. Celaena’nın gözleri pırıldamaya başladı. “En iyiydin sözüyle ne kastettiniz?” “Bir yıldır Endovier’dasın. Yeteneklerinin körelmediği ne malum?” Celaena çapa gibi olmuş tırnaklarını kurcalayarak “Pek çok şeyi yapabilecek haldeyim, şüpheniz olmasın,” dedi. Tırnaklarının arasındaki pislikleri görünce yüzü nü buruşturmamak için kendisini zor tuttu. Elleri en son ne zaman temiz olmuştu? Dorian “Bunu zaman gösterecek,” dedi. “Rifthold’a vardığında yarışmanın ayrıntılarını öğreneceksin.” “Siz asillerin bizim üzerimize bahse girerken aldıkları keyfe rağmen bu rekabet bana gereksiz görünüyor. Neden beni şimdiden işe almıyorsunuz?” “Az önce söylediğim gibi hak ettiğini ispatlaman ge rek.” Celaena’nın bir elini beline atmasıyla zincirleri odada gürültüyle şakırdadı. “Eh, bence Adarlan Suikastçısı ol- 26
CAM ŞATO mak ihtiyacınız olan her türlü kanıta bedel olmalı.” Bronz gözleri parlayan Chaol "Evet,” dedi. "Bu senin bir suçlu olduğunu ve kralın özel işleri söz konusu oldu ğunda sana güvenmekte acele etmememiz gerektiğini ka nıtlar,” dedi. "Bunu yeminimle...” “Kralın Adarlan Suikastçisi’nin sözüne itibar edece ğinden şüpheliyim.” "Evet ama neden onca eğitimden geçip, başkalarıyla yarışmam gerektiğini anlamıyorum. Demek istediğim, elbette ki biraz... formdan düşmüş olabilirim ama... Bura da kayalarla ve kazmalarla uğraşırken benden ne bekle yebilirsiniz ki?” Chaol’a kin dolu bir bakış attı. Dorian kaşlarını çattı. "Bu, teklifi kabul etmeyeceksin mi demek oluyor?” Celaena "Tabii ki teklifi kabul edeceğim,” dedi. Bilek leri kelepçelerine çok sürtündüğünden gözleri yaşardı. "Beni beş değil de üç yılda özgür bırakmayı kabul ederse niz muhteşem yaveriniz olmayı kabul ederim.” "Dört.” Celaena "Peki,” dedi. "Anlaştık. Bir kölelikten diğerine geçiyor olabilirim ama aptal da değilim.” Özgürlüğünü geri kazanabilirdi. Özgürlük. Uçsuz bu caksız dünyanın serin havasını, dağlardan gelip onu ken dinden geçiren esintiyi hissediyordu. Bir zamanlar mem leketi olan Rifthold’dan uzakta yaşayabilirdi. Dorian "Umarım haklısındır,” diye yanıt verdi. "Ay rıca, umarım şöhretinin hakkını verirsin. Kazanmayı umuyorum ve beni aptal göstermenden memnun olmam.” "Ya kaybedersem?” 27
SARAH J. MAAŞ Prens “Buraya geri gönderilir, cezanın kalanını çeker sin,” derken gözlerindeki ışıltı kaybolmuştu. Celaena’nın hoş hayalleri yere çarpan bir kitabın kal dırdığı toz gibi dağıldı. “O zaman pencereden aşağı at- lasam da olur. Burada bir yıl geçirmek beni çok yıprattı, bir de geri dönersem neler olacağını hayal edin, ikinci senemde ölmüş olurum.” Başını salladı. “Teklifiniz bana adil göründü.” Dorian “Adil de...” deyip elini Chaol’a doğru salladı. “Onu odasına götürüp temizleyin.” Gözlerini Celaena’ya dikti. “Sabah Rifthold’a gitmek için yola çıkacağız. Beni hayal kırıklığına uğratma Sardothien.” Tabii tüm bunlar saçmalıktan ibaretti. Celaena’nın rakiplerini gölgede bırakması, zekâsıyla onlara üstün gelip sonra da hepsini ortadan kaldırması ne kadar güç olabilirdi ki? Gülümsemedi. Zira bunu yaparsa kendisi ni çoktandır kapalı olan bir ümit dünyasına sokacağının farkındaydı. Yine de içinden prense sarılıp dans etmek geldi. Aklına müziği, bir kutlama melodisini getirmeye çalışsa da tek anımsadığı Eyllwe işçilerinin keder için de haykırdıkları şarkılardan bir dizeydi; bir kavanozdan dökülen bal gibi kıvamlı ve ağır bir dize: “Ve sonunda eve gitmek...” Yüzbaşı Westfall’un ona yolu gösterdiğinin, hatta onunla birlikte koridorda yürüdüklerinin farkında değil di. Evet, gidecekti, işin ucunda özgürlük varsa Rifthold’a, nereye olursa, hatta Wyrd’in kapılarına ve cehenneme. Ne de olsa, boşuna Adarlan Suikastçısı dememişler sana. 28
4- . bölÜM Taht odasındaki buluşmanın ardından sonunda Cela ena kendisini yatağa attığında vücudunun her karışını kaplayan yorgunluğuna rağmen uyuyamadı. Kaba saba hizmetçiler tarafından haşince yıkandıktan sonra sırtın daki yaralar zonkluyordu ve ona yüzü kemiklerine ka dar keselenmiş gibi geliyordu. Sargılarla kaplı sırtındaki acıyı azaltmak için yan yatıp elini döşekte gezdirip ser bestçe hareket edebilmenin şaşkınlığını yaşadı. Celaena banyoya girmeden önce Chaol kelepçelerini çıkarmıştı. O an her şeyi hissetmişti; kelepçenin kilidinin içinde dönen anahtarın tıkırtılarını ve kelepçenin gevşeyip yere dü şüşünü. Hâlâ ona derisinin üzerinde hayalet kelepçeler varmış gibi geliyordu. Tavana bakıp yaralı, yanan eklem lerini çevirdi ve rahatlama duygusuyla iç çekti. Döşekte yatmak, cildinde ipeğin dokunuşunu, yana ğında bir yastığın yumuşaklığını hissetmek çok tuhaf bir histi. Hamurlaşmış yulaf ve sert ekmek dışındaki yiye ceklerin tadını, yıkanıp temiz giysiler giymenin bir insa na neler hissettirdiğini unutmuştu. Yaşadıkları ona çok yabancı geliyordu. 29
SARAH J. MAAŞ Fakat akşam yemeği o kadar muhteşem geçmemişti. Kızarmış tavuğun ahım şahın olmaması bir yana tavuk tan birkaç çatal aldıktan sonra midesindekileri boşalt mak için tuvalete koşmuştu. Oysa yemek yemeyi, elini şişmiş karnına götürmeyi; pişman olacak, bir daha ye mek yememeye yemin edecek kadar çok yemeyi istiyordu. Eh, ne de olsa Rifthold’da bolca yemek yiyebilirdi, değil mi? Daha da önemlisi, o zamana kadar midesi de duruma uyum sağlardı. iğne ipliğe dönmüştü. Geceliğinin altından kaburga ları fırlıyor, deri ve etin olması gereken yerde kemikleri seçiliyordu. Hele göğüsleri! Bir zamanlar biçimli olan gö ğüsleri artık ergenlikte olduklarından daha büyük değil di. Boğazına yerleşen bir yumruyu hızla yuttu. Döşeğin yumuşaklığının kendisini sıkmasıyla bir kez daha pozis yon değiştirip acısına rağmen sırtüstü döndü. Tuvalet aynasında baktığı yüzünün hali de pek iç açıcı değildi. Yüzü bitkindi; elmacık kemikleri sivrilmiş, çene si öne çıkmış ve gözleri hafifçe ama rahatsız edici ölçüde çökmüştü. Rahatlamak için art arda nefesler alıp umu dun tadını çıkardı. Yemek yiyecekti. Hem de çok. Ayrıca egzersiz yapacaktı. Yine sağlıklı biri olabilirdi. Taşkın ziyafetleri ve eski gücüne kavuştuğunu hayal ederek so nunda uykuya daldı. Chaol ertesi gün götürmek için geldiği Celaena’yı batta niyeye sarınmış, yerde yatar halde buldu. “Sardothien,” diye seslendi. Celaena bir şeyler mırıldanıp yüzünü yas tığa iyice gömdü. “Neden yerde yatıyorsun?” Celaena bir gözünü açtı. Chaol, Celaena’nın temiz haliyle ne kadar 30
CAM ŞATO farklı göründüğünü düşünse de elbette bunu dile getir memişti. Celaena ayağa kalktığında bedenini battaniyeyle giz lemeye gerek duymadı. Gecelik dedikleri şu kumaş par çası üzerini yeterince örtüyordu. “Yatak rahat değildi,” demekle yetindi; günışığını fark etmesiyle de yüzbaşıyı unutuverdi. Saf, taze, ılık günışığı. Özgürlüğüne kavuşacak olursa bütün gün keyfini çıkarabileceği, madenlerin sonu gelmez karanlığını boğacak olan günışığı. Işık ağır perdelerden içeri sızıyor, kalın çizgiler halinde odaya yayılıyordu. Ce laena temkinli bir tavırla elini uzattı. Soluk, neredeyse bir iskelete aitmiş gibi duran elinin onca çürüğe, kesiğe ve yara izine rağmen günışığı altında güzel ve taze bir görüntüsü vardı. Pencereye koşup perdeleri raylarından sökercesine açtı ve karşısında Endovier’ın gri dağlarını ve çorak arazileri ni buldu. Maviye çalan gri göğü ve ufka doğru kayan bu lutları görüp ağzından bir hayret nidası çıktığında pen cerenin altında bekleyen muhafızlar yukarı bakmadılar. Korkmayacağım. Ne zamandır ilk kez Celaena’ya bu sözcükler yerini bulmuş gibi geliyordu. Dudaklarında bir gülümseme belirdi. Yüzbaşı bir ka şını kaldırsa da tek kelime etmedi. Neşeli -aslen coşkun- Celaena hizmetçilerin örgülü saçlarını başının gerisinde topuz yapmaları ve üzerine acınası zayıflıktaki bedenini gizleyecek zarif bir binici elbisesi geçirmeleriyle daha da keyiflendi. Elbiseleri -ipeğin, kadifenin, süetin ve şifonun dokunuşunu- seviyor; dikişlerin inceliği ve kabartmalar işlenmiş yüzeylerin karmaşık ayrıntıları onu büyülüyor- 31
SARAH J. MAAŞ du. Şu saçma yarışmayı kazanınca özgür olacaktı... O za man istediği tüm giysileri satın alabilirdi. Beş dakika boyunca karşısında dikildiği aynada hay ranlıkla kendisini izlemesine kızan Chaol’un odadan onu neredeyse sürükleyerek çıkarması Celaena’yı güldürdü. Tomurcuklanan gök Celaena’nın içinde dans etme, ana avluya giden koridorlarda hoplayıp zıplama arzusu uyan dırıyordu. Fakat kompleksin uzak ucundaki kemik rengi kaya yığınlarını ve dağların içine delinmiş, ağzı andıran deliklerden çıkan küçük figürleri görmesiyle neşesi kaçtı. Madenlerde bir işgünü daha başlamıştı; diğerlerini acı kaderleriyle baş başa bırakıp gittiğinden onsuz de vam edecek bir işgünüydü bu. içi acıyan Celaena gözle rini mahkûmlardan kaçırıp kendisini upuzun yükselen duvarın kenarındaki bir at kervanına götüren yüzbaşıya yetişmek için adımlarını sıklaştırdı. Üç köpek havlayarak ikisini karşılamak için kervanın ortasından koşarak geldi. îkisi de ok gibi ince köpekler hiç şüphesiz veliaht prensin köpek evine aitti. Celaena bir dizinin üzerine çöktü ve sargılı yaralarının acısı içinde ellerini köpeklerin başlarına atıp düz tüylerini okşadı. Köpekler Celaena’nın parmaklarını ve yüzünü yalayıp kuyruklarını birer kırbaç gibi yere vurdular. Simsiyah bir çift çizmenin Celaena’nın önünde durma sıyla köpekler hemen sakinleşip oturdular. Celaena başı nı kaldırınca Adarlan Veliaht Prensi’nin safir gözlerinin kendisini süzdüğünü gördü. Prens hafifçe gülümsedi. Kö peklerden birinin kulaklarının arkasını kaşıyarak “Dik katlerini çekmiş olman ne tuhaf,” dedi. “Onlara yiyecek mi verdin yoksa?” 32
CAM ŞATO Celaena başını iki yana sallarken yüzbaşı arkasına geçti. Öyle yakınında dikiliyordu ki dizleri Celaena’nın orman yeşili, kadife pelerinine sürtüyordu. Celaena iki hamlede onu silahsız bırakabilirdi. Prens “Köpekleri sever misin?” diye sordu. Celaena ba şıyla onayladı. Neden birden sıcak basmıştı böyle? “Sesini duyma zevki bana bahşedilecek mi yoksa yolculuğumuz boyunca sessiz kalmaya mı karar verdin?” “Korkarım sorularınız sözlü bir yanıtı hak etmiyordu.” Dorian yerlere kadar eğildi. “O zaman beni affedin, mileydi! Lütfedip yanıt vermek, kim bilir ne fenadır! Bir dahaki sefere sizi yanıt vermeye teşvik edecek bir şeyler düşünmeye çalışacağım.” Prens hemen ardından topuğu üzerinde dönüp peşinde köpeklerle uzaklaştı. Celaena asık suratla ayağa kalktı. Hummalı bir ça lışmayla kervanı yola hazırlayan gruba doğru ilerlerler ken Muhafız Kıtası Yüzbaşısı’nın sırıtışını fark etmesiyle yüzü daha da asıldı. Fakat duvarlardan birini yüzbaşının kanıyla boyama arzusu binmesi için benekli bir kısrağın getirilmesiyle azaldı. Ata bindi. Gök şimdi daha yakınındaydı ve tepesinde uçsuz bucaksız, adını bile işitmediği uzak diyarlara doğ ru uzanıyordu. Celaena eyer topuzunu kavradı. Gerçek ten Endovier’dan ayrılıyordu. Onca ümitsiz ay, dondurucu geceler... Artık hepsi geride kalmıştı. Derin bir nefes aldı. Yeterince çabalarsa eyerinden uçuvereceğini biliyordu. Biliyordu işte. Bu düşünce birinin kollarını sıkıca kavra masına kadar sürdü. Bandajlı bileklerine kelepçe vuran bu kişi Chaol’du. Uzun bir zincir yüzbaşının atına doğru uzanıyor, ucu eyer heybelerinin arasında kayboluyordu. 33
SARAH J. MAAŞ Chaol siyah aygırına atladığında Celaena atının üzerin den sıçrayıp onu en yakın ağaçta sallandırmayı düşündü. Epey büyük, yirmi kişilik bir kafileleri vardı. İki impara torluk sancaktarının gerisinden prens ve Dük Perrington geliyordu. Onların gerisinde de yüzleri yulaf lapası ka dar donuk ve yavan görünen altı kraliyet muhafızı vardı. Yine de prensi korumak, o günse ondan korumak için eği tilmişlerdi. Celaena zincirlerini eyerine çarpıp gözlerini Chaol’a çevirdi. Chaol hiç tepki vermedi. Güneş daha da yükseldi. Erzaklarına son kez göz at tıktan sonra yola çıktılar. Kölelerin çoğu madenlerde, çok azı da viran saflaştırma kulübelerinde çalıştığından de vasa avlu neredeyse ıssızdı. Duvarın aniden karşısında belirmesiyle Celaena’nın damarları zonkladı. Duvara en son o kadar yaklaştığında... Kamçının şaklamasını bir çığlık izledi. Celaena om zundan geriye, muhafızların ve erzakları taşıyan at ara basının ötesine, neredeyse bomboş avluya baktı. Kölelerin hiçbiri oradan ayrılmayacaktı, öldüklerinde bile. Her haf ta saflaştırma kulübelerinin arkasına yeni toplu mezar lar kazıyorlar, her hafta o mezarlar doluyordu. Aniden sırtındaki üç uzun yara izi onu rahatsız etti. Özgürlüğünü kazansa da, kırsalda huzur içinde yaşasa da o izler ona hep göğüs gerdiği zorlukları anımsatacaktı. Ve o özgür olsa da diğerleri olmayacaktı. Celaena yüzünü önüne çevirip duvardaki geçide gir diklerinde düşüncelerini zihninden uzaklaştırdı. Geçidin içinde hava ağır, neredeyse dumanlı ve nemliydi. Atların nal sesleri gök gürültüsü gibi yankılanıyordu. Çift ka natlı demir kapı açılırken Celaena’nın gözleri madenin 34
CAM ŞATO ayrılan kapıları üzerinde ikiye bölünen uğursuz ismine kaydı. Birkaç kalp atışlık sürede kapı arkalarından gü rültüyle kapandı. Dışarıdaydı. Kelepçeli ellerini oynatarak zincirin Muhafız Kıtası Yüzbaşısı ile arasında şıngırdayarak sallanışını izledi. Eyerine bağlı zincir yüzbaşının atına dolanmıştı. Cela ena ikisi durduğunda hafifçe gevşeyen zincirin kendine bağlı ucunu sertçe çekip hayvanın eyerini sırtından söke rek Chaol’u yere düşürebilir ve ardından... Yüzbaşı Westfall’un gözlerinin üzerine dikildiğini fak etti. Dudaklarını sıkıca büzen Chaol çatık kaşlarının al tından ona bakarken Celaena omuz silkip zinciri elinden bıraktı. Sabah yerini öğlene bırakırken nerdeyse tek bir bulu tun olmadığı gök canlı bir maviye büründü. Orman yo luna girip dağlarla kaplı çorak Endovier topraklarından daha bereketli, köylük bir bölgeye girdiler. Kuşluk vakti geldiğinde Endovier’ı çevreleyip doğu nun “medeni” ülkeleriyle batının vahşi topraklarını ayı ran kıtasal bir sınır vazifesi gören Oakwald Ormanı’na girdiler. Orada yaşayan tuhaf ve ölümcül halklara, çöken Cadı Krallığı’nın zalim ve kana susamış torunlarına dair efsaneler hâlâ ağızdan ağızda dolaşırdı. Celaena bir kez o lanetli diyardan gelen genç bir kadınla tanışmıştı ve her ne kadar hem zalim hem de kana susamış da olsa kadı nın bir insan olduğunu görmüştü. Bir insan gibi kanının aktığını da. Saatler süren bir sessizliğin ardından Celaena, Cahol’a döndü. “Söylentilere göre kral, Wendlyn’e karşı savaşını bi tirdikten sonra batıyı sömürgeleştirmeye başlayacakmış.” 35
SARAH J. MAAŞ Bu sözleri havadan sudan konuşurmuş gibi söylemiş olsa da yüzbaşıdan bir onay veya ret bekliyordu. Kralın mev cut konumunu ve planlarını ne kadar çok bilirse o kadar iyi olacaktı. Yüzbaşı onu tepeden tırnağa süzdükten sonra kaşlarını çatıp başını çevirdi. Celaena yüksek sesle iç çeke rek “Bence de...” dedi. “Şu boş, geniş ovalara ve o sefil dağlık bölgelere ne olacağı benim için de sıkıcı bir konu.” Dişlerini sıkan yüzbaşının çenesi gerildi. Celaena “Beni sonsuza dek duymazlıktan mı geleceksin?” Yüzbaşı Westfall’un kaşları yukarı kalktı. “Seni duy mazlıktan geldiğimi bilmiyordum.” Celaena dudaklarını büzüp öfkesini dizginledi. Ona kendisini kızdırma hazzını yaşatmayacaktı. “Yaşın kaç?” “Yirmi iki.” “Çok gençmişsin!” Gözlerini kırpıştırıp yüzbaşıdan yanıt yerine geçecek bir söz bekledi. “Demek yüzbaşılığa terfi etmen birkaç yılını aldı?” Chaol başını salladı. “Ya sen kaç yaşındasın?” “On sekiz.” Fakat yüzbaşıdan bir karşılık gelmedi. Ce laena konuşmasına “Biliyorum...” diye devam etti. “Böyle genç bir yaşta başardıklarım gerçekten etkileyici.”“Suç iş lemek bir başarı değildir, Sardothien.” “Evet ama dünyanın en büyük suikastçısı olmak öy ledir!” Yüzbaşıdan bir yanıt gelmedi. “Bana bunu nasıl yaptığımı sorabilirsin.” Chaol gergince “Neyi nasıl yaptığını?” diye sordu. “Nasıl kısa zamanda bu kadar ünlü olduğumu.” “Bunu merak etmiyorum.” Celaena’nın duymak istediği sözler bunlar değildi. Dişlerinin arasından “Pek de sevecen değilsin,” dedi. 36
CAM ŞATO Chaol’un kabuğunun altında nasıl biri olduğunu öğrene cekse bunun için daha çok çaba sarf etmeliydi. “Sen bir suçlusun. Ben de Muhafız Kıtası Yüzbaşısı. Sana karşı sevecen bir tavır sergilemek veya seninle ko nuşmak zorunda değilim. Seni yük arabasına kilitleme diğimize şükret.” “Eh, bahse girerim başkalarına karşı sevecen bir tavır sergilediğinde bile sohbeti keyifli biri değilsindir.” Bir kez daha yüzbaşıdan cevap alamayınca Celaena kendisini bir nebze aptal gibi hissetti. Birkaç dakika geçti. “Veliaht prensle yakın arkadaş mısınız?” “Özel hayatım seni ilgilendirmez.” Celaena dilini şaklattı. “Asalet derecen ne?” “Yeterince yüksek.” Chaol’un çenesi çok hafifçe yukarı kalktı. “Dük mü?” “Lord mu?” Chaol’dan yanıt gelmeyince Celaena’nın yüzüne ağır ağır bir gülümseme yerleşti. “Lord Cha ol Westfall.” Celaena bir eliyle yüzünü yelledi. “Leydiler sana nasıl da yaltaklanıyorlardır?' Chaol sessizce “Bana o şekilde hitap etme. Bana lord unvanı verilmedi.” “Bir ağabeyin mi var?” “Yok.” “O zaman neden unvanı taşımıyorsun?” Bir kez daha yanıt gelmedi. Burnunu bu konulara sokmaması gerekti ğini bilse de Celaena kendisini tutamıyordu. “Bir skandal mı oldu? Doğuştan gelen hakkından mahrum mu edildin? Hangi karmaşık entrikaya karıştın?” 37
SARAH J. MAAS Chaol’un sıktığı dudakları bembeyaz kesildi. Celaena ona doğru eğildi. “Sence bu...” “Ağzını tıkayayım mı yoksa benden yardım almadan sessiz kalabilecek misin?” Gözlerini önündeki veliaht prense çevirirken yüzü yine ifadesiz bir hal aldı. Celaena yeniden konuşmaya başladığında Chaol’un yüzünü ekşitmesi karşısında gülmemek için kendisini tuttu. “Evli misin?” “Hayır.” Celaena tırnaklarıyla oynayarak “Ben de evli değilim,” dedi. Chaol’un burun delikleri öfkeyle açıldı. “Muhafız Kıtası Yüzbaşısı olduğunda kaç yaşındaydın?” Chaol atının dizginlerini sıktı. “Yirmi.” Kafile bir açıklıkta durdu ve askerler atlarından indi. Celaena bir bacağını atının üzerinden aşıran Chaol’a baktı. “Neden durduk?” Chaol eyerine bağlı zinciri çözüp sertçe çekerek Celaena’ya inmesi gerektiğini belli etti. “Öğle yemeği.” 38
5. bÖLÜM Celaena başıboş bir saç tutamını yüzünden çekip Chaol’un kendisini açıklığa götürmesine izin verdi. Kaçmaya çalı şırsa önce onu bertaraf etmesi gerekiyordu. Yalnız kalsalar zincirlerin kendisine çıkaracağı güçlüğe rağmen kaçmaya kalkışabilirdi ama etrafta gözlerini kırpmadan adam öl dürmek üzere eğitilmiş kraliyet muhafızları varken... Kamp ateşi yakılıp, kutulardan ve erzak çuvalların dan çıkarılan yiyecekler hazırlanırken Chaol, Celaena’ya yakın duruyordu. Askerler kütükleri yuvarlayıp, yol ar kadaşları yemek hazırlarken içlerinde oturacakları çem berler çiziyorlardı. Veliaht prensin vazifeşinas bir şekilde yanında gezinen köpekleri kuyruklarını sallayarak yak laştıkları suikastçının ayaklarının dibine uzandılar. En azından Celaena’ya refakat etmekten hoşlanan birileri vardı. Sonunda kucağına bir tabak konduğunda karnı acık mış olan Celaena yüzbaşı kelepçelerini hemen çıkarmadı ğı için daha da sinirlendi. Yüzbaşı ona uzun, tehditkâr bir bakış attıktan sonra Celaena’nın kollarındaki zincirleri 39
SARAH J. MAAŞ çıkartıp ayak bileklerine taktı. Celaena dudaklarına kü çük bir et parçasını yaklaştırırken gözlerini devirdi. Eti ağır ağır çiğnedi. Diğerlerinin önünde kusması hiç de hoş olmazdı. As kerler aralarında konuşurlarken etrafı inceledi. Yanın da Chaol ve beş asker vardı. Veliaht prens doğal olarak Perrington’la birlikte kendisine ait kütükte, Celaena’nın uzağında oturuyordu. Dorian önceki gece kibirli ve alay cı bir tavır sergilemiş olsa da dükle konuşurken yüzünde ciddi bir ifade vardı. Prensin tüm bedeni gergin görü nüyordu ve Perrington konuşurken çenesini nasıl sıktı ğı Celaena’nın gözünden kaçmamıştı. Nasıl bir ilişkileri varsa samimi olmadıkları kesindi. Ağzından lokmasıyla, Celaena gözlerini prensten çe kip ağaçları inceledi. Orman sessizleşmişti. Kapkara kö peklerin kulakları kalkık olsa da sessizlik onları rahatsız etmemiş gibiydi. Askerler bile susmuştu. Celaena’nın kal bi tekler gibi oldu. Orada orman farklıydı. Yapraklar mücevherler gibi sarkıyor; yakut, inci, topaz, ametist, zümrüt ve grena gibi türlü değerli taşları andı ran damlacıklardan oluşan bir halı önlerindeki patikayı örtüyordu. Fethin yıkıcı etkisi bu bölgeyi etkilememişti. Bölgede hâlâ bir zamanlar oradaki ağaçlara olağandışı güzelliklerini veren güç yankılanıyordu. Celaena’nın akıl hocası, Suikastçılar Kralı Arobynn Hamel onu donmuş bir nehrin yatağında boğulmak üze re bulup Adarlan ve Terrasen’ın sınırındaki hisarına gö türdüğünde Celaena henüz sekiz yaşındaydı. Arobynn, Celaena’yı çevredeki en iyi ve en sadık suikastçıya dönüş türmek için eğittiği dönemde onun Terrasen’deki evine 40
CAM ŞATO dönmesine asla izin vermemişti. Yine de Celaena dünya nın, büyük bir kısmı Adarlan Kralı tarafından yaktırılıp yıktırılmadan önceki halini hâlâ anımsıyordu. Artık o dünyada ona hitap edecek bir yer yoktu, asla da olmaya caktı. Arobynn açıkça ifade etmemiş olsa da onun tarafın dan eğitilmeye razı gelmese Celaena’yı kendisini öldürme ye çalışanlara teslim ederdi. Hatta daha da beterini ya pabilirdi. Kısa zaman önce yetim kalan Celaena sekiz ya şındayken bile Arobynn’in yanında, o zamanlar kimsenin bilmediği ama günün birinde herkesin ürkeceği bir isimle yaşamanın hayata yeniden başlamak; on yıl önce bir gece, kendisini buz gibi bir nehre atlamaya zorlayan kaderinden kaçmak için bir şans olduğunun farkındaydı. Celaena’nın içinde olduğu çemberden bir asker “Lanet orman,” dedi. Adamın yanındaki bir başka asker kıkır dadı. “Bence ne kadar çabuk yakılırsa o kadar iyi.” Diğer askerler başlarını sallarken Celaena kaskatı kesildi. Bir diğeri “Nefret dolu bir yer,” dedi. Celaena “Ne bekliyordunuz ki?” diye araya girdi. Bir kısmının yüzünde küçümseyici bir gülümseme olan as kerler Celaena’ya doğru dönerken Chaol’un eli hızla kı lıcına gitti. “Burası herhangi bir orman değil.” Elindeki çatalla ormana işaret etti. “Burası Brannon’ın ormanı.” Bir asker “Babam bana ormanın perilerle dolu olduğu na dair öyküler anlatırdı,” dedi. “Artık hepsi gitti.” Biri elmasından bir ısırık alıp “O lanet feyler de,” dedi. Bir başkası “Onlardan kurtulduk, değil mi?” diye sordu. Celaena “Ben olsam ağzımdan çıkan lafa dikkat eder dim,” dedi. “King Brannon bir feydi ve Oakland hâlâ ona ait. Bazı ağaçların onu hâlâ hatırlaması beni şaşırtmaz.” 41
SARAH J. MAAŞ Celaena “Feyler ölümsüzdür,” dedi. “Ağaçlar değildir.” Öfkelenen Celaena başını iki yana sallayıp çatalıyla yemeğinden küçük bir parça aldı. Chaol sessizce ona “Bu orman hakkında ne biliyor sun?” diye sordu. Onunla dalga mı geçiyordu? Askerler gülmeyi kesip dik oturdular. Fakat yüzbaşının altınsı kahverengi gözlerinde bariz bir merak vardı. Celaena lokmasını yuttu. Yumuşak ama ezik olmayan bir sesle “Adarlan fetihlere başlamadan önce bu orman büyüyle kaplıydı” dedi. Chaol, Celaena’nın konuşmaya devam etmesini bekle se de Celaena söyleyeceğini söylemişti. “Ve?” Celaena yüzbaşının bakışlarına karşılık vererek “Tüm bildiğim bu kadar,” dedi. Alay edecek bir şey bulamama nın hayal kırıklığı içinde askerler yemeklerine döndüler. Celaena yalan söylemişti ve Chaol bunun farkındaydı. Bir zamanlar oranın sakinlerinin orman perileri; cinler, ruhlar, gulyabaniler ve kimsenin sayamayacağı ve anım- sayamayacağı kadar türlü varlıklar olduğunu biliyordu. Hepsine hükmedenlerse perilerin insana benzeyen daha iri kuzenleri, ölümsüz feylerdi. Feyler kıtaya ilk göçenler, Erilea’nın en kadim varlıklarıydılar. Adarlan’da giderek artan yozlaşma ve kralın bu varlık ları bulup yok etmek için başlattığı seferberlik perileri ve feyleri kaçıp dünyanın yabanıl, balta girmemiş köşeleri ne sığınmaya zorlamıştı. Adarlan Kralı hepsini -büyüyü, feyleri ve perileri- yasadışı ilan etmiş ve onlardan geri kalan tüm izleri öyle silmişlerdi ki neredeyse kanlarında büyü olanlar bile büyünün geçmişte var olmadığına ina- 42
CAM ŞATO nacaklardı. Celaena da onlardan biriydi. Kral büyünün Tanrıça’ya ve onun tanrılarına bir hakaret, büyü kullan manın küstahça onların gücünü taklit etmek olduğunu iddia ediyordu. Fakat kral büyüyü yasaklaşa da pek çok kişi gerçeği biliyordu: Kralın kararının ardından, bir ay içinde büyü kendi rızasıyla ortadan kaybolmuştu. Belki de büyü gücü olanlar kapıdaki dehşetin farkına varmış lardı. O dokuz yaşındayken çıkan yangının kokusu hâlâ Celaena’nın burnuna geliyordu. Kadim, yeri doldurulamaz bilgilerle dolu kitaplardan çıkan duman; alevlerin yuttu ğu yetenekli kâhinlerin ve şifacıların çığlıkları; yıkılan dükkânlar, yüceliği ihlal edilen ve tarihten silinen kutsal mekânlar. Büyücü olup da yanmayanların çoğu Endovier mahkûmları olmuş, çoğu da orada uzunca süre hayatta kalamamıştı. Kaybettiği doğuştan gelme yetenekleri üze rine kafa yormayalı epey bir zaman geçse de becerilerinin hatırası bazen Celaena’nın rüyalarına musallat oluyordu. Kıyıma rağmen büyünün ortadan kalkması belki gerçek ten de iyi olmuştu. Büyü kullanmak aklı başında herhangi bir insan için bile tehlikeli bir işti ve büyü becerisi belki de Celaena’nın mahvına neden olacaktı. Yemeğinden bir ısırık daha alırken ateşten yükselen duman gözlerini yaktı. Oakwald Ormanı’na; karanlık, korkunç ve derin vadilere; durgun göletlere; ışıkla ve gök sel şarkılarla dolup taşan mağaralara dair efsaneleri asla unutmayacaktı. Fakat artık bunlar birer öyküden ibaret ti. Onlardan söz etmek ise belayı çağırmak demekti. Celaena ağaç tepelerinden sızan günışığına, ağaçların uzun, kemiksi kollarını birbirlerine dolayarak nasıl sal- 43
SARAH J. MAAŞ landıklarına baktı. Aniden gelen ürperti hissini bastırdı. Neyse ki öğle yemeği uzun sürmemişti. Celaena’nın zincirleri yeniden el bileklerine takılmış, atlar doyurulup sırtlarına yeniden yük vurulmuştu. Celaena’nın bacakla rı kaskatı kesildiğinden Chaol’un ona atına binmesi için yardımcı olması gerekmişti. Ata binmenin canını acıtma sı bir yana atların ter ve dışkılarının kafilenin gerisine doğru yayılan kokusundan burnunun direği kırılacaktı. Günün geri kalanında yolculuğa devam ettiler ve su ikastçı orman geride kalana dek sessizce oturdu; göğ sündeki daralma ışıltılı vadiyi geride bırakmalarına dek azalmadı. Gece mola verdiklerinde vücudu ağrılar için deydi. Akşam yemeğinde konuşmaya tenezzül etmediği gibi kalacağı küçük çadır kurulup dışına muhafızlar di kilirken ve içlerinden birine kelepçelenmiş halde uyuma sına izin verilirken umursamaz davrandı. Rüya görme yen Celaena uyandığında gözlerine inanamadı. Küçük, beyaz çiçekler karyolasının dibinde duruyordu; çadırın içine ve dışına doğru uzanan, çocuklara aitmiş gibi görünen çok sayıda ayak izi vardı. Biri içeri girip durumu fark etmeden, Celaena ayağıyla geride hiçbir iz kalmayacak şekilde izleri silip çiçekleri yakınındaki bir çantaya tıkıştırdı. Yol boyunca kimse periler hakkında tek söz etmese de Celaena durmadan askerlerin yüzünde tuhaf bir şey gör düklerine dair bir işaret aradı. Ertesi günün büyük bölü münde avuçları terleyen ve kalbi hızla atan suikastçı bir gözünü içinde ilerledikleri ormandan ayırmadı. 44
G. BÖLÜM Kafile takip eden iki hafta boyunca kıtanın içlerine doğ ru yol aldıkça hava soğudu ve günler kısaldı. Onlara dört gün boyunca soğuk yağmur eşlik etti. Yağmur Celaena’yı öyle üşütmüştü ki bir ara kendisini bir vadiden aşağı atıp şansı varsa Chaol’u da yanında götürmeyi düşündü. Her şey ıslanıp donmaya yüz tutarken Celaena sırıl sıklam saçına tahammül etse de ıslak ayakkabılarının verdiği acıya dayanamıyordu. Parmak uçlarını çok az hissediyordu. Bulabildiği kullanılmayan, kuru giysilerle her gece parmaklarını sarıyordu. Sanki kısmi bir çürü me yaşıyormuş hissine kapılıyor, ne zaman soğuk ve can yakan bir rüzgâr esse derisinin kemiklerinden ayrılaca ğı endişesine kapılıyordu. Fakat sonbaharda hep olduğu gibi yağmur aniden kayboldu ve tepelerinde yeniden bu lutsuz, parlak bir gök belirdi. Atını tırısa kaldıran veliaht prens sıradan ayrılıp si yah saçları dalgalanarak Celaena’ya doğru geldi. Kırmızı pelerini kızıl bir dalga gibi bir yukarı bir aşağı oynuyor du. Süslemesiz beyaz gömleğinin üzerinde altın sırmalı, 45
SARAH J. MAAŞ kobalt mavisi, zarif bir yelek giymişti. Celaena onu gö rünce homurdanacak olsa da prens diz hizasındaki kah verengi çizmeleriyle gerçekten hoş görünüyordu. Av bıça ğındaki mücevherler biraz aşırı dursa da deri kemeri de kıyafetiyle gerçekten uyumluydu. Atını Chaol’un yanında durdurdu. Yüzbaşıya “Gel,” deyip başını kafilenin aşağı inmeye başladığı dik, çim kaplı tepeye doğru yatırdı. Yüzbaşı “Nereye?” diye sorup Dorian’a hatırlatmada bulunmak için Celaena’nın zincirini şakırdattı. Chaol ne reye giderse Celaena’na da oraya sürükleniyordu. Dorian “Gel de manzaraya bak,” diyerek niyetini bel li etti. “Bence şunu da yanında getir.” Celaena öfkelendi. “Şunu, ha!” Bir eşyadan bahsediyorlardı sanki! Chaol, Celaena’nın zincirini sertçe çekip onunla sıradan ayrıldı. Atın dörtnala koşmaya başlamasıyla Celaena diz ginleri kavradı. At kılının keskin kokusu burun deliklerin den içeri yürüdü. Altındaki at titreyip sarsılırken hızla dik tepeden yukarı çıktılar. Celaena eyerde geriye doğru ka yarken korkmamaya çalıştı. Düşerse utancından ölürdü. Fakat batan güneş arkalarında kalan ağaçların üzerinde belirdiğinde göğü delen önce bir, sonra üç ve sonunda altı kuleyi görmesiyle nefesi tutuldu. Celaena tepenin üzerinden Adarlan’ın en büyük başa rısına baktı. Rifthold’un cam şatosuna. Pırıltılı, kristal kuleleri ve köprüleriyle, bölmeleri ve kuleleriyle, kubbeli balo salonları ve uzun, uçsuz bucak sız koridorlarıyla; devasa, dikey bir şehirdi bu. Eski taş şatonun üzerine dikilmiş ve inşası bir krallığın tüm hâzi nelerine mal olmuştu. Celaena sekiz yıl önce şişman midillisinin toynakları 46
CAM ŞATO altındaki toprak gibi kıpırtısız ve donmuş halde şatoyu ilk gördüğü anı düşündü. O zaman bile kuleleri bir pençe gibi göğe uzanan şatonun zevksiz, kaynakların ve beceri nin boşa harcandığı bir yapı olduğunu düşünmüştü. Teni nin temas ettiği toz mavisi pelerini, ışıl ışıl buklelerinin ağırlığını, uzun çoraplarının eyere sürtünüşünü, kırmızı kadife ayakkabılarındaki çamur lekesini nasıl dert edin diğini ve üç gün önce öldürdüğü adamın aklından nasıl çıkmadığını anımsıyordu. Veliaht prens Chaol’un öte yanından “Bir kule daha eklenirse bütün bina çökecek,” dedi. Gerilerinden kendilerine yaklaşan kafilelerinin ses leri bize ulaştı. “Birkaç kilometrelik yolumuz kaldı ve bu bayırlardan gündüz gözüyle geçmeyi yeğlerim. Burada kamp yapacağız.” Chaol “Babanızın onun ne hakkında ne düşüneceğini merak ediyorum.” “Ha, bir şey demeyecektir, tabii Celaena ağzını açana kadar. O bir kez ağzını açınca babam esip gürler, ben de son iki ayımı Celaena’nın izini sürmekle geçirdiğime piş man olurum. Yine de bence babamın dert edecek daha önemli meseleleri vardır.” Bu sözlerin ardından prens uzaklaştı. Celaena gözlerini şatodan ayıramıyordu. Şatodan o kadar uzakta olmasına rağmen kendisini çok küçük his sediyordu. Binanın ne kadar büyük olduğunu unutmuştu. Askerler etrafta koşuşturuyor, ateşler yakıp çadırlar kuruyorlardı. Yüzbaşı yanı başından Celaena’ya “Özgür lüğünü değil, darağacını bekler gibisin,” dedi. Celaena deri dizgini parmağına dolayıp çözüyordu. “Görünce tuhafıma gitti.” 47
SARAH J. MAAŞ “Şehri mi?” “Şehri, şatoyu, yoksul mahallelerini, ırmağı.” Şatonun gölgesi şehrin üzerinde dev bir canavar gibi büyüyordu. “Hâlâ bunun nasıl olduğunu tam olarak anlamıyorum.” “Nasıl yakalandığını mı?” Celaena hayır anlamında başını salladı. “Bir impara torluğun kanatları altındaki mükemmel dünya hayalleri nize rağmen hükümdarlarınız ve politikacılarınız birbir lerinin ayağını kaydırmakta tereddüt etmiyor. Sanırım suikastçılar da öyle.” “Sizden birinin sana ihanet ettiğini mi düşünüyor sun?” “Herkes en yüklü paraları benim aldığımı, istediğim rakamı talep edebildiğimi biliyordu.” Celaena şehrin do lambaçlı sokaklarına ve nehrin ışıltılar içinde uzanan kavislerine göz gezdirdi. “Benim ölmem halinde işleri açı lacaktı. Bunu yapan bir kişi de olabilir, birden fazla da.” “O tür bir çevreden onurlu davranışlar beklememeli- sın. “Beklediğimi söylemedim de. Çoğuna güvenmediğim gibi benden nefret ettiklerinin de farkındaydım.” Elbette Celaena’nın şüpheleri vardı. En olası görünen şüphesi ise yüzleşmeye hazır olmadığıydı, ne şimdi ne de asla hazır olmadığı. Chaol “Endovier berbat bir yer olmalı,” dedi. Sözlerinin altında art niyetli veya alaycı bir vurgu yoktu. Celaena bunu duygudaşlık olarak görebilir miydi? Sakin bir sesle “Evet” dedi. “Öyleydi.” Chaol, Celaena’ya daha fazlasını duymak istermiş gibi baktı. Eh, ona an latsa ne çıkardı ki? “Oraya vardığımda saçımı kestiler, 48
CAM ŞATO üstüme bir paçavra geçirip nasıl kullanabileceğimi bili- yormuşum gibi elime bir kazma tutuşturdular. Beni di ğerlerine zincirlediler ve onlarla birlikte kırbaçlara kat landım. Fakat gözetmenler bana özel bir itina gösterme emri aldıklarından yaralarıma tuz -madenlerden kendi çıkardığım tuzu- bastırıp beni bazı kesiklerim asla tam olarak kapanmayacak kadar sık kırbaçladılar. Eyllwe’den birkaç mahkûmun iyilikleri sayesinde yaralarım iltihap lanmadı. Her gece içlerinden biri sırtımı temizlemek için uyanırdı.” Chaol’dan bir yanıt gelmedi ve verdiği tek tepki attan inerken Celaena’ya bir bakış atmak oldu. Celaena ona bu kadar mahrem konulardan bahsetmekle budalalık mı et mişti? Chaol bağıra çağıra verdiği emirler haricinde o gün onunla bir daha konuşmadı. Celaena soluğu kesilerek, boğazında bir elle uyandı. So ğuk terler sırtından aşağı akıp dudağıyla çenesi ara sındaki girintide birikmişti. Aynı kâbusu daha önce de görmüştü; rüyasında Endovier’daki toplu mezarlardan birinde yatıyordu. Kendisini birbirlerine dolanmış kollar ve bacaklardan kurtarmaya çalıştıkça yirmi cesetlik bir yığının derinlerine doğru çekiliyordu. Sonra da kimse çığlıklarını işitmiyor ve onu canlı canlı gömüyorlardı. Midesi bulanan Celaena kollarını dizlerine doladı. Tekrar tekrar nefes alıp verirken sivri dizkapakları el macık kemiğine değiyordu. Mevsim için sıcak kaçan ha vadan dolayı çadırlarda uyumamışlardı ve bu sayede eş siz bir açıdan başkenti görebiliyordu. Işıklandırılmış şato uyuyan şehrin üzerinde buzdan ve buhardan oluşan bir 49 5
SARAH J. MAAŞ tepe gibi yükseliyordu. Şatonun yeşilimsi bir görüntüsü vardı ve sanki yanıp sönüyordu. Yarın bu zamanda o duvarların arasına tıkılacaktı. Fakat o gece çok sessizdi. Fırtına öncesi sessizlik gibi. Tüm dünyanın şatonun deniz yeşili ışığıyla büyülenip uyuduğunu hayal etti. Zaman akıyor, dağlar yükselip al çalıyor, sarmaşıklar uyuklayan şehrin üzerini kaplaya rak dikenler ve yapraklarla onu gizliyordu. Uyumayan bir o vardı. Pelerinini üzerine örttü. Kazanacaktı. Kazanacak, kra la hizmet edecek, sonra ortadan kaybolup bir daha kralla rı veya suikastçıları aklına getirmeyecekti. Bir kez daha o şehirde hüküm sürmek istemiyordu. Büyü ölmüştü, fey ler sürülmüş veya idam edilmişti ve Celaena bir daha asla krallıkların yükselişinde ve çöküşünde rol oynamayacaktı. Hiçbir şey kader değildi bundan böyle. Dorian Havilliard, bir eli kılıcında; uyuyan kafilenin öte yanında kalan, kendisine ayrılmış alandan suikastçıyı izliyordu. Kızın halinde hüzün veren bir yan vardı; ba caklarını göğsüne dayamış, hiç kıpırdamadan oturuyor, ay ışığı saçını gümüş rengine boyuyordu. Şatonun ışığı gözlerinde dalgalanırken yüzünde cüretkâr, çalımlı bir ifade yoktu. Kız gözüne güzel göründü, her ne kadar biraz tuhaf ve hırçın olsa da. Manzarada hoşa gidecek bir şeye baktığın da gözünde beliren pırıltının ilginç bir yanı vardı. Dorian bunu çözemiyordu. Avery Nehri’nin kenarından yayılan parlak ışığın kar şısında bedeninin silueti seçilen Celaena gözlerini kırp- 50
CAM ŞATO madan şatoya bakıyordu. Kafilenin tepesinde bulutlar toplanırken başını yukarı kaldırdı. Döne döne ilerleyen kütlenin arasından bir yıldız kümesi görülebiliyordu. Do rian kendisini yıldızların Celaena’ya baktıklarını düşün mekten alıkoyamıyordu. Hayır, Dorian’ın onun kendisine güzel bir yüz ve kıv rak bir zekâ bahşedilmiş bir suikastçı olduğunu unutma ması gerekiyordu. Elleri kanlıydı ve bir an güzel bir çift söz söylerken başka bir an boğazını kesebilirdi. Üstelik Celaena onun yaveriydi. Orada olmasının nedeni kendisi için dövüşmek ve özgürlüğünü almaktı. Hepsi bu. Dorian eli kılıcında uzanıp uykuya daldı. Görüntü rüyalarına da işledi: Yıldızlara bakan güzel bir kız ve onunla bakışan yıldızlar. 51
7. te ÖLÜM Rifthold’un belli belirsiz seçilen kaymaktaşı duvarlarının arasından geçerlerken borazancılar gelişlerini duyurdu lar. Üzerinde ejder tasvirleri olan kızıl bayraklar başken tin üzerinde esen rüzgârda dalgalanıyordu. Kaldırım taş ları döşenmiş sokaklar boşaltılmıştı. Zincirleri çözülmüş, elbise giydirilip makyaj yapıldıktan sonra Chaol’un önü ne oturtulmuş olan Celaena şehrin kokusunun burnuna gelmesiyle kaşlarını çattı. Baharatların ve atların kokusunun altında pislik, kan ve bozuk sütün kokusu yatıyordu. Havada Endovier’ın tu zundan farklı olan Avery’nin tuzlu suları hissediliyordu. Tuzlu suyun kokusuna Erilea’daki tüm okyanuslardan gelen savaş gemilerinin, mallar ve kölelerle tıka basa dolu ticaret teknelerinin ve insanların nasılsa yiyebildikleri pullarla kaplı, yarı bayatlamış etlerle dolu balıkçı tekne lerinin getirdiği kokular eşlik ediyordu. Sakallı seyyar satıcılardan koltukaltlarında şapka kutuları taşıyan hiz metçi kızlara kadar herkes, sancaktarlar gururla ilerle yip Dorian Havilliard etrafa el sallarken oldukları yere çakıldı. 52
CAM ŞATO insanlar Chaol gibi kırmızı bir pelerine sarınan ve sol göğsünde kraliyet armasını çağrıştıracak şekilde tasar lanmış bir arma olan veliaht prensin peşine takıldılar. Prens düzgün saçlarının tepesine bir taç kondurmuştu ve Celaena prensin oldukça asil göründüğünü teslim etmesi gerektiğini hissetti. Genç kadınlar el sallayarak akın akın onlara yaklaştı. Dorian sırıtıp göz kırpıyordu. Prensin maiyeti arasındaki Celaena’yı izleyen bu genç kadınların sert bakışları su ikastçının gözünden kaçmamıştı. Atın üzerinde savaşla hak edilip şatoya getirilen bir leydi gibi otururken dışarı dan nasıl göründüğünün farkındaydı. Celaena kadınlara gülümseyip, saçlarını sallayarak prensin sırtına bakan gözlerini kırpıştırdı. Kolunda bir acı duydu. Kendisini çimdikleyen Muhafız Kıtası Yüzbaşısına “Ne var?” diye tısladı. Yüzbaşı kalabalığa gülümseyerek dişleri arasından “Gülünç görünüyorsun,” dedi. Celaena, Chaol’un yüzündeki ifadeyi taklit etti. “Gü lünç olan onlar.” “Sessiz ol ve normal davran.” Yüzbaşının sıcak nefesi ni boynunda hissetti. Celaena bir leydinin ilgisine mazhar olduğunu sanıp ağzı bir karış açılan genç bir adama el sallayarak “Aslında şu attan aşağı atlayıp kaçsam yeridir,” dedi. “Hızla orta- x dan kaybolurum.” Chaol “Evet,” dedi, “omurgana saplanan üç okla orta dan kayboluverirsin.” “Ne hoş bir sohbet.” Ahalinin beyaz taştan geniş meydanları çevreleyen 53
SARAH J. MAAŞ ağaçların arasına toplandığı pazar yerine girdiler. Kala balığın gerisinde kalan dükkân vitrinleri zar zor seçilse de dükkânları bir bir geride bırakırlarken Celaena’nın içini büyük bir açlık kapladı. Her vitrinde pırıldayan mü cevherlerin ve çiçek buketleri gibi bir arada duran geniş kenarlı şapkaların arkasında gururla dikilen elbiseler ve tunikler sergileniyordu. En tepede cam şato yükseliyor du; en yüksekteki kuleleri görebilmek için Celaena’nın başını geriye atması gerekti. Neden böyle uzun ve külfetli bir yolu seçmişlerdi? Etrafta böyle tören alayı gibi dolaş malarına gerçekten gerek var mıydı? Avery boyunca uza nan meydana saptıklarında onları binaların arasındaki bir boşluktan güve kanatları gibi açılan yelkenler karşı ladı. Gemiler rıhtımda demirlenmiş bekliyordu; birbirine dolaşmış halatlar ve ağlar arasında bağrışan denizciler kraliyet alayını fark edemeyecek kadar meşguldü. Bir kırbacın sesini işitmesiyle Celaena başını çevirdi. Köleler yalpalayarak bir ticaret gemisinin borda iske lesinden aşağı yürüyorlardı. Fethedilmiş farklı uluslar dan kölelerin her birinin yüzünde Celaena’nın daha önce pek çok kez gördüğü o şaşkın ve öfkeli ifade vardı. Kölele rin çoğu savaş esirleri, toplu katliamlardan ve Adarlan’ın sonu gelmez ordularının elinden sağ kurtulan asilerdi. Muhtemelen bir kısmı da büyü yaparken yakalanan veya büyüyle uğraşmakla suçlanan kişilerdi. Geri kalansa yanlış zamanda yanlış yerde bulunan alelade insanlardı. Celaena rıhtımlarda ter içinde yük taşıyan, güneş şem siyeleri tutup su dağıtan, gözleri -asla karşılarına değil de- yere veya göğe bakan sayısız zincirli kölenin olduğu nu fark etti. 54
CAM ŞATO içinden atından atlayıp yanlarına koşmak ve basitçe prensin maiyetinin bir parçası olmadığını; oraya getiril melerinde, zincire vurulmalarında, aç bırakılıp dövülme lerinde bir parmağı olmadığını; bir zamanlar kendisinin de onların aileleri ve dostlarının yanında çalışıp işkence çektiğini; her şeyi mahveden şu canavarlara benzemedi ğini haykırmak geldi. Onlar için bir şeyler yaptığını, iki yıl kadar önce Korsan Lord’un elinden yaklaşık iki yüz köle kurtardığını haykırmak istedi. Fakat bu kadarı bile yetersizdi. Bir anda şehir ondan uzaklaşmış, kendisinden kop muştu. insanlar hâlâ el sallıyor ve eğiliyor, tezahürat ya pıp gülüyor, atların önüne çiçek ve türlü zerzevat atıyor lardı. Celaena nefes almakta zorlandı. Daha kendisini hazırlayamadan şatonun demir ve cam kapısı göründü. Oymalı kapının açılmasıyla kemerli geçi din altında uzanan kaldırım taşlarıyla kaplı patikanın iki yanına bir düzine asker dizildi. Mızraklarını dikmiş, dik dörtgen kalkanlar taşıyan askerlerin bronz miğferlerinin altındaki gözleri karanlıktı. Hepsinin üzerinde kırmızı pelerinler vardı. Kararmış olsalar da bakır ve deriden ya pılmış zırhların işçiliği maharetliydi. Kemerin ötesinde, iki yanında altın ve gümüş rengi ağaçlar dizili olan bir yokuş vardı. Yolun sınırlarını belir leyen çitlerin arasında cam fener direkleri yükseliyordu, îlkinden farklı olarak pırıltılı camdan yapılmış, ikinci bir kemerin altından geçtiklerinde şato önlerinde yükseldi. Açık avluda atından inen Chaol iç çekti. Bir çift el Celaena’yı eyerinden alıp titreyen bacaklarının üzerinde durmasına yardım etti. Her yerde camın ışıltısı vardı. Bir 55
SARAH J. MAAŞ el omzunu kavrarken seyis yamakları sessizce ama ça bukça atını alıp götürdüler. Chaol, Celaena’yı yanına çekti ve veliaht prens ikisine doğru yaklaşırken pelerinini sıkıca tuttu. Dorian yuva sına bakarak “Altı yüz oda, askerler ve hizmetçilere ait konutlar, üç bahçe, bir oyun parkı ve iki yanda ahırlar,” dedi. “Bu kadar büyük bir alana kim, neden gerek duysun ki?” Celaena prensin aniden gözüne sevimli görünmesiy le az da olsa gülümseyebildi. “Geceleri ölümle aranızda sadece cam bir duvarla nasıl uyuyabiliyorsunuz, anlamı yorum.” Başını yukarı kaldırsa da gözlerini hemen yere odakladı. Yükseklik korkusu olmasa da o kadar yüksekte kendisini sadece camın koruduğu düşüncesiyle midesi ke netlendi. Dorian “O zaman sen de benim gibisin,” deyip kıkırda dı. “O zaman sana taş şatoda bir süit verdiğim için tanrı lara şükürler olsun. Tedirgin olmanı hiç istemem.” Celaena ona öfkeyle bakmanın pek de akıllıca bir ka rar olmayacağına hükmederek bakışlarını devasa şato kapılarına çevirdi. Bulanık, kırmızı camdan kapılar gö züne kendisine doğru esneyen bir devin ağzı gibi görün dü. Fakat iç kısımların taş olduğunu görünce cam şato nun eski binanın üzerine kondurulduğunu fark etti. Ne saçma bir fikirdi bu: Camdan bir şato. Dorian “Eh...” diye söze girdi. “Biraz kilo almışsın ve tenine az çok renk gelmiş. Evime hoş geldin, Celaena Sardothien.” Prens başını bir ayaklarını geri atıp eğilen birkaç asilzadeye doğru salladı. “Yarışma yarın başlıyor. Yüzbaşı Westfall seni süitine götürecek.” 56
CAM ŞATO Celaena omuzlarını silkip rakiplerine ait bir işaret aradı. Fakat henüz kimse gelmemiş gibiydi. Prens, kendisine hürmetlerini gösteren bir başka saraylı grubuna doğru başını salladı ve tekrar konuş maya başladığında ne suikastçıya ne de Muhafız Kıta sı Yüzbaşısı’na baktı. Gözlerini oldukça güzel bir kadı nın bedeninde gezdirip “Babamla görüşmeliyim,” dedi. Dorian’ın göz kırptığı kadın bir yandan yürümeye devam ederek yüzünü dantel bir yelpazenin arkasına gizledi. Dorian, Chaol’a başını salladı. “Sizinle gece görüşürüz.” Celaena’ya tek bir söz etmeden saraya giden basamaklar dan çıktı; kırmızı pelerini rüzgârda uçuşuyordu. Veliaht prens sözünde durmuştu. Süiti taş şatonun bir kanadındaydı ve tahmin ettiğinden çok daha genişti. Sü itin içinde banyo olan bir yatak odası, soyunma odası, kü çük bir yemek odası ve bir müzik ve oyun odası vardı. Her oda altın rengi ve kırmızı eşyalarla bezenmişti, kanepe lerin ve rahat koltukların zevkli bir şekilde serpiştirildiği yatak odasında bir duvarı boydan boya kaplayan bir hah asılıydı. Balkonu bahçelerden birindeki bir çeşmeye bakı yordu ve bu hangi bahçeyse -aşağıda nöbet tuttuklarını fark ettiği muhafızlara rağmen- son derece güzeldi. Chaol yanından ayrıldığında Celaena kendisini yatak odasına kapatmak için kapının kapanma sesini bekle medi. Chaol ona kısaca süitini tanıtırken pencereleri -on iki- çıkışları -bir- ve kapısının önünde, balkonun altın da nöbet tutan muhafızları -dokuz- saymıştı. Hepsinde birer kılıç, bıçak ve arbalet olan muhafızlar yüzbaşı yan larından geçerken tetikte görünseler de Celaena arbalet-
SARAH J. MAAŞ lerin saatler boyunca taşınacak kadar hafif olmadığını biliyordu. Celaena mermer duvara yaslanarak yatak odası pence resine doğru gitti ve pencereden aşağı baktı. Muhafızların çoktan arbaletlerini sırtlarına taktıklarına şüphe yoktu. Silahı ellerine alıp içine ok yerleştirmeleri değerli saniyeler alır, bu sürede Celaena kılıçlarını ellerinden aldığı muha fızların boğazını kesip bahçelerde izini kaybettirebilirdi. Bahçeyi incelemek için pencerenin başında iyice dikilip gü lümsedi. Bahçenin uzak sınırı bir oyun parkının ağaçların da son buluyordu. Şato hakkında, güney yakasında olduğu nu ve oyun parkından geçerse taş bir duvara ve ötesindeki Avery Nehri’ne varacağını bilecek kadar bilgisi vardı. Celaena giysi dolabının kapısını, şifonyerinin ve mak yaj masasının çekmecelerini açıp kapadı. Elbette içlerin de hiçbir silah, hatta bir şömine masası bile olmasa da şifonyer çekmecesinin arkasında unutulmuş birkaç ke mik saç tokası ve kocaman soyunma odasındaki bir dikiş sepetinde ip buldu. iğne yoktu, içinde hiç elbise olmayan soyunma odasının halıyla kaplı zemininde diz çöktü ve göz ucuyla arkasındaki kapıyı kollayarak tokaları başla rını kopartıp iple birbirlerine bağladı, işi bitince nesneyi yüzüne yaklaştırıp kaşlarını çattı. Eh, bıçağın yerini tutmasa da bu şekilde bir araya getirildiklerinde kırık tokaların sivri uçları can yakabi lirdi. Bir parmağıyla uçları yokladı ve kırık kemiklerden birinin nasırlı cildine batmasıyla irkildi. Evet, bu yeni si lahı bir muhafızın boynuna batırırsa can yakacağından şüphe yoktu. Bu da ona bir muhafızı silahlarını alana dek etkisiz hale getirecek kadar süre sağlardı. 58
CAM ŞATO Celaena esneyerek yatak odasına döndü ve eğreti sila hını yatağın üzerindeki yarım kubbenin kıvrımları arası na tıkıştırmak için döşeğe çıktı. Silahı gizleyince bir kez daha odaya bakındı. Ebatlarda -duvarların boyunda- bir tuhaflık varmış gibi dursa da emin olamıyordu. Yine de yatağın üzerinde bir şeyler gizleyebileceği birçok boşluk vardı. Fark edilmeden başka neler gizleyebilirdi? Muhte melen Chaol kafile şatoya varmadan önce odayı kontrol ettirmişti. Biri var mı diye kulağını yatak odasının kapı sına dayadı. Süitinde kimsenin olmadığından emin olun ca giriş salonuna girip oradan oyun odasına geçti. Uzak duvardaki bilardo sopasını ve yeşil keçeyle kaplı masanın üzerinde kümelenmiş ağır, renkli topları fark edip sırıttı. Chaol sandığı kadar zeki değildi. Sonunda bilardo malzemelerini bıraktı. Hepsinin or tadan kaybolması şüphe çekebilirdi. Yine de kaçması ge rekirse kolayca sopaya ulaşabilir veya ağır toplarla mu hafızları bayıltabilirdi. Bitkin halde yatak odasına dönüp sonunda kendisini geniş yatağa bıraktı. Döşek çok yumu şak olduğundan bedeni birkaç santim gömüldü. Yatak üç kişinin birbirlerinden rahatsız olmadan uyuyabilecekleri kadar genişti de. Yan yatıp kıvrılan Celaena’nın gözka- pakları giderek ağırlaştı. Bir hizmetçi terzinin Celaena’ya saray ahalisine uy gun giysiler hazırlamak için geldiğini duyurana dek bir saat kadar uyudu. Terzi ölçüler alıp Celaena’nın sağına soluna iğneler yerleştirirken ve ona farklı kumaşlar ve renkler sunarken bir saat daha geçti. Celaena kendisine gösterilen kumaşların çoğundan hiç hoşlanmadı. Birkaçı ilgisini çekse de terziye kendisine yakıştırdığı giyim tarz- 59
SARAH J. MAAŞ larını tavsiye etmeye çalıştığında adam, ona umursamaz bir tavırla elini sallayarak ve dudak bükerek karşılık ver di. Celaena’nın içinden inci başlı iğnelerinden birini terzi nin gözüne saplamak geçti. Neredeyse Endovier’daki kadar kirli olduğu hissine kapılan Celaena banyo yaptı. Kendisine nazikçe yardımcı olan hizmetçilere minnettardı. Yaralarının çoğu kabuk bağlamış veya beyaz birer çizgiye dönüşmüş olsa da sır tındaki yaraların çoğu duruyordu, iki saat kadar süren özenli bir bakımın ardından -saçları düzeltilmiş, tırnak larına biçim verilmiş, ellerindeki ve ayaklarındaki na sırlar kazınmıştı- Celaena soyunma odasındaki aynaya bakıp sırıttı. Sadece başkentte hizmetçiler bu kadar iyi bir iş çıka rabilirdi. Göz alıcı görünüyordu. Büsbütün göz alıcı. Üze rinde etekli; uzun, beyaz yenlerinde orkide moru çizgiler ve benekler olan bir elbise vardı. Çivit mavisi korsenin kenarında altın rengi, ince bir çizgi vardı. Omuzlarından aşağı buz beyazı bir pelerin dökülüyordu. Parlak mor bir kurdeleyle bağlanan saçlarının dalgaları serbestçe salı nıyordu. Fakat tam olarak neden orada olduğunu anım samasıyla gülümsemesi silindi. Kralın yaveri olmak için. Oysa bu haliyle daha çok kralın finosu gibi görünüyordu. Yaşlıca bir kadın sesinin “Güzel,” demesiyle Celaena üzerine dolanan ağır kumaşlarla döndü. Korsesi -o aptal, kahrolası şey- kaburgalarını soluğunu kesecek kadar çok sıkıyordu. îşte tam da bu yüzden tunikleri ve pantolonları tercih ediyordu. Karşısında, kraliyet ailesi hizmetçilerinden olduğunu 60
CAM ŞATO belli eden, kobalt mavisi ve şeftali rengi elbisesi üzerine güzelce oturan irice bir kadın vardı. Yüzü biraz kırışıklı olsa da yanakları al, kanlı canlı bir kadındı. Eğildi. Ayağa kalkarken “Philippa Spindlehead,” dedi. “Sizin özel hiz- metçinizim. Siz de...” Celaena hissizce “Celaena Sardothien,” dedi. Philippa’nın gözleri kocaman açıldı. “Bunu kendinize saklayın hanımefendi,” diye fısıldadı. “Bir ben biliyorum. Sanırım bir de muhafızlar.” Celaena “Peki insanlar başımda onca muhafız olması hakkında ne diyorlar?” diye sordu. Philippa öfkeli bakışlarına aldırış etmediği suikast çının giysisinin katlanan kısımlarını düzeltip, gerekli yerlerini kabarttı. “Ha, diğer... yaverlerin de odalarının dışında muhafızlar var. Ya da insanlar sizin prensin asil hanım dostlarından biri olduğunuzu düşünürler.” “Biri mi?” Philippa gözlerini elbiseden ayırmadan gülümsedi. “Ekselanslarının bayağı büyük bir kalbi vardır.” Celaena buna pek de şaşmamıştı. “Kadınların gözdesi demek.” “Ekselansları hakkında konuşmak bana düşmez. Siz de sözlerinize dikkat etmelisiniz.” “Ne istersem yaparım ben.” Celaena hizmetkârının kı rışmış yüzüne baktı. Neden ona öyle yumuşak bir kadın göndermişlerdi? Onu göz açıp kapayana dek tepelerdi. “O zaman kendini tekrar o madenlerde bulursun, cici şey.” Philippa elini beline attı. “Ha, sakın kaşlarını çat ma, öyle bakarken güzel yüzün çirkinleşiyor!” Yanağın dan makas almak için uzandığı Celaena kaçıldı. 61
SARAH J. MAAŞ “Deli misin sen? Ben bir suikastçıyım, bir saray budalası değil!” Philippa dilini şaklattı. “Yine de bir kadınsın ve benim sorumluluğum altında olduğun sürece bir kadın gibi dav ranacaksın da, yoksa Wyrd’e kadar yolun var!” Celaena kaşlarını kaldırıp “Epey cüretkârsın,” dedi. “Umarım saray hanımlarının yanında da böyle davran- mıyorsundur.” “Ha... Sana refakat etmek için seçilmemin elbet bir ne deni var.” “Mesleğimin gereklerinden haberin yok, değil mi?” “Saygısızlık etmek istemem ama kellemin yerde yu varlanması olasılığının yanında bu tür ayrıntılar önem siz kalıyor.” Hizmetçi arkasını dönüp odadan çıkmaya hazırlanırken Celaena’nın üst dudağı kıvrıldı. Philippa omzunun üzerinden “Yüzünü asma öyle,” diye seslendi. “O küçük burnun kırış kırış oluyor.” Hizmetçi kadın süitten çıkarken Celaena’nın tek yapa bildiği arkasından aval aval bakmak oldu. Adarlan Veliaht Prensi gözlerini kırpmadan babasına bakarak onun konuşmasını bekliyordu. Cam tahtındaki Adarlan Kralı da prense bakıyordu. Bazen Dorian baba sına ne kadar az benzediğini unutuyordu. Tıknaz bedeni ve yuvarlak, keskin bakışlı yüzüyle babasına çeken kü çük kardeşi Hollin’di. Uzun boylu, atletik ve zarif Dorian ise babasına hiç mi hiç benzemiyordu. Bir de safir rengi gözleri vardı; annesinin gözleri bile bu renk değildi. Kim se gözlerini kimden aldığını bilmiyordu. Babası “Getirdin mi onu?” diye sordu. Sert sesine çar- 62
CAM ŞATO pışan kalkanların ve vızıldayan okların sesleri işlemişti. Bu, belki de Dorian’ın babasından bekleyebileceği en sı cak karşılamaydı. Dorian elinden geldiğince sakin bir sesle “Buradayken bir tehlike yaratmayacak veya sorun çıkarmayacaktır,” dedi. Sardothien’ı seçmekle bir kumar oynamış, babası nın hoşgörüsünü zorlamıştı. Buna değip değmeyeceğini görecekti. Kral “Öldürdüğü budalalardan farksız düşünüyor sun,” dedi. Dorian doğruldu. “Kendisinden başka kimse ye sadık değildir ve hiç tereddüt etmeden kalbine bıçağı saplar.” “Tam da bu yüzden düzenlediğin yarışmayı kazanabi lecek biri.” Babası yanıt vermedi. Kalbi hızlanan Dorian konuşmayı sürdürdü: “Düşünüyorum da belki bu yarış ma boşa düzenlenecek bile olabilir.” “Böyle konuşmanın nedeni bolca altın kaybetmekten korkman.” Keşke babası onun bir yaver bulmaya girişme sinin tek nedeninin altın kazanmak değil, aynı zamanda dışarı çıkmak, ondan elinden geldiğince uzun süre uzak kalmak olduğunu bilseydi. Dorian öfkesini bastırarak Endovier’dan gelirken yol da tasarladığı sözleri anımsamaya çalıştı. “Vazifelerini yerine getireceğini garanti ederim; onu eğitmemize bile gerek yok. Size daha önce söylemiştim; bu yarışmayı dü zenlemek bile aptalca.” “Lafına dikkat etmezsen antrenmanlarında kullansın diye onun eline seni veririm.” “Ya sonra? Tahta Hollin’i mi geçirirsin?” Babası ona “Beni sınama Dorian,” diye meydan oku- 63
SARAH J. MAAŞ du. “Şu... kızın kazanabileceğini düşünebilirsin ama Dük Perrington’ın himayesinde Cain’in olduğunu unutma. Onun gibi bir yaver bulsan daha iyi ederdin, savaş alanın da kan ve demirle bilenmiş bir adam o. Gerçek bir yaver.” Dorian ellerini ceplerine soktu. “Yaverlerimizin hep suçlular olduğu düşünüldüğünde bu unvan sana biraz gülünç gelmiyor mu?” Babası tahtından doğrulup parmağıyla konsey salo nunun üzerine boyanmış haritaya işaret etti. “Ben bu kıtanın fatihiyim ve yakında tüm Erilea’nın hükümdarı olacağım. Beni sorgulamayazsın.” Küstahlık ve başkaldırı arasındaki sınırı -bu koru maya çok ama çok dikkat ettiği bir sınırdı- aşmaya ne kadar yaklaştığını fark eden Dorian mırıltıyla özürlerini sıralamaya başladı. Babası “Wendlyn’le savaştayız,” dedi. “Her yerde düş manlarım var. Sadece ikinci bir şansı elde ettiği için de ğil, kendisine zenginlik ve isminin getirdiği güç de bah- şedildiğinden minnetle işlerimi yürütecek daha iyi kimi bulabilirim ki?” Kral gülümserken Dorian yanıt vermedi. Babası kendisini süzdüğünde Dorian istifini bozmama ya çalıştı. “Perrington bana yolculuk boyunca senin uslu durduğunu söyledi.” “Perrington bekçi köpekliğimi yaparken aksi söz konu su olamazdı.” “Bir köylü kadının kapıyı yumruklayıp sen kalbini kır dın diye ağıt yakmasına tahammül edemem.” Dorian’ın yüzü kızarsa da gözlerini babasınınkilerden ayırmadı, “imparatorluğumu kurmak için az emek vermedim; gay rimeşru varislerle işleri karıştırmazsın. Doğru düzgün 64
CAM ŞATO bir kadınla evlen ve bana bir veya iki erkek torun verdik ten sonra istediğin gibi oynaş. Kral olduğunda yaptıkla rının bedelini anlarsın.” “Kral olduğumda soya dair zayıf iddiaları bahane ede rek Terrasen üzerinde hak iddia etmeyeceğim.” Chaol, Dorian’ı babasıyla konuşurken sözlerine dikkat etmesi için uyarmış olsa da babası onunla bu şekilde, karşısında şımarık bir budala varmış gibi konuştuğunda... “Terrasen’e özerklik teklif etsen bile o asiler kelleni bir mızrağa takıp Orynth’in kapıları önünde sergilerler.” “Şansım varsa kellemi gayrimeşru varislerimin yanı na dikerler.” Kral ona zehirli bir gülümsemeyle karşılık verdi. “Ağ zından bal damlayan oğlum benim.” Dorian tekrar konu şana dek bir süre sessizce birbirlerine baktılar. “Belki de Wendlyn donanmasının savunma ağını aş makta zorlanmamız güçlü bir tanrıyı oynamayı bırak man gerektiğinin bir işaretidir.” “Oynamak mı?” Gülümseyen kralın çarpık dişlerinden şöminenin sarı ışığı yansıyordu. “Oyun oynamıyorum ben. Ne de tüm bunlar bir oyun.” Dorian’ın omuzları kas katı kesildi. “Güzel olabilir ama yine de o bir cadı. Ondan uzak durman gerek, anladın mı?” “Kimden? Suikastçıdan mı?” “Her ne kadar hamisi olsan da o tehlikeli biri, evlat. İstediği tek, bir tek şey var ve sakın ola ona ulaşmak için seni kullanmayacağını sanma. Onunla flört edersen is tenmeyen olaylar yaşayabilirsin. Onunla da, benimle de.” “Ya onunla yakınlaşmaya tenezzül edersem ne yapar sın, baba? Beni de madenlere mi atarsın?” 65
SARAH J. MAAŞ Daha Dorian ne olduğunu anlayamadan babası üze rine yürüdü. Kralın elinin Dorian’ın yanağına inmesiyle prens sendeledi ama hızla dengesini topladı. Zonklayan yüzü öyle acıyordu ki gözleri yaşarmasın diye kendisini tuttu. Kral “Oğlum olsan da olmasan da,” diye homurdan dı, “Hâlâ kralınım. Bana itaat edeceksin Dorian Havilli- ard. Yoksa bedelini ödersin. Sorguna daha fazla katlan mayacağım.” Orada kalırsa başına daha fazla dert açacağını bilen Adarlan Veliaht Prensi sessizce diz çöküp babasından ay rılırken gözleri güç bela bastırdığı öfkeyle parlıyordu. 66
8. BÖLÜM Celaena mermer koridorda yürürken elbisesi arkasında mor ve beyaz bir dalga oluşturuyordu. Bir eli kılıcının kabzası üzerindeki kartalda olan Chaol da hızlı adımlar la onun yanında yürüyordu. “Bu koridorun sonunda ilginç bir şey var mı?” “Başka ne görmeyi arzu ederdin? Şimdiden üç bah çenin hepsini, balo salonlarını, tarihi odaları ve taş şa todan görülebilecek en güzel manzaraları gördük. Cam şatoya gitmeyeceksen görecek başka hiçbir şey kalmadı.” Celaena kollarını kavuşturdu. Çok sıkıldığını bahane ederek Chaol’u kendisini gezdirmeye ikna etmişti. Fakat bu gezintinin her anını odasından kaçmanın yollarını planlamakla geçirmiş ve bir düzine kaçış yol belirlemişti. Yaşlı şatonun çoğu koridoru ve merdiven boşluğu hiçbir yere çıkmadığından kaçış için biraz kafa yorması gere kecekti. Fakat yarışma ertesi gün başlayacakken başka ne yapabilirdi ki? Hem olası bir felakete hazırlanmak için daha iyi bir yol mu vardı? Chaol “Cam ilaveye neden girmek istemediğini anlamı- 67
SARAH J. MAAŞ yorum,” diye ekledi, “içinin hiçbir farkı yoktur. Biri sana hatırlatmadıkça veya pencereden dışarı bakmadıkça farkı anlamazsın bile.” “Sadece bir ahmak camdan yapılmış bir evde gezinir.” “Çelik ve taş kadar sağlamdır.” “Evet, ta ki fazlaca ağır biri içeri girip yıkılana dek.” “Bunun olması imkânsız.” Cam döşemelerinin üzerinde dikildiğini düşününce kusacak gibi oldu. “Gezebileceğimiz bir hayvanat bah çesi ya da kütüphane yok mu?” Bir dizi kapalı kapının yanından geçtiler. Kulaklarına hararetli konuşmalar ve tellerine nazikçe dokunulan bir arpın sesi geldi. “Orada ne var?” “Kraliçenin süiti.” Chaol, Celaena’yı kolundan tutup koridorda sürükledi. “Kraliçe Georgina’nın mı?” Chaol ona ne tür bir bil gi verdiğinin farkında mıydı? Belki de samimiyetle Celaena’nın bir tehdit olmadığını düşünüyordu. Celaena öfkesini gizledi. “Evet, Kraliçe Georgina Havilliard.” “Genç prens evde mi?” “Holün mi? Okulda o.” “O da ağabeyi kadar yakışıklı mı?” Celaena sırıtırken Chaol gerildi. On yaşındaki prensin tam bir şımarık olduğunu bil meyen yoktu. Celaena yakalanışından birkaç ay önce pat lak veren skandali anımsıyordu. Yulaf lapasının yanık olduğunu görünce Holün Havilliard hizmetkârlarından birini öyle kötü dövmüştü ki olayı örtbas etmek mümkün olmamıştı. Hizmetçi kadının ailesine para ödenmiş, genç 68
CAM ŞATO prens de dağlardaki okula gönderilmişti. Tabii ki bunları herkes bilirdi. Kraliçe Georgina bir ay boyunca insan içi ne çıkmayı reddetmişti. Chaol “Holün soyuna yaraşır biri olacak,” diye homur dandı. Celaena yaylana yaylana yürümeye başladı ve kraliçenin süitini ağır ağır arkalarında bıraktılar. Bir kaç dakika sessiz kalmalarının ardından yakınlarından bir patlama sesi geldi. Ardından bunu ikinci bir ses izledi. Celaena “Bu korkunç gürültü de ne?” diye sordu. Yüz başı onu bir dizi cam kapıdan geçirip bir bahçeye çıkardı ve orada eliyle yukarıya işaret etti. Saat savaş naraları atmayı kesince bronz gözlerinin içi gülen Chaol “Saat kulesi,” dedi. Celaena daha önce böyle çalan çanlar duymamıştı. Bahçede kapkara taştan bir kule yükseliyordu. Saa tin dört yüzünde kanatlarını uçmak için açmış, sessizce alttan geçenlere kükreyen ikişer yaratık heykeli vardı. Celaena “Ne korkunç bir yapı,” diye fısıldadı. Rakamlar saatin beyaz yüzü üzerinde savaş boyaları gibi duruyordu ve saatin kolları sedef yüzeyi biçiyordu. Chaol ona “Çocukken yakınına gitmeye korkardım,” itirafında bulundu. “Bu tür bir şeyi bir bahçede değil, ancak Wyrd’in Kapıları’nda görürsün. Kaç yıllık bu?” “Kral saat kulesini Dorian doğduğunda inşa ettirmiş.” “Bu kral mı?” Chaol başını salladı. “Neden böyle ber bat bir şeyi diktirmiş ki?” Chaol, Celaena’nın sorusunu umursamadan arkasını dönüp “Haydi,” dedi. “Gidelim.” Celaena saati bir saniye daha inceledi. Heykellerden 69
SARAH J. MAAŞ biri kalın, sivri tırnaklı parmağını ona doğrultmuştu. Yaratığın çenesinin açıldığına yemin edebilirdi. Chaol’u takip edecekken taş kaplı bir patika fark etti. “Bu nedir?” Chaol durdu. “Ne nedir?” Celaena parmağıyla yerdeki taşın üzerine kazınan şekli gösterdi. Bu, ortasında çevresinin sınırlarını aşan dikey bir çizgi olan bir çemberdi. Çizginin kancayı andı ran iki ucundan biri aşağıyı, diğeri yukarıyı gösteriyor du. “Patikadaki şu işaret de ne?” Chaol yürüyüp Celaena’nın arkasına geçti. “Hiçbir fik rim yok.” Celaena yaratık heykelini bir kez daha inceledi. “Hey kel o işareti gösteriyor. Sembolün anlamı ne?” Chaol “Anlamı vaktimi boşa harcadığın,” dedi. “Muh temelen dekoratif bir güneş saati falandır.” “Bunun gibi başka şekiller var mı?” “Ararsan bulacağına eminim.” Celaena, Chaol’un ken disini çekiştirip bahçeden çıkarıp saat kulesinin gölgesin den şatonun mermer koridorlarına götürmesine itiraz et medi. Ne kadar uğraşsa, ne kadar uzaklaşsa da heykelin patlak gözlerini hâlâ üzerinde hissediyordu. Birlikte bağırışların, un bulutlarının ve harıl harıl yanan ateşlerin hüküm sürdüğü mutfak odalarına ulaş tılar. Odaları geride bıraktıklarında ayak sesleri hariç, çıt çıkmayan uzun bir koridora vardılar. Celaena aninde durdu. “Bu da” nefes aldı, “nesi?” Parmağıyla altı metre lik meşe kapıları gösterirken taş duvarın iki yanından uzanan ejderhalara kocaman gözlerle bakıyordu. Bu dört ayaklı ejderlerin, kraliyet armasındaki iki ayak üzerinde duran ejderler gibi kötücül bir görünüşleri yoktu. 70
CAM ŞATO “Kütüphane.” Bu sözcük Celaena’nın zihninde bir yıl dırım gibi çakmıştı. “Kütüp...” Celaena pençe şeklindeki demir kapı tok maklarına baktı, “içeri...girebilir miyiz?” Muhafız Kıtası Yüzbaşısı yıpranmış meşeye abanıp çe kingence kapıları açarken sırtındaki kaslar hareketlendi. Güneşin aydınlattığı koridora kıyasla, önlerinde uzanan iç mekân ürkütücü ölçüde karanlıktı. Fakat Celaena içeri adım attığında karşısına kollu şamdanlar, siyah ve beyaz mermer zemin döşemeleri, kırmızı kadife sandalyeleri olan büyük maun masalar, ağır ağır yanan bir ateş, as- makatlar, köprüler, merdivenler, tırabzanlar ve kitaplar -çok ama çok sayıda kitap- çıktı. Tamamen deriden ve kâğıttan yapılmış bir şehre gir mişti. Celaena bir elini kalbinin üzerine koydu. Kaçış yol larının canı cehennemeydi. “Hiç bu kadar çok... Burada kaç cilt var?” Chaol omuz silkti. “Birileri kitapları son kez sayma zahmetine girdiğinde, sayı bir milyondu. Fakat bu iki yüz yıl önceydi. Efsaneler için yerin altına, yeraltı mezarları ve tünellerine kurulmuş ikinci bir kütüphane ayrıldığı düşünüldüğünde bence sayı daha da yüksektir.” “Bir milyondan fazla mı? Bir milyon kitap demek?..” içi kıpır kıpır olan Celaena’nın yüzüne bir gülümseme yer leşti. “Bu kitapların yarısını okumaya ömrüm yetmez!” “Kitap okumayı sever misin?” Celaena bir kaşını yukarı kaldırdı. “Sen sevmez mi sin?” Bir yanıt beklemeden kuyruğu yeri süpüren elbise siyle kütüphanenin daha da içlerine ilerledi. Raflardan birine yaklaşıp kitap isimlerine baktı. Kitaplardan hiçbiri 71
SARAH J. MAAŞ ona tanıdık gelmedi. Sırıtarak zemin katta oradan oraya koşuşturup elini tozlu kitapların üzerinde gezdirdi. Chaol ona “Suikastçı ların okumayı sevdiğini bilmezdim,” dedi. Celaena o an ölecek olsa mutluluk içinde ölürdü. “Terrasen’li olduğunu söylemiştin; Büyük Orynth Kütüphanesi’ni ziyaret ettin mi hiç? O kütüphanenin bundan iki katı daha büyük ol duğunu ve bir zamanlar dünyadaki tüm bilgileri topladı ğını söylüyorlar.” Celaena başını incelemeye koyulduğu kitap yığınından kaldırıp “Evet,” dedi. “Ben çok küçükken öyleydi. Fakat benim kütüphaneyi keşfetmeme izin yoktu, âlimler değer li elyazmalarına zarar verebileceğimden çekiniyorlardı.” O zamandan beri Büyük Kütüphane’ye hiç uğramamış olan Celaena, Adarlan Kralı büyüyü yasakladığında kim bilir o paha biçilmez elyazmalarının kaçının imha edildi ğini düşündü. Chaol’un “bir zamanlar” deyişindeki hafif hüzünlü tondan kaybın büyük olduğunu çıkardı. Bir yanı o âlimlerin paha biçilmez kitapların bir kısmını kurtar mış olmalarını, Adarlan Kralı’nın işgali sırasında krali yet ailesi katledilirken o eski kafalı, yaşlı adamların iki bin yılın birikimi olan fikirleri ve bilgiyi gizleyecek kadar sağduyulu hareket etmiş olduklarını ümit ediyordu. içinde bir yerlerde bir cansız bir boşluk açıldığını his setti. Konuyu değiştirme ihtiyacı duyarak “Neden insan larınızdan kimse yok burada?” diye sordu. “Muhafızların kütüphanede bir faydası olmaz.” Ah, ne de yanılıyordu! Kütüphaneler fikirlerle -tüm silahların belki de en tehlikelisi ve güçlüsüyle- doluydu. Celaena “Ben asil akranlarını kastetmiştim,” dedi. 72
CAM ŞATO Chaol, bir eli hâlâ kılıcında, masalardan birine yas landı. En azından içlerinden biri kütüphanede yalnız olduklarını anımsamıştı. “Üzgünüm ama okumak biraz demode.” “Eh, daha iyi ya, bana okuyacak daha çok kitap kalır.” “Okumak mı? Bunlar krala ait.” “Burası bir kütüphane, değil mi?” “Burası kralın mülkü ve sen asilzade değilsin. Kral dan veya prensten izin alman gerek.” “ikisinin de birkaç kitabın kaybolduğunu fark etmeye ceğinden fazlasıyla eminim.” Chaol iç geçirdi. “Geç oldu. Karnım acıktı.” Celaena ona “Yani?” diye karşılık verdi. Chaol homur danıp onu kütüphaneden dışarı sürükledi. ikisinden başka kimsenin olmadığı, Celaena’nın kaçış yolları ve nasıl kendisi için silahlar hazırlayabileceğine kafa yormakla geçirdiği akşam yemeğinin ardından Ce laena odasında dört döndü. Rakipleri nerede tutuluyordu? istedikleri takdirde onlara kitaplara ulaşma imkânı ta nınıyor muydu? Kendisini bir koltuğa bıraktı. Yorgundu ama daha güneş tam olarak batmamıştı bile. Kitap okumak yerine piyanoyla uğraşabilirdi. Fakat... Piyano çalmayalı epey zaman olmuştu ve acemi çalışına tahammül edebilece ğinden emin değildi. Bir parmağını elbisesinin üzerinde ki parlak mor, ipek beneklerden birinde gezdirdi. Onca kitap dururken onları okuyacak kimse yoktu. Aklına bir fikrin gelmesiyle ayaklandı ve masaya ge çip önüne bir parşömen kâğıdı aldı. Yüzbaşı Westfall pro tokol konusunda ısrarcıysa onun bu isteğini fazlasıyla ye- 73
SARAH J. MAAŞ rine getirecekti. Cam kalemi bir mürekkep kabına sokup kâğıdın üzerine getirdi. Elinde bir kalem tutmak ne de tuhaf bir histi! Harf leri önce havaya yazdı. Yazı yazmayı unutmuş olması imkânsızdı. Kalem kâğıda dokunduğunda parmakları aksakça hareket etse de önce adını, sonra da alfabedeki tüm harfleri art arda üç kez yazdı. Harfler kargacık bur gacık olsa da yazı yazabiliyordu işte. Bir başka yaprak alıp yazmaya başladı. Celaena şöyle bir göz gezdirdikten sonra notu bulabil diği en eli yüzü düzgün hizmetkâra teslim edip ona notu derhal veliaht prense ulaştırma talimatı verdi. Kadın ya rım saat sonra kucağında bir kitap yığınıyla döndüğün de, Celaena deri ciltlerin üzerine iliştirilmiş notu çekip güldü. 74
CAM ŞATO Açık Sözlü Suikastçım, Sana kişisel kütüphanemden, kısa süre önce alıp büyük bir keyif aldı- ğım yedi kitabı gönderiyorum. Tabii ki senin kütüphanende istediğin kadar kitabı okumakta özgürsün ama üzerinde tartışabilelim diye öncelikle bana ait olanı okumanı öneriyorum. Sıkıntı olmadığını garanti ediyorum. Zira say- falardolusu sufsuz ve satufu dolu sözü okumak yapıda biri değilim. Ayrıca, sen abartılı eserlerden ve kendisini yerindeyse sürükleyen konulardan kaçın- mayı tercih edebilirsin. En içten duygularımla, Porian Havilliard Celaena bir kez daha güldü ve kitapları kadının kuca ğından alıp verdiği zahmet için ona teşekkür etti. Yatak odasına girip topuğunun arkasıyla kapıyı kapattı ve yata ğa atlayıp kitapları kan kırmızı yüzeye saçtı. Kitapların isimleri ona yabancı gelse de yazarlardan biri tanıdıktı. Gözüne en ilginç görüneni seçtikten sonra sırt üstü dö nüp okumaya başladı. Celaena ertesi sabah saat kulesinin o berbat gümbürtü süyle uyandı. Yarı uyanık halde çanın vuruşlarını saydı. Öğlen olmuştu. Yattığı yerde doğruldu. Chaol neredeydi? Daha da önemlisi yarışma ne âlemdeydi? Yarışmanın o gün başlaması gerekmiyor muydu? Yataktan atlayıp süitinin odalarında gezinirken Chaol’u bir eli kılıcında, koltuklardan birinde oturur hal de bulacağını umuyordu. Chaol orada değildi. Başını kori dora çıkarmasıyla muhafızlar ellerini silahlarını attılar. Hızlı adımlarla balkona gittiğinde beş muhafızın arbalet- 75
SARAH J. MAAŞ lerinin tıkırtılar eşliğinde kendisine çevrildiğimi işitti ve ellerini beline atıp gözlerini sonbahar gününe dikti. Bahçedeki ağaçlar sarı ve kahverengiydi; yapraklarının yarısı solup yere dökülmüştü. Öte yandan, hava yaz gibi sıcaktı. Celaena korkuluğa oturup arbaletlerini kendisine doğrultmuş olan muhafızlara el salladı. Rifthold’un daha ilerilerinde gemilerin yelkenlerini, yük arabalarını ve so kaklarda ilerleyen insan kalabalığını seçebiliyordu. Şeh rin yeşil çatıları güneşin altında zümrüt rengi pırıltılar saçıyordu. Bir kez daha balkonun altındaki muhafızlara baktı. Adamlar da aynı şekilde gözlerini ona diktiler. Mu hafızların arbaletlerini ağır ağır aşağı indirmesiyle Celae na sırıttı. Ağır kitaplardan birkaçıyla onları bayıltabilirdi. Bahçede bir sesin yayılması üzerine ftıuhafızlardan bazıları sesin kaynağına doğru baktılar. Sohbete dalmış üç kadın yakınlardaki bir çalılığın gerisinden çıktı. Celaena’nın bir önceki gün kulak kabarttığı sohbetle rin çoğu sıkıcı olduğundan yaklaşan kadınların konuş malarından da pek ümitli değildi. Kadınların hepsinin üzerinde güzel elbiseler olsa da ortalarındaki -kuzguni saçlı- kadının elbisesi bir başkaydı. Kırmızı eteği bir ça dır ebadındaydı ve korsesi öyle sıkı bağlanmıştı ki Ce laena kadının belinin altı santimden kalın olmaması gerektiğini düşündü. Diğer kadınlar soluk mavi giymiş sarışınlardı ve tıpatıp elbiselerinden nedime oldukları anlaşılıyordu. Kadınlar yakındaki çeşmenin başında du runca, Celaena eşikten uzaklaştı. Balkonun gerisinden baksa da kırmızılar içindeki ka dının bir elini eteğinin üzerinde gezdirdiğini seçebiliyor du. Kadın sesini Rifthold’daki herkese duyurmak ister- 76
CAM ŞATO mişçesine, yüksek sesle “Beyaz elbisemi giymeliydim,” dedi. “Dorian beyaz rengi seviyor.” Eteğinin kıvrımların dan birini düzeltti. “Fakat bahse varım herkes beyaz giy miştir.” Sarışınlardan biri “Gidip üzerimizi değişelim mi mi- leydi?” diye sordu. Kadın “Hayır,” diye çıkıştı. “Bu elbise iyi. Eski püskü olsa da.” Diğer sarışın “Fakat...” diye lafa karışsa da hanımının başının kendisine dönmesiyle suspus oldu.Celaena bir kez daha korkuluğa yaklaşıp üzerinden baktı. Elbise hiç de eski değildi. “Dorian’ın benden özel bir gösteri istemesi çok da vakit almaz.” Celaena artık balkonun kenarından aşağı eğili yordu. Muhafızlar üç kıza baksa da onların amacı bam başkaydı. “Perrington’ın yaptığı kurun bu duruma etkisi olmasından endişe etsem de beni Rifthold’a çağırdığı için bayılıyorum o adama. Annem mezarında ters dönüyor- dur!” Kısa bir an duraksayıp ekledi: “Kim olduğunu me rak ediyorum” “Annenizin mi, mileydi?” “Prensin Rifthold’a getirdiği kızın. Duyduğuma göre onu bulmak için bütün Erilea’yı dolaşmış ve kız şehre Muhafız Kıtası Yüzbaşısı’nın atı üzerinde girmiş. Hak kında duyduklarım bundan ibaret, ismini bile bilmiyo rum.” Suikatçı, hanımlarının peşinden yürüyen iki kadı nın birbirlerine attıkları bıkkın bakışlardan bu konunun muhtemelen sık sık açıldığını anladı. Kadın sesli düşü nürmüş gibi “Dertlenmeme gerek yok,” dedi. “Prensin fa- hişesi hiç de iyi karşılanmayacak.” 77
SARAH J. MAAŞ Prensin nesi? Nedimeler balkonun altında durup gözlerini muhafız lara doğru kırpıştırdılar. Kadın şakaklarını ovuşturup “Pipom lazım bana,” diye mırıldandı. “Başımın ağrıya cağını hissediyorum.” Celaena’nın kaşları yukarı kalktı. Kadın “Ne olursa olsun...” diyerek uzaklaştı. “Arkamı kol lamam gerek. Hatta...” ŞANGIR! Kadınlar çığlık atarken muhafızlar dönüp arbaletleri ni yukarı doğrulttular. Celaena göğe bakarak korkuluk lardan uzaklaşıp balkon kapısının gölgesine doğru gerile di. Saksı bu kez hedefini şaşırmıştı. Bu kez. Kadın öyle okkalı küfürler savurdu ki Celaena gül memek için bir eliyle ağzını kapattı. Hizmetçiler mırıl danarak kadının eteğindeki ve süet ayakkabılarındaki çamuru sildiler. Kadın “Sessiz olun!” diye tısladı. Muha fızlar akıllıca davranarak sahnenin kendilerini ne denli eğlendirdiğini belli etmediler. Prensin fahişesi süitine dö nerken, kadın, hizmetçilerine kendisine bulabildikleri en güzel elbiseyi giydirmeleri emrini verip oradan uzaklaştı. 78
9. feÖLÛM Celaena yüzünde bir gülümsemeyle gül ağacından yapıl mış aynanın önünde dikiliyordu. Elini elbisesinin üze rinde gezdirdi. Giysinin boyun çizgisinden aşağı köpük beyazı bir dantel uzanıyor, göğsünün üzerinden inip el bisesinin yeşil ipekten deniziyle birleşiyordu. Kırmızı bir kuşak belini sarıyor, baş aşağı bir doruk gibi duran korseyi alttaki eteğin kocaman kabartısından ayırıyor du. Elbisenin her yanı açık yeşil boncukların helezonları ve sarmaşıklarıyla süslenmişti ve kemik rengi dikişler kaburgaları boyunca uzanıyordu. Korsesinin içine tıkış tırdığı tokadan bozma hançer insafsızca göğsüne batıyor du. Kıvrılıp tutturulan saçlarına dokunmak için ellerini kaldırdı. Güzelce giyinmiş haliyle ne yapacağını bilmiyordu. Özellikle de yarışma başlamadan önce üzerini değiştir mesi gerektiği düşünüldüğünde. Fakat... Kapı aralığından yere sürtünen eteklerin hışırtısı nın gelmesiyle Celaena gözlerini kaldırıp baktığı ayna da arkasında Philippa’nın dikildiğini fark etti. Suikastçı 79
SARAH J. MAAŞ kasılmamaya çalışsa da bunu hiç beceremedi. Philippa ona doğru dönüp “Olduğun kişi olman ne üzücü,” dedi. “Pekâlâ, lordlardan birinin aklını çelip seninle evlenmeye ikna edebilirdin. Hatta cazibeni yeterince kullansan ek selanslarını bile.” Celaena’nın elbisesinin yeşil kıvrımla rını düzelttikten sonra, eğilip suikastçının yakut kırmızı terliklerini sildi. “Eh, dedikodulardan da öyle anlaşılıyor zaten. Bir kı zın dediğine göre veliaht prens beni buraya cilveleşmek için getirmiş. Ben tüm asillerin şu aptal yarışmadan ha berdar olduğunu sanıyordum.” Philippa doğruldu. “Dedikodular ne derse desin, bir haftaya kalmaz hepsi unutulur. Bekle yeter. Prens hoşu na giden yeni bir kadın bulunca asiller de senin hakkında konuşmayı bırakırlar.” Philippa dağınık bir bukleyi dü zeltmeye uğraşırken Celaena doğruldu. “Ha, bu dediğime de alınma, cici şey. Güzel hanımlar sık sık veliaht prense yakıştırılır. Onun âşığı zannedilecek kadar güzel oldu ğun için gurur duymalısın.” “Öyle zannedilmemeyi yeğlerim.” “Eminim suikastçı olarak görülmekten iyidir.” Celaena, Philippa’ya bakıp güldü. Philippa başını iki yana salladı. “Gülümsediğinde yü zün çok daha güzel oluyor. Hatta genç bir kız gibi. Şu hep yüzünde olan somurtuştan çok daha iyi.” Celaena “Evet,” dedi, “haklı olabilirsin.” Leylak rengi sedire kuruldu. Philippa “Of!” diye bağırdı. “Kumaşı kırıştıracaksın.” “Fakat bu ayakkabılar ayağımı vuruyor.” Celaena acı nası bir ifade takınarak somurttu. “Niyetin beni bütün 80
CAM ŞATO gün ayakta tutmak olamaz, değil mi? Yemeklerde bile mi?” “Sadece biri bana gelip senin ne kadar güzel göründü ğünü söyleyene dek.” “Hizmetçim olduğunu kimse bilmiyor ki.” “Ha, prensin Rifthold’a getirdiği âşığının hizmetine verildiğimi biliyorlar.” Celaena dudağını ısırdı. Asıl kimliğinin bilinmemesi gerçekten iyi miydi? Acaba rakipleri bu konuda ne düşünür lerdi? Belki de kendisine bir tunik ve pantolon giydirilmesi daha iyi olurdu. Philippa, yanağına kaşıntı veren bir bukleyi çekmeye yeltenen Celaena’nın elini itti. “Saçını bozacaksın.” Celaena’nın süitinin kapısı hızla açıldı ve suikastçı nın kulağına tanıdık bir homurdanma ve sert ayak ses leri geldi. Aynadan soluk soluğa kapı aralığında beliren Chaol’u izledi. Philippa reverans yaptı. Chaol “Sen...” diye söze girse de Celaena’nın yüzünü ona çevirmesiyle sustu. Gözleri Celaena’nın bedeni üze rinde gezerken çatık kaşları gevşedi. Başını yukarı kaldı rıp bir şey diyecekmiş gibi ağzını açsa da başını iki yana sallayıp somurtmakla yetindi. “Yukarıya. Şimdi.” Celaena gözlerini kısarak reverans yaptı. “Rica etsem nereye gittiğimizi söyler misin?” “Of, bana karşı yapmacık olma.” Chaol onu kolundan tutup odadan çıkardı. Philippa “Yüzbaşı Westfall!” diye çıkıştı. “Ayağı elbi sesine takılacak. Hiç olmazsa müsaade et de eteğini tut sun.” Gerçekten de elbisesinin üzerine bastı; ayakkabıları bileklerini fena acıtıyordu. Fakat Chaol onu koridorda 81
SARAH J. MAAŞ sürüklerken şikâyet ettiğini duyamayacaktı. Kapısının dışındaki muhafızlara gülümsedi. Göz göze geldiği mu hafızların yüzlerinden kendisini beğendiklerini okuma sıyla gülümsemesi sırıtışa dönüştü. Yüzbaşı, Celaena’nın kolunu acıtacak kadar sıktı. “Acele et,” dedi. “Geç kalma mamız gerek.” “Bana küçük bir uyarıda bulunsaydın daha erken gi yinirdim ve beni çekelemek zorunda kalmazdın!” Kabur galarını ezen korseyle zorla nefes alıyordu. Uzun bir mer divenden aceleyle çıkarlarken, Celaena, bozulmasın diye elini saçına götürdü. “Aklım başka yerdeydi; neyse ki güzelce giyişmişsin ama ben kralın huzuruna çıkarken bu kadar... süslü bir şey giymemeni tercih ederdim.” “Kral mı?” Celaena henüz yemek yemediği için şük retti. “Evet, kral. Onu görmeyeceğini mi sanıyordun? Veliaht prens sana yarışmanın bugün başlayacağını söylemişti. Bu toplantı yarışmanın başladığını resmiyete dökecek.” Kolları ağırlaşan Celaena ayaklarının ağrısını ve ezi len kaburgalarını unuttu. Bahçede, tuhaf ve alışagelme- dik kulenin çınlaması saat başını duyurdu. Merdivenleri çıkıp telaşla uzun bir koridordan geçtiler. Celaena soluk vermekte zorlanıyordu. Midesi bulanan Celaena koridorun iki yanındaki pen cerelerden dışarı baktı. Toprak aşağıda, epey aşağıda kalmıştı. Cam bölümdeydiler. Orada olmak istemiyordu. Cam şatoda olamazdı. “Neden beni daha önce haberdar etmedin?” “Çünkü seninle şimdi görüşmeyi uygun gördü. Bunu 82
CAM ŞATO bu akşam söyledi. Neyse ki diğer yaverler bizden daha geç gelecek.” Celaena bayılacak gibi oldu. Kral. Chaol omzunun üzerinden “içeri girdiğinde benim dur duğum yerde dur. iyice eğil,” dedi. “Başını kaldırdığında iyice dik tut. Kralın gözünün içine bak ve yanıt verirken lafının sonunda ‘Majesteleri’ demeyi unutma ve sakın, ne olursa olsun ona karşılık verme. Onu memnun etmezsen seni astırır.” Celaena’nın sol şakağının çevresine berbat bir baş ağ rısı oturdu. Etrafındaki her şey parlak ve kırılgandı. Çok yüksekteydiler, tehlikeli ölçüde yüksek... Chaol bir köşe nin başında durdu. “Yüzün soluk.” Celaena derin derin nefes alıp verirken Chaol’un yü züne odaklanmakta zorlanıyordu. Korselerden nefret edi yordu. Kraldan nefret ediyordu. Cam şatolardan nefret ediyordu. Yakalanışını ve hüküm giyişini takip eden günler hummaya tutulan birinin rüyası gibi geçmiş olsa da mahkemesini eksiksiz bir şekilde gözünün önüne getire biliyordu: Duvarların koyu renkli ahşabı, oturduğu san dalyenin pürüzsüzlüğü, yakalandığında aldığı yaraların ağrısı ve bedenine, ruhuna çöken o berbat sessizlik. Göz lerini krala dikmişti, sadece bir kez. Bu kadarı bile per vasızca davranmasına, kendisini kraldan uzaklaştıracak her türlü cezaya -hatta çabuk bir ölüme- hevesli kılmaya yetmişti. Aklı hep bu dileğinde olduğundan kral cezasını duyurduğunda onu güçbela duymuştu. Kral onu nereye sürüyordu? “Celaena.” Yanakları yanan Celaena gözlerini kırptı. 83
SARAH J. MAAŞ Chaol’un yüzü yumuşamıştı. “O sadece bir insan. Fakat ona unvanının gerektirdiği saygıyı göstermelisin.” Cha ol hızını kesip tekrar onunla yan yana yürümeye başla dı. “Bu toplantının amacı sana ve diğer yaverlere neden burada olduğunuzu, ne yapacağınızı ve sonunda neler kazanacağınızı hatırlatmak. Mahkemeye çıkmıyorsun. Bugün kimse seni sınamayacak.” Uzun bir koridora gir diler, öteki uçtaki cam kapıların önünde nöbet tutan dört muhafızı dikkatle inceledi. “Celaena.” Chaol muhafızlara bir iki metre kala durdu. Kahverengi gözleri parlıyordu. “Evet?” Celaena’nın kalbi yatıştı. Kapılar açılıp içeri girdiklerinde Chaol’un ağzından sadece “Bugün çok güzel olmuşsun,” sözleri çıktı. Kalaba lık odaya girmeleriyle Celaena çenesini kaldırdı. 84
1O. BÖLÜM Gözüne ilk çarpan zemin oldu. Kırmızı mermer zeminin beyaz damarları güneş ışığında parlıyordu; opak cam kapıların gıcırtıyla kapanmasıyla pırıltı kayboldu. Dört yanda avizeler ve meşaleler sarkıyordu. Celaena’nın göz leri geniş, kalabalık odanın bir o köşesine, bir diğer kö şesine kaydı. Penceresiz odada gökten başka bir yeri gör meyen camdan bir duvar vardı. Arkasındaki kapı hariç kaçabileceği bir çıkış yoktu. Sol tarafındaki şömine duvarın büyük bölümünü kap lıyordu. Chaol onu odanın içlerine doğru götürürken Ce laena şömineye bakmamaya çalıştı. Devasa ve korkunç şömine kükreyen, azı dişlerini çıkarmış bir ağız şeklin deydi. Alevin yeşile kaçan renginin ürpertici bir yanı var dı. Yüzbaşı tahtın önündeki açık alanda durunca Celaena da onunla birlikte durdu. Chaol çevrelerini saran meşum şekilleri fark etmiyor gibi görünüyor, eğer fark ediyorsa da bunu hiç belli etmiyordu. Celaena önüne bakıp odayı dolduran kalabalığı inceledi. Tüm gözlerin üzerinde oldu- 85
SARAH J. MAAŞ ğunu bildiğinden kaskatı kesilen Celaena yerlere kadar eğilince etekleri hışırdadı. Chaol’un ayağa kalkması için elini sırtına koyduğu Celaena bacaklarında güç kalma dığını hissetti. Yüzbaşı onu odanın ortasından Dorian Havilliard’ın yanına götürdü. Kirden ve üç hafta süren zorlu yolculuğun izlerinden arınmasının prensin üzerin de fark edilebilir bir etkisi olmuştu. Dorian kırmızı ve al tın rengi bir ceket giymiş, taranmış saçları parlıyordu. Celaena’yı güzel giysiler içinde görmesiyle yüzüne bir hayret ifadesi oturdu. Fakat yüzünü babasına çevirdiğin de bu ifadenin yerini buruk bir gülümseme aldı. Celaena ellerinin titremesine engel olmaya o kadar odaklanma mış olsa prensin gülümsemesine aynı şekilde karşılık ve rebilirdi. Sonunda kral konuştu. “Nihayet hepiniz lütfedip geldi ğinize göre belki de başlayabiliriz.” Celaena bu kalın ve hırıltılı sesi daha önce de duymuş tu. Kralın sesi sanki kemiklerini kırılıp ufalamış, ona uzun zaman önce geçirdiği müthiş soğuk bir kışı bir kez daha hissettirmişti. Gözlerini ancak kralın göğsüne ka dar doğrultmaya cesaret edebildi. Kralın göğsü geniş olsa da çok kaslı değildi ve kızıl-siyah bir tunikle sıkıca sarıl mıştı. Beyaz kürkten bir pelerin omuzlarından sarkıyor du ve yan tarafında kınında duran bir kılıç vardı. Kılıcın kabzasının üzerinde ağzını açmış, çığlık atan kanatlı bir ejderha vardı. O kılıcın önüne çıkan kimse ertesi günü görememişti. O kılıcı tanıyordu. Adı Nothung’tı. “Hepiniz ülkenize hizmet etmek üzere Erilea’nın dört bir yanından buraya getirildiniz.” Celaena rakiplerini asillerden ayırmakta hiç güçlük 86
CAM ŞATO çekmedi. Yaşlı ve kırışık yüzlü asilzadelerin hepsinin üzerinde güzel giysiler ve süslü kılıçlar vardı. Her biri nin yanında kimi uzun ince, kimi iri yarı, kimi sıradan bir fiziğe sahip birer adam; bu adamların etrafında da gözünü dört açmış en az üç muhafız duruyordu. Adamla rın çoğu yere sermek için iki darbe indirmesini gerekti recek kadar iri olsa da rakiplerinin -çoğunda yara izi ve çiçekbozuğu olan, bir kısmı da doğuştan gudubet- yüz lerini süzdüğünde gözlerinde hiç zekâ pırıltısı göremedi. Zekâlarından değil, kaslarından dolayı oraya getirilmiş lerdi. Üçü zincirlenmişlerdi. Gerçekten o kadar tehlikeli ler miydi? Adamlardan birkaçı ona bakınca Celaena onların ba kışlarına karşılık verdi. Acaba onu yarışmacı mı yoksa bir saray leydisi mi sanıyorlardı? Rakiplerinin çoğunun dikkati hemen üzerine çevrilivermişti. Dişlerini sıktı. El bise bir hata olmuştu. Chaol neden ona bu toplantıdan dün bahsetmemişti? Eli yüzü düzgün, siyah saçlı bir adam ona doğru ba kınca, Celaena adamın gri gözleri üzerine dikildiğinde hiç renk vermemeye çalıştı. Uzun ince bir adam başını ona doğru eğdi. Celaena onu şöyle bir süzüp adamın ağır lığını sol ayağına verişinden gözlerini diğer rakiplere çe virdiğinde onlarda ilk hangi özelliğe dikkat ettiğine ka dar çeşitli özelliklerini zihnine kaydetti. içlerinden biri, Duke Perrington’ın yanında dikilen adam, kocamandı, kas ve çelikten yapılmış gibi duru yor, kolsuz zırhıyla adaleli bedenini sergilemek için özel bir çaba sarf ediyordu. Adamın kolları bir atın kafata sını ezebilecek kadar güçlü görünüyordu. Öyle çirkin de 87
SARAH J. MAAŞ değildi. Aslen bronz yüzü epey hoştu. Fakat tavrının ve Celaena’ya çevrilen simsiyah gözlerinin çirkin bir yanı vardı. îri, beyaz dişleri pırıldadı. Kral söze girdi. “Hepiniz de yaverim, düşmanlarla kaynayan bir dünyada sağ kılıcım olmak için mücadele edeceksiniz.” Celaena’nın içinde bir utanç kıvılcımı parladı. “Yaver” dedikleri allanıp pullanan bir katilden öte neydi ki? Kral için çalışmayı midesi kaldırabilecek miydi? Yutkundu. Bunu kaldırması gerekiyordu. Başka bir seçeneği yoktu. “Önümüzdeki on üç hafta boyunca evimde kalıp birbi- rinizle rekabet edeceksiniz. Her gün antrenman yapacak ve hafta da bir kez sınanacaksınız. Bu sınavda içinizden biri elenecek.” Celaena bir hesap yaptı. Yirmi dört adam ve sadece on üç hafta vardı. Kral onun kafasındaki soruyu sezmişçesine “Bu sınavlar gibi eğitiminiz de kolay olma yacak,” dedi. “Bazılarınız bu süreçte öleceksiniz. Gerek duyduğumuz takdirde ek eleme sınavları düzenleyeceğiz. Geride kalırsanız, başarısız olursanız, beni tatmin ede mezseniz geldiğiniz karanlık deliğe geri tıkılacaksınız. Yulemas’tan sonraki hafta kalan dört kişi yaver unvanı kazanmak için kapışacaklar. O zamana dek, her ne kadar maiyetim, yakın dostlarım ve danışmanlarımın bir tür yarışmaya tutuştuklarını biliyor olsa da...” îri, yara izli elini sallayıp odadakilere işaret etti ve “Siz yaptığınızı gizli tutacaksınız,” diye ekledi. “Herhangi bir yanlışınız da sizi giriş kapılarında kazığa oturturum.” Celaena’nın gözü kazara kralın yüzüne kayınca onun la göz göze geldi. Kral sırıttı. Celaena’nın kalbi geri kaçıp göğüs kafesinin parmaklıklarına yapıştı. 88
CAM ŞATO Katil. Kralın darağacında sallanması gerekirdi. Celaena’dan çok daha fazla kişiyi -ölümü hak etmeyen, savunmasız insanları- öldürmüştü. Kültürleri, paha biçilmez bilgile ri, bir zamanlar aydınlık ve iyi olan her şeyi büyük ölçüde ortadan kaldırmıştı. Aslında halkının ona başkaldırması gerekirdi. Erilea az sayıdaki asinin cesaret ettiği gibi is yan etmeliydi. Celaena gözlerini kraldan ayırmamak için çabaladı. Geri adım atamazdı. Gözleri hâlâ Celaena’nın üzerinde olan kral “Anlaşıldı mı?” diye sordu. Salladığı başı Celaena’ya ağır geldi. Yulemas’a kadar rakiplerini yenmesi gerekiyordu. Haftada bir, belki daha fazla sınav olacaktı. Kral odaya “Konuşun!” diye seslendiğinde Celaena ür kek görünmemeye çalıştı. Kral “Bu fırsat için bana min nettar değil misiniz? Bana şükranınızı ve sadakatinizi sunmak istemiyor musunuz?” Celaena başını öne eğip ayaklarına baktı. “Teşekkür ler, Majesteleri. Size çok minnettarım,” diye mırıldandı ğında sesi diğer yaverlerinkine karıştı. Kral elini Nothung’ın kabzasına attı. “Bu ilginç bir on üç hafta olacak.” Kralın dikkatinin hâlâ üzerinde oldu ğunu hisseden Celaena dişlerini sıktı, “içinizden unvanı kazanmaya layık olduğunu ispatlayıp yaverim olacak ki şinin zenginliği ve ihtişamı ebedi olacak.” Celaena’nın özgürlüğüne kavuşmasına sadece on üç hafta vardı. “Önümüzdeki hafta bazı işlerim için yola çıkacağım. Yulemas’a dek dönmeyeceğim. Fakat sorun çıkardığınız 89
SARAH J. MAAŞ veya birtakım kazalar yaşandığı kulağıma gelirse uzak tayım diye idam emirlerinizi veremeyeceğimi düşünme yin.” Yaverler bir kez daha başlarını salladı. Babasının yanında duran Dorian “Bittiyse, ne yazık ki gitmem gerek,” diye araya girdi. Celaena başını kaldırıp babasının sözünü kesme münasebetsizliğini göstermesi ne şaştığı Dorian’a baktı. Dorian babasının önünde eğilip çıt çıkarmayan konsey üyelerine başını salladı. Kral oğ lunu eliyle kışkışlarken ona bakmaya bile tenezzül etme di. Dorian odadan çıkmadan önce Chaol’a göz kırptı. Kral yaverlere ve onların hamilerine dönüp soru sor malarının kendilerine darağacına seyahat etmekten baş ka bir şey kazandırmayacağını ima eden bir ses tonuyla “Başka soru yoksa çekilebilirsiniz,” dedi. “Buraya beni, imparatorluğumu onurlandırmak için geldiğinizi unut mayın. Şimdi defolun, hepiniz.” Yarışmacıların ve biraz laflayıp yaverlerini kıyasla mak için oyalanan hamilerin oluşturduğu kalabalıktan hızla uzaklaşan Celaena ve Chaol koridorda yürürken hiç konuşmadılar. Kraldan uzaklaştıkça Celaena’nın içini sı cak bir ferahlık kapladı. Ancak bir köşeyi dönmeleriyle Chaol derin bir nefes verdi ve elini Celaena’nın sırtından çekti. Chaol “Eh, bir kez olsun çeneni kaplı tutabildin,” dedi. Neşeli bir ses “Fakat başını sallarken ve eğilirken ne de inandırıcıydı!” diye seslendi. Ses sırtını duvara yaslayan Dorian’a aitti. Chaol “Ne yapıyorsun?” diye sordu. Dorian duvardan ayrılıp “Ne oldu ki? Tabii ki sizi bek liyordum,” dedi. 90
Chaol “Bu akşam yemeği birlikte yiyecektik,” dedi. Dorian çapkınca göz kırparak “Ben yaverimle konu şuyordum,” dedi. Aklına Dorian’ın şatoya geldikleri gün gördüğü saray hanımına nasıl gülümsediği gelen Cela ena gözlerini ileriye dikti. Üçü yürürken veliaht prens Chaol’un yanına geçip kendisini güvenceye aldı. “Baba mın aksiliği için özür dilerim.” Celaena koridorun ilerisi ne, Dorian’ın önünde diz çöken hizmetçilere baktı. Prens onları görmezden geldi. “Wyrd adına!” Dorian güldü. “Seni şimdiden iyice eğit- mış! Dirseğiyle Chaol’u dürttü, “ikinizin küstahça bana al dırış etmemenize bakılırsa pekâlâ kız kardeşin olabilir miş! Her ne kadar birbirinize benzemeseniz de. Bu kadar güzel birini senin kız kardeşin olarak düşünmek güç.” Celaena dudaklarına yayılan gülümsemeyi tutama dı. O da, prens de katı, acımasız babaların elinde büyü müşlerdi. Tabii Celaena söz konusu olduğunda ortada bir baba değil, baba figürü vardı. Arobynn asla Celaena’nın kaybettiği babanın yerini doldurmamış, zaten doldurma ya da çalışmamıştı. Fakat en azından Arobynn’in hem gaddar hem de sevecen biri olmak için kendince nedenleri vardı. Peki, Adarlan Kralı oğlunu kendisinin bir kopyası na dönüşmesine nasıl göz yummuştu? Dorian “işte!” dedi. “Bir tepki, onu neşelendirebildiğim için tanrılara şükürler olsun.” Dorian arkalarında kimse nin olmadığından emin olmak için geriye baktı ve sesini alçalttı. “Sanırım Chaol toplantıdan önce sana planımız dan bahsetmemiş, hepimiz için riskli bir plan.” “Ne planı?” Celaena öğle ışığında pırıltısını seyrettiği 91
SARAH J. MAAŞ eteğinin üzerindeki boncuklarda parmağını gezdirdi. “Kimliğinle ilgili plan. Bu konuda ağzını sıkı tutma lısın; rakiplerin Adarlan Suikastçısı hakkında bildikleri bazı şeyleri sana karşı kullanabilirler.” Onu lütfedip uyarmaları haftalar almış olsa da böylesi hiç uyarmamalarından iyiydi. “Peki acımasız bir katil değilsem tam olarak kimim ben?” Dorian “Şatodaki herkes ismini Lillian Gordania ola rak bilecek,” dedi. “Annen ölmüş ve baban Bellhaven’lı zengin bir tacir. Fakat karanlık bir sırrın var: Gecele ri mücevher hırsızlığı yapıyorsun. Seninle bu yaz ben Bellhaven’da tatil yaparken beni soymaya çalıştığında tanıştık ve şendeki potansiyeli gördüm. Fakat baban ge celeri eğlenmek için yaptıklarını öğrenince seni şehrin cazibesinden koparıp Endovier yakınlarındaki bir kasa baya gönderdi. Seni bulup yaverim olarak getirmek için oraya gittim. Kalan boşlukları kendin de doldurabilirsin.” Celaena kaşlarını kaldırdı. “Gerçekten mi? Bir mücev her hırsızı demek?” Chaol homurdansa da Dorian konuşmasını sürdürdü. “Oldukça hoş, sence de öyle değil mi?” Yanıt alamayınca prens “Evim hoşuna gitti mi?” diye sordu. Celaena hissizce “Gerçekten çok hoş,” dedi. “Gerçekten çok hoş mu? Belki de yaverimi daha da bü yük bir süite geçirmeliyim.” “Sizi memnun edecekse.” Dorian kıkırdadı. “Yarışmanın çalımını eksiltmediği ni gördüğüme memnun oldum. Cain’i nasıl buldun?” Celaena onun kimden bahsettiğini anlamıştı. “Belki 92 .
CAM ŞATO de Perrington onu neyle besliyorsa bana da aynısından vermelisiniz.” Dorian bakışlarını üzerinden çekmeyin ce Celaena gözlerini devirdi. “Onun cüssesinde adamlar genellikle çok da hızlı ve atik olmaz. Beni bir yumrukta yere devirebilir ama beni yakalamak için çevik olmalı.” Chaol’a hızlı bir bakış atıp ondan iddiasına karşı çıkma sını beklese de yanıt Dorian’dan geldi. “Güzel. Ben de öyle düşünmüştüm. Ya diğerleri? Sana rakip olabilecek birileri var mı? Bazı yaverlerin şöhretleri epey ürkütücü.” “Hepsi de acınası halde.” Bu bir yalandı. Prensin gülümsemesi daha da yayvanlaştı. “Eminim güzel bir kadın tarafından dize getirilmeyi ummuyorlar- dır.” Tüm bunlar onun için bir oyundu, değil mi? Daha Ce laena bunu ona soramadan yarı yolda biri üçüne doğru reverans yaptı. “Ekselansları! Bu ne sürpriz!” Ses yüksek perdeden çıkmış olsa da tereddütsüz ve hesaplıydı. Ko nuşan bahçede gördüğü kadındı. Üzerinde farklı giysiler vardı. Şimdi beyaz ve altın rengi bir elbise giymişti. Ce laena kendisini giysiye büyük bir hayranlık duymaktan alamadı. Kadının bu denli alımlı olması hiç de adil de ğildi. Celaena bu karşılaşmanın hiç de sürpriz olmadığın dan adı gibi emindi. Muhtemelen kadın bir süredir orada bekliyordu. Dorian “Leydi Kaltain,” derken bedeni gerildi. Kaltain sırtını Celaena’ya çevirip “Majestelerinin ya nından geliyorum,” dedi. Suikastçı, saraylıların görgü kurallarını biraz olsun umursasa kendisine yapılan ka- 93
SARAH J. MAAŞ balığa gücenebilirdi. “Majesteleri siz ekselanslarını gör mek istiyorlar. Majestelerine siz ekselanslarının bir top lantıda olduğunuzu, dolayısıyla da...” Dorian “Leydi Kaltain,” diyerek kadının sözünü kes ti. “Sizi dostumla tanıştırmadığım için kusuruma bak mayın.” Celaena genç kadının tüylerinin diken diken olduğuna yemin edebilirdi. “îzin verin sizi Leydi Lillian Gordaina’yla tanıştırayım. Leydi Lillian, Leydi Kaltain Rompier.” Celaena yürüyüp gitme arzusunu dizginleyip reverans yaptı; her adımda saraya has saçma sapan nezaket kural larıyla uğraşacaksa Endovier’a dönmeyi yeğlerdi. Kalta in eğilirken elbisesindeki altın rengi çizgiler günışığında parıldadı. “Leydi Lillian Bellhaven’dan. Daha dün geldi.” Kadın koyu renkli, düzeltilmiş kaşlarının altından Celaena’yı dikkatle inceledi. “Peki bizimle ne kadar kala caksınız?” Dorian iç çekip “Sadece birkaç yıl,” dedi. “Sadece mi? Demek öyle, ekselansları! Ne tuhaf! Bu çok uzun bir süre!” Celaena, Kaltain’in incecik belini in celedi. Beli gerçekten de o kadar ince miydi? Korsesinin içinde nasıl nefes alabiliyordu? iki adamın bakıştıklarını gördü. Bakışlarında bıkkın lık, hiddet ve tenezzül vardı. Dorian abartılı bir tavırla “Leydi Lillian ve Yüzbaşı Westfall yakın dostlar,” dedi. Chaoi’un kızarması Celaena’yı keyiflendirdi. “Sizi temin ederim, bu süre onlara kısa gelecektir.” Kaltain cilveli bir edayla “Ya size, ekselansları?” diye sordu. Sesinin derinlerinde bir ima gizliydi. 94
CAM ŞATO Celaena’nın içindeki haylazlık zembereğinden bo şanacakken Dorian yanıt verdi. Parlak mavi gözlerini Celaena’ya çeviren prens ağır ağır konuşarak “Kanımca burada geçireceği süre Leydi Lillian ve benim açımdan zor bir dönem olacak. Belki benim açımdan daha da fazla.” Kaltain dikkatini Celaena’ya çevirdi. “Bu elbiseyi de nereden buldunuz?” diye mırladı. “Fevkalade.” Dorian umursamazca tırnaklarıyla oynayarak “Onun için ben diktirdim,” dedi. Suikastçı ve prens bakıştılar. Mavi gözleri aynı niye ti yansıtıyordu. Hiç olmazsa ortak bir düşmanları vardı. “Üzerinde gerçekten fevkalade duruyor, değil mi?” Kaltain’in dudakları bir an büzülse de hemen ardın dan yüzünde yayvan bir gülümseme belirdi. “Kesinlikle fevkalade. Fakat böylesi soluk bir yeşil soluk tenli kadın ların üzerinde cazibesini yitiriyor.” “Leydi Lillian’ın soluk cildi babası için bir gurur kay nağıydı. Bu onu oldukça sıra dışı gösteriyor.” Dorian ku laklarına inanamadığını beli etmemeye çalışan ancak bunu beceremeyen Chaol’a baktı. “Sizce de öyle değil mi, Yüzbaşı Westfall?” Chaol “Ne öyle değil mi?” diye sordu. “Leydi Lillian’ımız ne kadar sıra dışı, değil mi?” Celaena aldığı haşarıca keyfi kıkırtısının ardına giz leyerek “Teessüf ederim, ekselansları!” diye çıkıştı. “Ley di Kaltain’in hoş hatlarının yanında sıradan kalıyorum ben.” Kaltain başını iki yana sallasa da konuşurken Dorian’a baktı. “Çok incesiniz.” Dorian ağırlığını diğer ayağına verdi. “Eh, yeterince 95
SARAH J. MAAŞ oyalandım. Annemin huzuruna çıkmam gerekiyor.” Dori an önce Kaltain’e, sonra da Chaol’a doğru eğildi. Sonunda Celaena’ya döndü ve suikastçının elini tutup dudakları na götürdü. Celaena onun bu hareketini kaşlarını yukarı kaldırarak izledi. Prensin dudaklarının cildinin üzerin deki yumuşak ve pürüzsüz dokunuşunu hissetti. Öpücük kolundan yukarı çizgi halinde yükselip yanaklarını kı zartan bir alev gönderdi. Celaena geri kaçmamak veya onu tokatlamamak için kendisini zor tuttu. Prens cazibeli bir gülümsemeyle “Tekrar görüşene dek hoşça kalın Ley di Lillian,” dedi. Kaltain’in yüzünü görmek Celaena’nın epey hoşuna gidecek olsa da reverans yapan kadının yü zünü seçemedi. Dorian elleri cebinde ıslık çalarak uzak laşırken Chaol “Bizim de yola koyulmamız gerek,” dedi. “Sizi götürmemizi istediğiniz bir yer var mı?” Bu samimi yetsiz bir teklifti. Yüzü asılan Kaltain “Hayır,” dedi. Celaena’yı her su ikastçının gurur duyacağı bir merakla süzerek “Ekse lansları Dük Perrington’la buluşacağım. Umarım yine görüşürüz, Leydi Lillian,” diye ekledi. “Siz ve ben dost olmalıyız.” Celaena “Tabii,” dedi. Kaltain yanlarından geçti, el bisesinin etekleri havada süzülüyordu. Yürümeye devam ettiler ve yeniden konuşmak için ayak sesleri işitilmez olana dek beklediler. Chaol “Hoşuna gitti, değil mi?” diye homurdandı. “Hem de nasıl.” Celaena önce eliyle hafifçe sıvazladığı Chaol’un koluna girdi. “Artık benden hoşlanıyormuş gibi yapman gerek, yoksa plan suya düşer.” “Anlaşılan espri anlayışın veliaht prensle aynı.” 96
CAM ŞATO “Belki onunla çok yakın iki dost oluruz, sen de çürü meye terk edilirsin.” “Dorian daha iyi ailelerden gelen, daha güzel hanım lara düşkündür.” Celaena başını hızla çevirip ona baktı. Chaol gülümsedi. “Ne de kibirlisin.” Celaena ona öfkeyle baktı. “Öyle kadınlardan nefret ederim. Erkeklerin ilgisine öyle muhtaçtırlar ki kendi cinslerine ihanet edip zarar verebilirler. Bir de kalkmış erkeklerin beyinleriyle düşünemediklerini söylüyoruz! En azından onlar bu konularda daha açık sözlüler.” Chaol “Babasının bir kral kadar zengin olduğu söyle niyor,” dedi. “Sanırım Perrington’ın ona bu kadar tutkun olmasının nedeni de bu. Leydi Kaltain buraya çoğu köylü kulübesinden daha büyük bir tahtırevanla geldi; evinden buraya onun üzerinde taşınmış. Oradan burası yaklaşık otuz iki kilometre.” “Ne israf.” “Hizmetkârlarına acıyorum.” “Ben babasına acıyorum!” ikisi kıkırdarken Chaol kol tuğunun altında duran Celaena’nın kolunu biraz daha yukarı kaldırdı. Durduklarında Celaena süitinin önün de bekleyen nöbetçilere başını salladı ve yüzünü Chaol’a çevirdi. “Öğle yemeği yiyecek misin? Açlıktan ölüyorum.” Muhafızlara bakmasıyla Chaol’un yüzündeki gülüm seme silindi. “Yapmam gereken önemli işlerim var. Kra la yolculuğunda eşlik edecek bir bölük asker hazırlamak gibi.” Celaena kapıyı açarken gözlerini Chaol’dan ayırmadı. Bir kez daha yüzü gülen Chaol’un yanağındaki küçük çil yukarı doğru hareketlendi. 97
SARAH J. MAAŞ Celaena “Ne?” diye sordu. Süitinden gelen nefis bir ko kuyu almasıyla midesi guruldadı. Chaol başını iki yana salladı. Gülerek “Adarlan Sui- katçısı...” dedi ve koridorda yürümeye koyuldu. Omzunun üzerinden “Dinlenmen gerek,” diye seslendi. “Yarın ya rışma gerçekten başlıyor ve söylediğin kadar inanılmaz becerilerin olsa da mümkün olduğunca iyi bir uyku çek melisin.” Gözlerini devirip kapıyı sertçe kapasa da Celaena ye meğini yerken mırıltılar çıkardığını fark edecekti. 98
İL BÖLÜM Bir el böğrünü dürttüğünde Celaena’ya gözlerini az önce kapatmış gibi geldi. Perdeler sabah güneşini odaya buyur etmek için açılırken homurdanarak titredi. “Kalk.” Başında dikilenin Chaol olması onu hiç de şa şırtmadı. Celaena’nın altında debelenip başının üzerine çektiği örtüleri Chaol tutup yere fırlattı. Geceliği uyluklarına do lanmış olan Celaena titredi. Dizlerini göğsüne doğru çekip “Soğuk,” diye inledi. Di ğer yaverleri mağlup etmek için yalnızca birkaç ayı olma sını önemsemiyordu. Uykuya ihtiyacı vardı. Keşke prens onu Endovier’dan daha önce getirseydi de gücünü yeniden toplamak için biraz vakti olsaydı; ne zamandır yarışma dan haberdardı acaba? “Kalk.” Chaol, Celaena’nın başının altındaki yastığı hızla çekti. “Şu an vaktimi boşa harcıyorsun.” Celaena’nın bedeninin ne kadarının açıkta olduğunu fark etse de bunu belli etmemişti. Celaena homurdanarak yatağın ucuna süründü ve 99
SARAH J. MAAŞ yere dokunmak için elini aşağı sallandırdı. “Terliklerimi getir,” diye mırıldandı, “zemin buz gibi.” Chaol söylense de Celaena ayağa dikilirken onu umur samadı. Yalpalayarak ve düşmüş omuzlarla yemek oda sına yürüdü. Orada kendisini bekleyen eksiksiz bir kah valtı buldu. “Yemeğini ye. Yarışma bir saate başlayacak.” Gerginliğini Chaol’dan saklayan Celaena abartıyla iç geçirdi ve kocaman bir hayvan zarafetiyle kendisini san dalyelerden birine bıraktı. Masaya bakındı. Yine bıçak yoktu. Çatalını bir sosis parçasına batırdı. Chaol kapı aralığından “Neden bu kadar yorgunsun acaba?” diye sordu. Nar suyunun kalanını diken Celaena ağzını bir pe çeteye sildi. “Dörde kadar kitap okudum,” dedi. “Prens- ciğine bir mektup yazıp ondan kütüphanedeki kitapları ödünç almak için izin istedim. Dileğimi yerine getirdi ve kişisel kütüphanesinden bana okumamı emrettiği yedi kitap gönderdi.” Chaol inanmaz bir edayla başını iki yana salladı. “Ve liaht Prens’e mektup yazmak senin haddine değil.” Celaena ona yapmacık bir sırıtışla karşılık verip jam bondan bir ısırık aldı, “istese mektubu görmezlikten ge lirdi. Hem ben onun yaveriyim. Herkes kendisini bana se nin kadar kötü davranmak zorunda hissetmiyor.” “Sen bir suikastçısın.” “Bir mücevher hırsızıyım desem bana karşı daha na zik mi davranacaksın?” Celaena umursamazca elini sal ladı. “Buna yanıt verme.” Bir kaşık yulaf lapasını ağzına götürdü ve tadını yavan bulduğu gri bulamacın içine dört tepecik oluşturacak şekilde kahverengi şeker boca etti. 100
CAM ŞATO Yarışmacılar gerçekten esaslı rakipler olacaklar mıy dı? Endişelenmektense dikkatini Chaol’un siyah giysile rine verdi. “Hiç normal giysiler giymez misin?” Chaol sadece “Acele et,” dedi. Yarışma onları bekliyordu. Birden açlığı kesiliveren Celaena yulaf lapası kâsesini itti. “O zaman giyinsem iyi olur.” Philippa’ya seslenmek için başını çevirse de duraksadı. “Bugünkü turnuvada ne tür faaliyetler beklemeliyim? Bunu bilirsem uygun şekil de giyinebilirim.” “Bilmiyorum. Oraya gidene kadar hiçbir ayrıntı ver miyorlar.” Celaena yatak odasına doğru giderken yüz başı ayağa kalktı ve parmaklarıyla kılıcının kabzasını dövdükten sonra bir hizmetçiye seslendi. Celaena’nın ar kasında duran Chaol hizmetçi kızla konuşmaya başladı. “Ona pantolon ve gömlek giydirin, bolca bir şeyler. Süslü püslü, dekolte kıyafetler olmasın. Bir de pelerin getirin.” Kız soyunma odasına girip gözden kayboldu. Celaena kı zın peşinden gitti ve üzerindekileri teklifsizce çıkartıp iç çamaşırlarıyla kaldı. Chaol’un yanaklarının kızardığını ve başını çevirdiğini görmek epey hoşuna gitti. Birkaç dakika sonra, yüzbaşının peşinden aceleyle gi riş salonuna giden Celaena’nın yüzü asıktı. “Komik gö rünüyorum! Bu pantolonlar acayip ve bu gömlek berbat.” “Mızırdanmayı kes. Kimse giysilerini umursamıyor.” Chaol’un koridora giden kapıyı ardına kadar açmasıyla mu hafızlar hemen esas duruşa geçti. “Ayrıca, barakalarda giy silerini çıkabilirsin. Seni iç çamaşırlarıyla görmenin herkesi heyecanlandıracağına eminim.” Celaena içinden okkalı bir küfür geçirip yeşil kadife pelerini üzerine dolayıp onu izledi. Muhafız Kıtası Yüzbaşısı sabah ayazıyla üşüyerek şa- 101
SARAH J. MAAŞ toda hızla ilerledi. Çok geçmeden barakalara vardılar. Onları farklı zırhlar içinde muhafızlar selamladı. Bir kapı aralığından çok sayıda muhafızın oturmuş kahvaltı yaptıkları geniş bir yemek salonu görünüyordu. Sonunda Chaol zemin katta bir yerde durdu. Ayak bas tıkları bu devasa, dikdörtgen odanın genişliği Büyük Balo Salonu kadar vardı. Bir asmakatı destekleyen sütunlarla çevrili olan odanın zemini siyah-beyaz fayanslarla döşeliy di ve zeminden tavana uzanan, bir duvarı tamamen kap layan cam kapıların açık pencerelerinden bahçeden esen soğuk rüzgâr incecik perdeleri havalandırıyordu. Geri ka lan yirmi üç yaverin çoğu çoktan odaya yayılmış, büyük ihtimalle hamilerinin tuttuğu antrenörlerle talim yapı yorlardı. Muhafızlar herkesi dikkatle gözlüyordu. Kimse dönüp ona bakmadı. Celaena’ya yarım bir gülümsemeyle bakıp asap bozucu bir kesinlikle odanın öte yanındaki bir hedefe oklar atan o az çok yakışıklı, gri gözlü genç adam hariç. Celaena çenesini kaldırıp silahlarla dolu bir rafa baktı. “Benden gündoğumunun bir saat sonrasında gürz kullanmamı mı bekliyorsunuz, değil mi?” Arkalarındaki kapı aralığında altı muhafız belirdi. Kılıçlarını hazır tutan muhafızlar sayıları düzineleri bulan, odadaki diğer muhafızlara katıldı. Chaol sessiz ce “Aptalca bir şey yapmaya kalkışırsan tepene binerler,” dedi. “Ben sadece bir mücevher hırsızıyım, unuttun mu?” Celaena silah rafına yaklaştı. Onca silahı öyle açıkta tutmak ne de aptalcaydı. Kılıçlar, eğri kılıçlar, baltalar, yaylar, kargılar, av hançerleri, bıçaklar, sopalar... Cela ena genellikle hançerin kendisine sağladığı gizliliği ter- 102
CAM ŞATO cih etse de oradaki tüm silahlara aşinaydı. Antrenman odasına bakınırken hoşnutsuzluğunu gizledi. Anlaşılan rakiplerinin çoğu da bu silahlara aşinaydı. Rakiplerini incelerken yan tarafında bir hareketlilik fark etti. Cain iki muhafız ve muhtemelen antrenörü olan yara izli, irikıyım bir adamla salona girdi. Kalın dudakları bir sırıtışla aralanmış olan Cain dosdoğru üzerine gelirken Celaena omuzlarını dikleştirdi. Cain kalın ve hırıltılı sesiyle “Günaydın,” dedi. Kara göz leri bir süre Celaena’nın bedeninde gezindikten sonra bir kez daha yüzünü buldu. “Şimdiye evinin yolunu tutmuşsun- dur sanıyordum.” Celaena dudaklarını aralamadan ona gülümsedi. “Eğ lence daha yeni başlıyor, değil mi?” Çok ama çok kolay ola bilirdi. Celaena için etrafında dönüp Cain’i boynundan kav raması ve yüzünü yere çarpması işten bile değildi. Chaol görüş alanına girene dek Celaena öfkeden titrediğini fark etmemişti bile. Chaol ona yumuşak ama cılız olmayan bir sesle “Hırsını yarışmaya sakla,” dedi. Celaena “Onu öldüreceğim” diye fısıldadı. “Hayır, öldürmeyeceksin. Sesini kesmesini istiyorsan onu yen. Kralın ordusundaki bir kabadayıdan başka bir şey değil o. Enerjini ondan nefret etmeye harcama.” Celaena gözlerini devirdi. “Beni savunmak için araya girdiğin için çok teşekkürler.” “Kendini kurtarmak için bana ihtiyacın yok.” “Yine de hoş olurdu.” “Kendi mücadeleni kendin verebilirsin.” Kılıcıyla rafta duran silahlara işaret etti. “Birini seç.” Celaena pelerinin çözüp geriye fırlatırken Chaol’un gözleri kendisini bekle- 103
SARAH J. MAAŞ yen mücadelenin heyecanıyla parladı. “Abarttığın kadar olup olmadığını görelim bakalım.” Cain’i sonsuza dek yatacağı isimsiz bir mezara kapa tacaktı. Fakat şimdi... Şimdi Chaol’a sözlerini yedirme zamanıydı. Hepsi özenle yapılmış olan silahlar günışığında parıl dıyordu. Celaena her silahın yüzbaşının yüzünde nasıl bir zarar bırakabileceğini hesaplayarak seçeneklerini bir bir gözden geçirdi. Silahların kesici kenarlarında ve kabzalarında par mağını gezdirirken kalbi hızla çarptı. Av hançerleri ve kabzası süslemeli hoş bir ince kılıç arasında kararsız kaldı. O kılıçla Chaol’un kalbini emniyetli bir uzaklıktan sökebilirdi. Raftan çektiği kılıç ıslık sesi çıkardı. Silahı bir süre elle rinde tarttı. Güzel bir kılıçtı; sağlam, pürüzsüz, hafif. Ma sasına bir kahvaltı bıçağı bile koymazlarken eline bu kılıcı verebiliyorlardı demek? Chaol’u biraz yormak fena olmaz. Chaol pelerinini Celaena’nın pelerininin üzerine attı. Atletik vücudu gömleğinin altında esnedi. Kılıcını çekti. “Gardım al!” Celaena savunma pozisyonu alan Chaol’a boş gözlerle baktı. Kim olduğunu sanıyorsun sen? Ne tür bir insan “Gardım ar der ki? Kılıcı elinden sarkan Celaena sadece Chaol’un duyabi leceği kadar alçak bir sesle “Bana önce temel hareketleri göstermeyecek misin?” diye sordu. Kabzayı okşadı. Par makları silahın soğuk yüzeyini sardı. “Bir yıl Endovier’da kaldığımı biliyorsun. Bildiklerimi unutmuş olmam işten • bile değil.” 104
CAM ŞATO “Madenlerin senin çalıştığın bölgesindeki ölümlerin çokluğuna bakılırsa bir şeyleri unuttuğundan şüpheli yim.” Gülümseyişi yabani bir hal alan Celaena “Kazma kul lanmıştım,” dedi. “Tek yapmam gereken karşımdakinin kafasını kırmak veya kazmayı karnına indirmekti.” Ney se ki yaverlerin hiçbiri onlara kulak kesilmemişti. “Öyle zarafetten yoksun bir mücadeleyi silahşorlu ğa denk tutuyorsan... senin dövüş tarzın nedir Yüzbaşı Westfall?” Celaena boştaki elini kalbinin üzerine koyup sözlerini vurgulamak için gözlerini kapadı. Muhafız Kıtası Yüzbaşısı bir homurtuyla ileri atıldı. Fakat Celaena bir süredir bu anı bekliyordu ve Chaol’un çizmeleri zemine sürttüğünde hızla gözlerini açtı. Kolunu çevirip kılıcını darbeyi bloke edecek bir pozisyona getirdi ve çelik çeliğe çarparken bacaklarını çarpışmanın etkisi ne hazırladı. Çıkan tuhaf ses bir şekilde darbenin etkisin den daha rahatsız ediciydi. Fakat Celaena yüzbaşı tekrar hücum ettiğinde bunun üzerine pek düşünmedi. Kılıcıyla Chaol’un hamlesini kolayca savuşturdu. Sarsıntıların etki siyle rehavetten sıyrılan kolları ağrısa da kılıcıyla Chaol’un kılıcını durdurup hamleleri savuşturmaya devam etti. Kılıç dövüşü dans gibiydi, belli adımlar izlenmezse sarpa sarıyordu. Ritmi bir kez tutturduğunda her şeyi anımsayıverdi. Diğer yarışmacılar gölgelerin arasında ve günışığının altında gözden kayboldu. Celaena’nın savunma pozisyonu almaya zorladığı Chaol onun hamlesini bloke ederken dişlerinin arasından “Fena değil,” dedi. Celaena’nın bacakları yanıyordu. Chaol “Hiç fena değil,” diye mırıldandı. Chaol da oldukça iyiydi, işin 105
SARAH J. MAAŞ aslı iyiden daha iyiydi. Fakat Celaena’nın bunu ona söyle mek gibi bir niyeti yoktu. iki kılıç bir çınlamayla buluştu. îkisi kılıçlarıyla bir birlerini itti. Chaol daha güçlüydü ve Celaena kılıcını onunkine bastırmak için sarf ettiği çabayla inledi. Fakat Chaol ne kadar güçlü olsa da hızlı değildi. Celaena geri kaçıp bir yanıltma hamlesine girişti; ayakları bir kuş zarafetiyle zeminde geziniyor, bedeni es neyip bükülüyordu. Savunmasız yakalan Chaol’un ancak Celaena’nın kılıç darbesini savuşturacak kadar zamanı oldu. Cüssesi kaçışını zorlaştırmıştı. Celaena ileri atıldı. Kolu tekrar tekrar inerken dönüp duran Celaena kılıcının Chaol’unkine çarptığında om zunda hissettiği tatlı ağrı ona keyif veriyordu. Hızlı hare ket ediyordu. Bir tapınak ayini dansçısı, Kızıl Çöl’deki bir yılan, bir dağın yamacından aşağı dökülen su gibi hızlı. Chaol onun hızına ayak uyduruyor, Celaena da po zisyon üstünlüğünü kendisinde tutarak onun ilerlemesi ne göz yumuyordu. Chaol yüzü hedef alan bir darbeyle Celaena’yı gafil avlamaya çalışsa da öfkelenen suikastçı dirseğiyle hamleyi karşıladı ve yüzbaşının yumruğuna indirdiği darbeyle kolunun yönünü aşağıya çevirdi. Chaol soluk soluğa “Benimle dövüşürken unutmaman gereken bir şey var Sardothien,” dedi. Güneş kızıl kahve rengi gözlerinden yansıyordu. Yüzbaşının yeni hamlesini karşılamak için ileri atılan Celaena “Hım?” diye hırıldadı. “Ben kaybetmem.” Chaol’un sırıtarak baktığı Celaena daha ne olup bittiğini anlamadan bir şey ayaklarını yer den kesti ve... 106
CAM ŞATO Düşüş Celaena’nın midesini bulandırdı. Omurgası mermere çarparken ince kılıcı elinden fırladı. Chaol kı lıcını onun kalbine doğrultup “Ben kazandım,” diye mı rıldandı. Celaena dirsekleri üzerinde doğruldu. “Bana çelme takmak zorunda kaldın. Buna pek de kazanmak dene mez.” “Kalbine bir kılıç doğrulttum.” Çarpışan silahların şakırtısı ve zorlukla alınan nefes lerin sesi havayı kaplıyordu. Celaena gözlerini hâlâ hep si antrenmanlarıyla meşgul olan diğer yaverlere çevirdi. Cain hariç hepsi. Cain ona yayvan bir sırıtışla bakarken Celaena ona dişlerini gösterdi. Chaol “Yeteneğin var,” dedi, “ama bazı hamlelerin di siplinden yoksun.” Celaena gözlerini Cain’den ayırıp öfkeyle Chaol’un yü züne baktı ve “Bu daha önce kimseyi öldürmeme engel olmadı,” diye söylendi. Chaol onun öfkesine kıkırdayarak karşılık verdi ve kılıcıyla, ayağa kalkmasına izin verdiği Celaena’ya silah ların olduğu rafı gösterdi. “Başka bir silah seç. ilginç bir şey olsun. Beni terletecek bir şey, lütfen.” Celaena ince kılıcını yerden alıp “Diri diri derini yü züp göz kürelerini ayağımın altında ezdiğimde epey terle yeceksin,” diye mırıldandı. “işte aradığımız ruh bu.” ince kılıcı basbayağı fırlatarak yerine bıraktıktan son ra hiç tereddüt etmeden av bıçaklarını eline aldı. Eski dostlarım benim. Celaena’nın yüzüne muzır bir gülümseme yayıldı. 107
12. tÖlÜM Tam da Celaena bıçaklarıyla yüzbaşının üzerine atılma ya hazırlanırken biri yere mızrağını vurarak odadakilerin dikkatlerini üzerine çevirmelerini istedi. Celaena yüzünü sese doğru çevirince asma katın altında dikilen tıknaz, seyrek saçlı adamı gördü. Adam bir kez daha “Dikkatinizi bana verin, hemen," diye seslendi. Celaena, Chaol’a baktı. Yüzbaşı başını sal layıp bıçakları elinden aldı ve ikisi adamın etrafını sa ran diğer yirmi üç yarışmacıya katıldı. “Ben Silah Ustası Theodus Brullo, bu yarışmanın yargıcıyım. Elbette siz za vallıların nihai yargıcı kralımız ama her gün onun yaveri olmaya layık olup olmadığınıza ben karar vereceğim.” Brullo kılıcının kabzasını sıvazlarken Celaena kendi sini kabzanın topundaki ustalıkla işlenmiş altına hayran olmaktan alamadı. “Otuz yıl boyunca burada silah ustası olarak çalıştım. Ondan önce de bu şatoda yirmi beş yılım geçti. Birçok lordu ve şövalyeyi eğittim; Adarlan’ın yave ri olmaya aday birçoklarını da. Beni etkilemeniz çok zor olacak.” 108
CAM ŞATO Celaena’nın yanında dikilen Chaol omuzlarını geriye atmıştı. Celaena’nın aklına Chaol’u eğitenin Brullo ola bileceği geldi. Chaol’u eğiten o ise, yüzbaşının kendisiyle kolayca başa çıktığı düşünüldüğünde Brullo’nun unva nının hakkını veren biri olduğu belliydi. Celaena rakip lerini görünüşlerine göre değerlendirmemesi gerektiğini herkesten iyi bilirdi. Ellerini sırtının gerisine atan Brullo “Kral size zaten bu yarışmayla ilgili bilmeniz gereken her şeyi söyledi,” dedi. “Fakat sizin birbirinizle tanışmaya can attığınızı bi liyorum.” Kısa ve kalın parmağını Cain’e doğrulttu. “Sen. İsmin, mesleğin ne ve nereden geliyorsun? Yanıt verirken de dürüst ol. Hiçbirinizin fırıncı ve şamdan ustası olma dığınızı biliyorum.” Cain’in asap bozucu sırıtışı geri döndü. “Cain, kralın ordusunda askerim. Beyaz Diş Dağları’ndan geliyorum.” Oradan geldiğine şüphe yoktu. Celaena o bölgenin yerli halkının gaddarlığına dair öyküler duymuş, birkaçını yakından gördüğünde gözlerindeki sertliği fark etmişti. Çoğu Adarlan’a başkaldırmış, böylece çoğunun sonu ölüm olmuştu. Dağlı memleketlileri şu halini görseler acaba ne derlerdi? Dişlerini gıcırdattı; ya Terrasen’liler Celaena’nın şu halini görseler ne derlerdi? Öte yandan, bunları ya bilmeyen ya da önemsemiyor görünen Brullo, Cain’e başını sallamadan hemen yanın daki adama işaret etti. Birden Celaena’nın Brullo’ya kanı ısındı. “Ya sen?” Seyrek, sarı saçlı, uzun ince bir adam çevresindekile re göz gezdirip sırıttı. “Xavier Forul. Melisande’nin Hır sızlar Kralı.” Hırsızlar Kralı demek! Şu adam mı? Tabii 109
SARAH J. MAAŞ sırım gibi olmasının evlere girmesine faydası dokunuyor olabilirdi. Belki de blöf yapmıyordu. Yirmi üç yarışmacı sırayla kendilerini tanıttı. Grupta altı deneyimli asker daha vardı. Hepsi de uygunsuz dav ranışlardan ötürü ordudan atılmıştı. Adarlan ordusunun gaddarlığıyla nam saldığı düşünüldüğünde bu davranış lar cidden uygunsuz olmalıydı. Üç hırsız daha vardı. Bun lardan biri de zamanında tesadüfen adını işittiği, bütün sabah kendisine gülücükler saçan, koyu saçlı, gri gözlü Nox Owen’dı. Ayrıca her an birilerini canlı canlı kaynar kazana atabilecek gibi duran üç paralı asker ve zincire vurulmuş iki katil vardı. isminden de anlaşılacağı üzere, Göz Yiyen Bili Chas- tain kurbanlarının gözlerini yiyordu. Açık kahverengi saçları, bronz teni ve ortalama boyuyla şaşırtıcı derecede sıradan gözükse de Celaena Chastain’in üzerinde yaralar olan ağzına bakmamak için kendini bir hayli zorlaması gerekti. Diğer katil tapınak rahibelerine işkence etmek ve onları doğramak için kullandığı silahtan ötürü üç yıl boyunca Tırpan ismiyle anılmış olan Ned Clement’tı. îki adamın idam edilmemiş olması bir mucize olsa da Cela ena katillerin bronzlaşmış ciltlerine bakınca yakalan malarının ardından geçen yılları Endovier’ın güneydeki kardeş kampı olan Calaculla’da güneş altında çalışarak geçirmiş olabileceklerini tahmin etti. Sırada uzaklarda bir yerde yaşayan bir savaş lordu nun suç ortakları olduğu anlaşılan, bedenleri yaralar içinde iki sessiz adam ve beş suikastçı vardı. Celaena suikastçılardan dördünün ismini hemen unu tuverdi. Bu dördünün içinde tıfıl, mağrur bir oğlan; dev 1 10
CAM ŞATO gibi bir kabadayı; bücür, kibirli bir adam ve bıçaklara yatkınlığı olduğunu iddia eden kargaburunlu bir ahmak vardı. Bu dördü Suikastçılar Loncası’ndan bile değildi. Zaten Arobynn Hamel onları asla loncaya kabul etmezdi. Üyelik yıllar süren bir eğitim ve etkileyiciden de öte bir performans gerektiriyordu. Bu dördü yetenekli olabilirdi ama Arobynn’in yandaşlarına kattığı incelikten yoksun dular. Gözünü bunlardan ayırmaması gerekiyordu. Fakat hiç olmazsa Kızıl Çöl’ün rüzgârların süpürdüğü kum te peciklerini mesken edinen Sessiz Suikastçılardan değil lerdi. O suikastçılar Celaena’ya ciddi rakipler olurlar, ona bir nebze zorluk çıkarabilirlerdi. Yakıcı bir yazda onlarla üç ay eğitim yapmıştı ve o amansız egzersizleri aklına getirdiğinde bile kasları hâlâ ağrıyordu. Kendisine Mezar diyen son suikastçı ise Celaena’nın duraksamasına neden oldu. Zayıf ve kısa boylu bu ada mın insanların görünce bakışlarını kaçırdıkları türden kötücül bir yüzü vardı. Odaya zincirlenmiş halde girmiş ve kelepçeleri ancak başındaki muhafızların -tam beş muhafız- onu sertçe uyarmasının ardından çıkarılmıştı. Muhafızlar hâlâ onun yanından uzaklaşmıyor, gözlerini ondan bir an olsun ayırmıyorlardı. Mezar kendisini tanı tırken kaypakça gülümseyerek kahverengi dişlerini gös terdi. Mezar’ın gözlerini üzerinde gezdirmesi Celaena’nın tiksintisini daha da arttırdı. Kurbanları kadın olduğun da o tür bir suikastçı onları öldürmekle yetinmezdi. Cela ena adamın aç bakışlarına rağmen yüzünü çevirmemek için kendisini zorladı. Brullo’nun “Ya sen?” diye sormasıyla Celaena’nın dü şünceleri dağıldı. 1 11
SARAH J. MAAŞ Celaena çenesini yukarı kaldırıp “Lillian Gordaina,” dedi. “Bellhaven’lı mücevher hırsızı.” Adamların bazılarının kıs kıs gülmesiyle dişlerini sık tı. Gerçek adını bilseler, bu “mücevher hırsızının” bıçak kullanmadan derilerini yüzebileceğini bilseler öyle güle- mezlerdi. Brullo elini umursamaz bir edayla sallayıp “Tamam,” dedi. “Silahlarınızı bırakıp soluklanmak için beş dakika nız var. Sonra ne kadar formda olduğunuzu görmek için zorunlu bir koşuya çıkacağız, içinizden parkuru tamam layamayanlar eve veya içlerinde çürürken hamileriniz tarafından keşfedildiğiniz o hapishanelere döneceksiniz, ilk sınavınız beş gün sonra gerçekleşecek; daha erken yapmadığımız için şükredin.” Bu sözlerin ardından herkes dağılırken yaverler ant renörlerine en tehlikeli gördükleri rakiplerinin ismini fı sıldadılar. Büyük olasılıkla Cain’in veya Mezar’ın adını veriyorlardı. Şüphesiz Bellhaven’lı bir mücevher hırsızını tehdit olarak görmezlerdi. Celaena’nın yanından ayrılma yan Chaol uzaklaşan yaverleri izledi. Celaena sekiz yılını adını duyurmakla, bir yılını da Endovier’da ter dökmekle böyle umursanmamak için geçirmemişti. “Eğer bir daha mücevher hırsızı olduğumu söylemem gerekirse...” Chaol kaşlarını kaldırdı. “Ne yaparsın?” “Fenharrow’daki küçük bir şehirden, kimsenin tanı madığı bir hırsızmış gibi davranmanın ne kadar onur kı rıcı olduğunu biliyor musun?” Chaol yere bakıp bir süre sustu. “Bu kadar mı kibirli sin?” Celaena’nın öfkesine rağmen Chaol konuşmaya de vam etti. “Seninle bugün burada antrenman yapmamız 112
CAM ŞATO aptalcaydı. Bu kadar başarılı olabileceğini fark etmediği mi itiraf etmeliyim. Neyse ki kimse bizi fark etmedi. Peki bunu neden fark etmediklerini biliyor musun Lillian?” Chaol sesini alçaltarak ona doğru bir adım attı. “Çünkü güzel, küçük bir kızsın. Çünkü Fenharrow’un küçük bir şehrinden, kimsenin tanımadığı bir mücevher hırsızısın. Çevrene bir bak.” Chaol vücudunu hafifçe diğer yaverlere doğru çevirdi. “Sana bakan var mı? Kimse seni gözleriy le tartıyor mu? Hayır. Çünkü esaslı bir rakip görüntüsü vermiyorsun. Çünkü sen onlar için peşlerine düştükleri özgürlük veya servetin önünde bir engel değilsin.” “Kesinlikle! Bu da onur kırıcı!” “Bu zekice, sadece zekice. Sen de bu yarışma boyunca göze batmayacaksın. Sivrilmeyecek; o hırsızları, askerle ri ve isimsiz suikastçıları ezerek mağlup etmeyeceksin. Orta yolu tutturacaksın ki kimsenin dikkatini çekmeye ceksin. Çünkü sen onlar için bir tehdit değilsin. Çünkü senin eninde sonunda eleneceğini düşünecekler ve dik katlerini Cain gibi daha iri, daha güçlü ve hızlı yaverlere odaklayacaklar.” Chaol sözlerini “Fakat tek tek hepsinin hakkından geleceksin,” diye sürdürdü. “Ve son düelloya kalanlar sa bah uyanıp karşılarında rakip olarak seni buldukların da ve sen onları yendiğinde yüzlerindeki ifade onurunun kırılmasına ve görmediğin ilgiye değecek.” Elini odadan çıkarmak istediği Celaena’ya uzattı. “Peki, buna ne diyor sun, Lillian Gordaina?” Celaena yumuşak bir sesle “Başımın çaresine baka bilirim,” deyip Chaol’un elini tuttu. “Fakat oldukça zeki olduğunu söylemeliyim Yüzbaşı. Planın öyle zekice ki bu 113
SARAH J. MAAŞ gece kraliçeden çalmayı tasarladığım mücevherlerden bi rini sana verebilirim.” Chaol kıkırdadı ve koşu yarışının yapılacağı yere git mek üzere birlikte dışarı çıktılar. Ciğerlerinin yanmasına ve bacaklarının kurşun gibi ağırlaşmasına rağmen Celaena koşmaya devam etti ve yaverlerin ortasındaki konumunu korudu. Brullo, Chaol ve diğer antrenörler -yanlarında üç düzine muhafızla- at sırtında takip ettikleri yaverlerle birlikte oyun parkını turluyorlardı. içlerinde Mezar, Ned ve Bill’in olduğu bazı yaverlerin ayaklarına uzun zincirler vurulmuştu. Cela ena, Chaol’un kendisini zincire vurmamış olmasının bir ayrıcalık olduğunu düşündü. Fakat Cain’in grubun başı nı çekmesi ve diğerlerine yaklaşık on metre fark atmış olması onu şaşırtmıştı. Cain nasıl bu kadar hızlı olabili yordu? Yaprakların çıtırtısı ve derin soluma sesleri sonbahar havasını doldururken Celaena gözlerini önünde ilerleyen hırsızın ıslak ve parlayan saçından ayırmıyordu. Bir adı mın ardından diğeri; bir nefes içeri, bir nefes dışarı. Ne fes al. Kendisine nefes almayı sürdürmeyi hatırlatması gerekiyordu. ilerisinde, Cain bir köşeyi dönüp kuzeye, gerisingeri şatoya yöneldi. Diğerleri bir kuş sürüsü gibi onu takip etti. Bir adımın ardından diğeri, yavaşlamak yok. Bırak hepsi Cain’i izlesin, ona karşı planlar kursun. Onlardan iyi olduğunu ispatlamak için yarışı kazanmaya ihtiyacı yoktu. Kralın herhangi bir onayı olmadan da onlardan iyiydi! Soluğu kesilip dizleri titrese de sırtını dik tuttu. 114
CAM ŞATO Koşu yakında bitecekti. Yakında. Düşen olup olmadığını görmek için arkasına bakmaya cesaret edemiyordu bile. Chaol’un ona grubun ortasından ayrılmamasını hatırlatan bakışlarını üzerinde hissedi yordu. En azından Chaol’un ona karşı biraz da olsa inancı vardı. Ağaçların iki yana ayrılmasıyla oyun parkı ve ahırlar arasındaki alan göründü. Yolun sonu. Celaena’nın başı döndü. Azıcık nefesi kalmış olsa böğrüne saplanan ağrıya küfredebilirdi. Ortada kalması gerekiyordu. Ortada. Cain ağaçlığın içinden çıkıp muzaffer bir edayla kolla rını havaya kaldırdı. Antrenörünün tezahüratı eşliğinde gevşemek için hızını kesen Cain birkaç metre daha koştu. Celaena’nın buna karşı tek tepkisi ayaklarını hareket et tirmeyi sürdürmek oldu. Sadece birkaç metresi kalmıştı. Açık alanın ışığı yaklaştıkça daha da parlaklaşıyordu. Celaena’nın gözlerinin önünde yıldızlar çakıyor, görü şü bulanıyordu. Ortada kalması gerekiyordu. Arobynn Hamel’la yıllarca yaptıkları antrenmanlar ona kolay pes etmenin tehlikelerini öğretmişti. Bir süre sonra ağaçların arasına girdi, açıklık alanda çevresini çimler ve mavi gök sarıverdi. Önünde ilerleyen adamlar yavaşlayıp durdular. Dizlerinin üzerine çökme mek için tüm gücüyle direnerek bacaklarını giderek ya vaşlatıp yürüyüş temposuna geçti ve gözlerinin önünde yıldızlar patlarken art arda nefesler aldı. Atını dizginleyip ilk dönenlerin kimler olduğuna ba kan Brullo “Güzel,” dedi. “Su için. Sırada başka talimle rimiz var.” Celaena gözünün önünde uçuşan beneklerin arasın- 115
SARAH J. MAAŞ dan Chaol’un atını durdurduğunu seçti. Ayakları istem sizce önce Chaol’un yanına sonra da onun gerisinde kalan ormana doğru hareketlendi. Chaol “Nereye?” diye sordu. Celaena elinden geldiğince kafası dağınık görünmeye çalışarak “Oralarda yüzüğümü düşürmüşüm,” diye yalan söyledi. “Bana azıcık süre ver de bulayım şunu.” Chaol’un onay vermesini beklemeden konuşmasına kulak misafiri olan yaverlerin alayları ve gülüşleri arasında ağaçların arasına girdi. Yaklaşan çatırtılardan bir başka yaverin ağaçların arasından çıkmak üzere olduğunu anladı. Tö kezleyerek çalıların arasına adım atmasıyla gözleri ka raran ve başı dönen Celaena yalpaladı. Daha dizlerinin üzerine çökemeden kustu. Midesinin içinde hiçbir şey kal mayana dek kusmaya devam etti. Gruptan kopan yaver yanından geçip gitti. Celaena titreyen bacakları üzerinde yakınındaki bir ağaca tutunup doğruldu. Yolun karşı ya nında Yüzbaşı Westfall’u dudaklarını büzmüş kendisine bakar halde buldu. Celaena bileğinin tersiyle ağzını sildi ve ağaçların ara sından çıkarken Chaol’a tek kelime etmedi. 116
13. bÖLÜM Brullo yarışmacıları yemek için serbest bıraktığında öğle vakti gelmişti ve Celaena’nın aç olduğunu söylemek bile abes kaçardı. Etleri ve ekmeği boğazından aşağı tıkan Celaena yemeğini yarılamışken yemek salonunun kapısı açıldı. Dolu ağzıyla “Burada ne işin var?” diye sordu. Muhafız Kıtası Yüzbaşısı masada yerini alıp “Ne mi?” diye sordu. Giysilerini değiştirip banyo yapmıştı. Cha ol bir somon tabağını önüne çekip içindekileri kendi ta bağına boca etti. Celaena burnunu buruşturup yüzünü ekşitirken yüzbaşı “Somon sevmiyor musun yoksa?” diye sordu. “Balıktan nefret ederim. Balık yiyeceğime ölürüm.” Chaol bir ısırık alıp “Buna şaşırdım,” dedi. “Neden?” “Balık gibi kokuyorsun da ondan.” Celaena, Chaol’a ağzının içindeki ekmek ve biftek to punu gösterdi. Yüzbaşı başını iki yana salladı. “İyi dövü şüyor olabilirsin ama tavırların utanç verici.” Celaena o günkü kusma meselesini açmasını beklese de 117
SARAH J. MAAŞ Chaol sustu. “İstedim mi bir leydi gibi davranıp konuşabi lirim.” “O zaman bunu yapmaya başlamanı tavsiye ederim.” Chaol bir süre duraksayıp “Geçici özgürlüğünden keyif alıyor musun bari?” diye sordu. “Bu bir iğneleme mi yoksa dürüstçe bir soru mu?” Balıktan bir lokma aldı. “Hangisini tercih edersen.” Pencereden görülen öğle göğü hafifçe soluk olsa da hoştu. “Çoğu açıdan oldukça hoş geçiyor. Özellikle de beni bu raya kilitlediğinde okuyacak kitaplarım olduğu için. Ta bii bunu anlayacağını sanmıyorum.” “Aksine. Kitap okumaya sen ve Dorian kadar vaktim olmasa da bu kitapları sizin kadar sevmediğim anlamına gelmiyor.” Celaena elmasından bir ısırık aldı. Mayhoş elma ağ zında şekerli, balı andıran bir tat bıraktı. “Ya? Peki ne tür kitapları seviyorsun?” Chaol birkaç isim sayarken Celaena gözlerini kırpıştırdı. “Eh, bunlar güzel seçimler. Yani çoğu. Başka neler var?” Nasılsa soh bete dalmışlar, bir saat geçip gitmişti. Saatin biri vurma sıyla Chaol ayağa kalktı. “Öğleden sonrayı dilediğin gibi geçirebilirsin.” “Sen nereye gidiyorsun?” “Kollarımı ve ciğerlerimi dinlendirmeye.” “Umarım bir dahaki görüşmemize kadar nitelikli bir şeyler okursun. Chaol odadan çıkarken havayı kokladı. “Umarım bir dahaki görüşmemize kadar sen de bir banyo yaparsın.” Celaena iç çekerek banyo küvetini getirmeleri için hiz- 118
CAM ŞATO metçilerine seslendi. Onu balkonda kitap okuyarak geçi receği bir ikindi bekliyordu. Ertesi günün şafağında, Celaena’nın yatak odasının ka pısı açıldı ve tanıdık sinsi bir yürüyüş odada yankılandı. Chaol Westfall suikastçının kapı kirişinden aşağı sarkıt tığı bedenini tekrar tekrar yukarı çekerek çenesini ah şap çubuğa değdirdiğini görünce olduğu yerde kalakaldı. Celaena’nın atleti terden sırılsıklam olmuştu ve solgun cildinden aşağı oluk oluk ter akıyordu. Egzersize başlayalı bir saat kadar olmuştu. Bir kez daha ağırlığını kaldırırken kolları titredi. Yarışmacıların arasında vasat bir performansı varmış gibi davransa da bu durum vasat egzersizler yapmasını gerektirmiyordu. Her tekrarda bedeni durması için yal- varsa da. Zaten o kadar da formsuz değildi. Ne de olsa madenlerde kullandığı kazma epey ağırdı. Hırsı bir gün öncesindeki yarışta rakiplerinin kendisini geçmesinden de ileri gelmiyordu. Onlara karşı zaten avantajlı konum daydı. Tek ihtiyacı olan bu avantajını biraz daha pekiş tirmekti. Soluk soluğa, dişlerinin arasından Chaol’a gülümser ken egzersizine hiç ara vermedi. Chaol’un kendisine gü lümseyerek karşılık vermesine şaşırdı. O öğleden sonra feci bir sağanak başlayınca Chaol, Celaena’nın diğer yaverlerin yanında yaptığı antrenma nın ardından kendisiyle şatoda gezinmesine izin verdi. Yüzbaşı ağzını fazla açmasa da Celaena süitinden çı kabildiği için memnundu. Üzerinde yeni elbiselerinden 119
biri vardı. Leylak rengi bu hoş elbisenin üzerinde soluk pembe danteller ve inci boncuklar vardı. Bir köşeden dön düklerinde az kalsın Kaltain Rompier’la çarpışacaklardı. Suikastçı surat edecekken yanındakini görünce Kaltain’i unutuverdi. Kaltain’e bir Eyllwe kadını eşlik ediyordu. Kadın alımlı, güzel ve atletikti. Hatları mükemmel ve zarifti. Bol, beyaz elbisesi kremsi kahverengi cildiy le kontrast oluşturuyordu ve üç zincirli bir altın kolye boynunun ve göğsünün büyük bir kısmını kaplıyordu. Bileklerinde fildişi ve altın bilezikler parlayan kadının sandaletli ayaklarında da benzer halhallar vardı. Başı na üzerinden altınlar ve mücevherlerin sarktığı ince bir taç oturtulmuştu. Yanında tepeden tırnağa silahlı, kıv rık uçlu Eyllwe hançerleri ve kılıçlar taşıyan, Chaol ve Celaena’yı dikkatle ve şüpheyle gözleyen iki erkek muha fız vardı. Eyllwe kızı bir prensesti. Kaltain “Yüzbaşı Chaol!” deyip reverans yaptı. Yanın daki, üzerinde konsey üyelerine has kırmızı ve siyah giysi olan kısa boylu adam ikilinin karşısında eğildi. Eyllwe prensesi dimdik ayakta dururken Celaena’yı ve refakatçisini süzen kahverengi gözleri temkinliydi. Celaena’nın küçük bir gülümsemeyle karşılık verdiği prenses ona doğru yaklaşırken muhafızları hafifçe geril di. Prenses içten bir zarafetle hareket ediyordu. Kaltain kıza güzel yüzündeki hoşnutsuzluğu gizleme yi pek de beceremeden baktı. “Karşınızda Ekselansları Eyllwe Prensesi Nehemia Ytger.” Chaol yerlere kadar eğildi. Prenses çenesini belli be lirsiz oynatarak başını salladı. Celaena bu isme aşinaydı. 120
CAM ŞATO Endovier’daki Eyllwe’li kölelerin Nehemia’nın güzelliği ve cesaretiyle övündüklerini sıkça duyardı. Onları içinde bulundukları zor durumdan kurtaracak olan Eyllwe’nin Işığı Nehemia. Günün birinde tahta çıktığında yurdunu işgal eden Adarlan Kralı için bir tehdit oluşturabilecek olan Nehemia. Eyllwe’de gizlenen asi gruplara gizlice is tihbarat ve erzak ulaştırdığını kölelerin fısıltıyla anlat tıkları Nehemia. Peki prensesin orada ne işi vardı? Kaltain canlı bir sesle “Bu da Leydi Lillian,” diye ek ledi. Celaena yere devrilmemeye çalışarak elinden geldiğin ce eğilerek reverans yaptı. “Rifthold’a hoş geldiniz ekse lansları.” Prenses Nehemia ağır ağır gülümserken diğerleri şaşkınlık içinde bakıyordu. Kızaran konsey üyesi kaşın daki teri sildi. Nehemia’yı neden veliaht prensle hatta Perrington’la göndermemişlerdi? Neden prensesi Kaltain Rompier gezdiriyordu? Prenses alçak bir sesle “Teşekkür ederim,” diye yanıt verdi. Celaena Eyllwe dilinde “Uzun bir yolculuk yapmışsı nızdır,” diye ekledi. “Bugün mü geldiniz ekselansları?” Muhafızları şaşırıp birbirlerine bakarken Nehemia kaşlarını hafifçe yukarı kaldırdı. Kuzeylilerden çok azı Eyllwe dilini bilirdi. “Evet, kraliçe de bana etrafı gezdir meleri için bunu göndermiş...” Nehemia başıyla Kaltain’i işaret etti ve “Bir de şu durmadan terleyen solucan gibi adamı,” diye ekledi. Prenses gözlerini kısıp alnını bir mendille silen ufak tefek konsey üyesine baktı. Adam belki de Nehemia’nın 121
SARAH J. MAAŞ ne tür bir tehdit olduğunu biliyordu; peki ne demeye pren sesi şatoya getirmişlerdi? Celaena gülmemeye çalışarak dilini dişlerinde gezdir di. “Biraz gergin görünüyor.” Konuyu değiştirmezse ger çekten gülecekti. “Şatoyu nasıl buldunuz?” Nehemia taşın gerisindeki cam bölmeleri görebiliyor- muş gibi tavana bakıp “Gördüğüm en aptalca şey,” dedi. “Kumdan bir kalede olmayı yeğlerdim.” Chaol inanmaz gözlerle ikisini izliyordu. Kaltain “Korkarım söylediklerinizin tek kelimesini anlamadım,” diye araya girdi. Celaena gözlerini devir memek için kendisini tuttu. Kaltain’in orada olduğunu unutmuştu. Prenses “Biz...” diye söze girdi ve bir süre aklındaki sözcüğün ortak dildeki karşılığını düşündükten sonra “Hava ile konuşuyoruz,” diye ekledi. Kaltain sertçe “Hava hakkında konuşuyoruz,” diye onu düzeltti. Celaena hiç düşünmeksizin “Lafını bil,” diye çıkıştı. Kaltain ona küçük, hırçın bir gülümsemeyle karşılık verdi. “Bizim gibi davranmayı öğrenecekse söyledikleri nin ahmakça görülmemesi için onu düzeltmem gerekiyor.” Prenses oraya onların davranış kurallarını öğrenmeye mi yoksa büsbütün başka bir şey için mi gelmişti? Prense sin ve muhafızların yüzlerinden hiçbir şey okunmuyordu. Chaol öne çıkıp “Ekselansları,” dedi. Chaol, Nehemia ve Celaena’nın arasına girmek için incelikli bir hamleyle öne çıktı. “Şatoyu mu geziyordunuz?” Nehemia bir süre Chaol’un sözlerine kafa yorduktan sonra kaşlarını kaldırıp yüzbaşının söylediklerini çe- 122
CAM ŞATO virmeşini beklermiş gibi Celaena’ya baktı. Celaena’nın dudaklarında bir gülümseme belirdi. Konsey üyesinin o kadar çok terlemesine şaşmamalıydı. Nehemia azımsa- namayacak bir güç yayıyordu. Celaena hiç zorlanmadan Chaol’un sorusunu çevirdi. Nehemia “Bu delice yapıya şato denebilirse,” diye yanıt verdi. Celaena, Chaol’a döndü. “Evet diyor.” Kaltian yapmacıklı bir tatlılıkla “Onca sözcüğün tek bir kelimeye karşılık geldiğini hiç görmemiştim,” dedi. Celaena tırnaklarını avucuna gömdü. Saçını yolacağım. Chaol, Nehemia’ya doğru bir adım daha atarak Celaena’nın Kaltain’e ulaşmasını iyiden iyiye imkânsız hale getirdi. Zeki adamdı şu Chaol. Bir elini göğsünün üzerine koydu. “Ekselansları, ben Kraliyet Muhafızları Yüzbaşısı’yım. îzin verin, size ben eşlik edeyim.” Celaena bir kez daha çeviri yaptı ve prenses başını sal ladı. Düz bir sesle Celaena’ya “Şu kadından kurtulun,” deyip elini Kaltain’e doğru salladı. “Mizacından hazzet medim.” Celaena ışık saçan bir gülümsemeyle Kaltain’e “Çeki lebilirsiniz,” dedi. “Refakatiniz prensesi yormuş.” Kaltain itiraz edecek oldu. “Fakat kraliçe...” Chaol “Ekselansları ne isterse o yapılacak,” diye ara ya girdi. Yüzbaşının yüzünde bir protokol maskesi olsa da Celaena onun gözlerinde durumdan büyük bir keyif aldığını belli eden bir ışıltı yakaladığına yemin edebilir di. Celaena’nın içinden Chaol’a sarılmak geldi. Prenses ve konsey üyesi kendilerine katılırken, Celaena başını 123
SARAH J. MAAŞ sallayarak Kaltain’e veda etmeye bile tenezzül etmedi. Birlikte koridorda ilerleyerek burnundan soluyan leydiyi arkalarında bıraktılar. Prenses, Celaena’ya Eyllwe dilinde “Tüm asil kadınla rınız böyle midir?” diye sordu. “Kaltain gibi mi? Ne yazık ki, ekselansları.” Nehemia suikastçıyı süzerken, Celaena az önce ken disinin prensesle ilgili gözlemlediği tüm özelliklere -giy silerine, yürüyüşüne, duruşuna- şimdi prensesin dikkat kesildiğini biliyordu. “Fakat siz, siz onlar gibi değilsiniz. Eyllwe dilini nasıl bu kadar iyi konuşabiliyorsunuz?” “Ben...” Celaena bir yalan uydurmaya çalıştı. “Yıllarca bu dili inceledim.” “Konuşmanızda köylülerin tonlamaları var. Kitaplar da öğretiliyor mu bu?” “Tanıdığım bir Eyllwe kadını öğretmişti bana.” “Köleniz miydi?” Prensesin sesi sertleşirken Chaol’un gözleri ikisine kaydı. Celaena alelacele “Hayır,” dedi. “Köle edinmeye karşı yım ben.” Geride, Endovier’da bıraktığı onca köleyi, ölene dek acı çekmekle lanetlenmiş tüm o insanları anımsa masıyla Celaena’nın midesinde bir şeyler kıpırdandı. O Endovier’dan ayrıldı diye Endovier yok olmamıştı. Nehemia’nın sesi bu kez yumuşaktı. “O halde siz saraylı dostlarınıza hiç benzemiyorsunuz.” ikisinin dikkatlerini önlerindeki koridora çevirmele riyle Celaena prensese ancak başını sallayarak karşılık verebildi. Hizmetçiler hızla yanlarından geçiyor, prensesi ve muhafızları görünce şaşkınlıktan gözlerini kocaman 124
CAM ŞATO açıyorlardı. Kısa bir sessizliğin ardından Celaena omuz larını dikleştirdi. “Mahzuru yoksa Rifthold’a gelme nede ninizi sorabilir miyim?” dedikten sonra “Ekselansları,” diye ekledi. “Bana o şekilde hitap etmek zorunda değilsin.” Pren ses bileğindeki altın bileziklerle oynadı. “Babam Eyllwe Kralı’nın isteği üzerine, Eyllwe’ye ve halkıma daha iyi hizmet edebilmek için dilinizi ve adetlerinizi öğrenmek için geldim.” Nehemia hakkında işittiklerine bakılırsa Celaena konunun bundan ibaret olduğunu sanmıyordu. Fakat “Rifthold’da ne kadar kalacaksınız?” diye sorarken nazik çe gülümsedi. “Babam beni çağırana dek.” Prenses bilezikleriyle oy namayı bırakıp pencereleri döven yağmura baktı. “Şan sım varsa en fazla bahara kadar burada kalırım. Tabii babam Adarlan’h bir adamın bana iyi bir eş olacağına hükmetmezse. O zaman o sorun çözülene dek burada ka lırım.” Celaena prensesin gözlerindeki öfkeyi görünce ba basının seçtiği adama, artık her kimse, bir parça acıdı. Sonra zihninde bir düşünce belirmesiyle, Celaena ba şını yana eğdi. “Kiminle evlenecektiniz? Prens Dorian’la mı?” Fazla meraklı ve münasebetsiz bir soru olmuştu bu. Ağzından çıkmasıyla sorduğuna pişman olması bir oldu. Fakat Nehemia sadece dilini şaklattı. “O yakışıklı oğlan la mı? Bana öyle çok sırıttı ki. Bir taraftan da mecliste ki diğer kadınlara nasıl göz kırptığını görmeliydin. Ben benim, yalnızca benim yatağımı ısıtacak bir koca istiyo rum.” Prenses suikastçıya yan yan bakıp bir kez daha onu tepeden tırnağa inceledi. Celaena prensesin gözlerini 125
SARAH J. MAAŞ ellerindeki birkaç yara izinde gezdirdiğini fark etti. “Ne relisin Lillian?” Celaena ellerini elbisesinin kıvrımlarının arasına giz ledi. “Bellhaven. Fenharrow’da bir şehir. Bir balıkçı li manı. Kokusu berbattır.” Bu yalan da değildi. Ne zaman görev icabı Bellhaven’a gitse rıhtımlara çok yaklaştığında balık kokusu yüzünden öğürürdü. Prenses kıkırdadı. “Rifthold berbat kokuyor. Çok da insan var. En azından Banjali’de yakıcı bir güneş var ve babamın ırmak kenarındaki sarayı yeni açan nilüfer çi çekleri gibi kokuyor.” Sohbetin dışında kalmaktan bıktığı her halinden belli olan Chaol yanı başlarında boğazını temizledi. Celaena ona bakıp sırıttı. Ortak dilde “Bu kadar da somurtkan olma,” dedi. “Prensesi hoş tutmamız gerek.” Chaol inik kaşlarıyla “Nispet yapmayı bırak,” dedi. Eli ni kılıcının kabzasına atmasıyla Nehemia’nın muhafızları ona biraz daha yaklaştı. Chaol Muhafız Kıtası Yüzbaşısı olsa da Celaena’nın bir tehdit olarak görmeleri halinde Nehemia’nın muhafızlarının Chaol’u öldüreceklerinden hiç şüphesi yoktu. “Tek yaptığımız onu kralın konseyine geri götürmek olacak. Nasıl olup da Kaltain’in prensese rehberlik etmesine göz yumduklarını soracağım onlara.” Nehemia, Eyllwe dilinde araya girdi. “Avlanır mısın?” “Ben mi?” Prensesin başını sallayarak karşılık verdiği Celaena dönerek “Ha... şey, hayır,” dedikten sonra tekrar Eyllwe diline döndü. “Ben daha çok kitap okumayı severim.” Nehemia yağmur damlalarıyla kaplanmış pencere lerden birine baktı. “Kitaplarımızın çoğu beş yıl önce, Adarlan ülkemize girdiğinde yakıldı. Büyüyle ilgili olup 126
CAM ŞATO olmamaları bile dikkate alınmadı.” Chaol ve konsey üyesi ikisinin konuşmalarını anlamasa da büyü sözcüğünü te laffuz ederken sesi kısılmıştı. “Tüm kütüphaneleri yakıp geçtiler; müzeleri ve üniversiteleri de...” Celaena’nın göğsünü tanıdık bir sızı kapladı. “Bunla rın yaşandığı tek ülke Eyllwe değildi.” Nehemia’nın gözlerinde soğuk ve acı bir pırıltı belirdi. “Artık çoğu kitabı Adarlan’dan getiriyoruz. Zar zor anla dığım bir dilde yazılmış kitaplar. Buradayken öğrenmem gereken bir şey de bu. Öyle çok şey var ki!” Prensesin aya ğını yere vurmasıyla mücevherleri şıngırdadı. “Bir de şu ayakkabılardan nefret ediyorum! Şu sefil elbiseden de! Giydiğimden beri kumaşı tenimi kaşındırıyor!” Nehemia, Celaena’nın gösterişli elbisesine baktı. “O kocaman şeyi giymeye nasıl tahammül edebiliyor sun?” Celaena elbisesinin eteklerini tuttu. “Doğrusu kabur galarımı kırıyor.” Nehemia “En azından azap çeken tek ben değilmişim,” dedi. Chaol bir kapının önünde bekleyen altı nöbetçiye ka dınlara ve prensesin muhafızlarına göz kulak olmalarını söyledi. Nehemia “O ne yapıyor?” diye sordu. “Sizi konseye emanet ediyor ve Kaltain’in bir daha size rehberlik yapmaması için onlarla konuşuyor.” Nehemia’nın omuzları hafifçe çöktü. “Daha bir gün dür buradayım ve şimdiden gitmek istiyorum.” Burnun dan uzunca bir nefes verdikten sonra ordan Eyllwe’yi görebilecekmiş gibi bir kez daha pencereye döndü. Ani den Celaena’nın elini tutup sıktı. Ellerinin nasırlı olma- 127
SARAH J. MAAŞ sı Celaena’yı şaşırttı; ellerinin bir kılıcın ya da hançerin kabzasını tutacak kısımları tamamen nasır kaplamıştı. Celaena’nın gözleri prensesinkilerle buluşunca Nehemia onun elini bıraktı. Belki de Eyllwe asileriyle işbirliği yaptığına dair söylenti ler doğrudur. “Ben buradayken bana arkadaşlık eder misin Leydi Lil lian?” Celaena şaşırdığı bu teklif karşısında kendisiyle gu rur duymaktan alıkoyamadı. “Elbette. Ne zaman müsait olursam memnuniyetle size refakat ederim.” “Refakatçilerim var zaten. Ben konuşacak birini isti yorum.” Celaena yüzündeki sevinç ifadesini bastıramadı. Chaol bir kez daha koridora girip prensesin önünde eğildi. Ce laena yüzbaşının söylediklerini tercüme etti: “Konsey sizi görmek istiyor.” Nehemia alçak sesle homurdansa da Celaena’ya dön meden önce Chaol’a teşekkür etti. Gözleri parlayarak “Tanıştığımıza memnun oldum Leydi Lillian,” dedi. “Huzur üzerine olsun.” Suikastçı prensesin ardından bakıp “Sizin de,” diye mırıldandı. Celaena’nın asla fazla arkadaşı olmamıştı ve olanlar da çoğu zaman onu hayal kırıklığına uğratmışlardı. Bazen de bu hayal kırıklığı Kızıl Çöl’ün Sessiz Suikastçileri’yle yaşadığı tecrübede olduğu gibi yıkıcı sonuçlar da getire biliyordu. O olayın ardından bir daha kızlara güvenme- meye yemin etmişti; özellikle de sürekli plan yapan, güce 128
CAM ŞATO tapan, hırslı, amaçlarına erişmek için her şeyi yapmaya hazır kızlarla. Fakat kapı Eyllwe prensesinin elbisesinin fildişi renk li kuyruğunun üzerine kapandığında Celaena yanılmış olabileceğini düşündü. Chaol Westfall öğle yemeği yiyen, gözü bir tabaktan diğerine kayan suikastçıyı izledi. Celaena süitine girer girmez elbisesini üzerinden çıkarmış, üzerine rahatça oturan turuncu ve mavi bir giysi giymişti. Ağzı yiyecekle dolu Celaena “Bugün feci sessizsin,” dedi. Yemeyi hiç bırakmayacaktı? Tanıdığı herkesten daha çok yiyordu, kendi muhafızlarından da. Her öğünde her ye mekten bir tabaktan fazla yiyordu. “Prenses Nehemia seni etkiledi mi?” Celaena lokmalarını çiğnerken söyledikleri zar zor anlaşılıyordu. “O dik başlı kız mı?” Celaena gözlerini kısarken Chaol sözlerinden pişman olmuştu bile. Bir nutuk yoldaydı ve yüzbaşı hiç de bilgiçlik çekecek halde değildi. Aklında daha önemli konular vardı. O sabah yola çıkmadan önce kral, Chaol’un ona yolculuğu esnasında yanına alması nı tavsiye ettiği muhafızların hiçbirini yanına almamış, ne nereye gittiğini söylemiş ne de kendisine refakat etme teklifini kabul etmişti. Üstelik kraliyet tazılarının birkaçı ortadan kaybol muş, hayvanlardan geriye sadece yarısı yenmiş leşler kalmıştı, işte bu kaygı vericiydi; böylesi korkunç bir şeyi kim yapabilirdi? Celaena “Dik başlı kızların nesi kötü?” diye bastırdı. “Ağızlarını sadece emirler yağdırmak ve dedikodu etmek 129
SARAH J. MAAŞ için açan tahta kafalı ahmaklar olmamalarının dışında?” “Ben belli tip kadınlardan hoşlanıyorum.” Celaena’nın gözlerini kırpıştırdığına bakılırsa doğru yanıtı vermişti. “Peki ne tip kadınlarmış bunlar?” “Kibirli suikastçılar değil mesela.” Celaena suratını astı. “Suikastçı olmadığımı varsaya lım, o zaman benden hoşlanır miydin?” “Hayır.” “Leydi Kaltairii mi tercih ederdin?” “Aptal olma.” Chaol’un ona karşı kötü davranması gayet kolaydı ama iyi davranmakta da hiç zorlanmaz ol muştu. Yüzbaşı ekmeğinden bir ısırık aldı. Celaena ba şını yana yatırıp onu izledi. Chaol bazen onun kendisine kedinin fareye baktığı gibi baktığı hissine kapılıyordu. Merak ettiği tek şey bu kedinin üzerine ne zaman atla yacağıydı. Celaena omuz silkip elmasından bir ısırık aldı. Onda genç kızlara has bir hava da vardı. Of, Chaol onun çelişkili hallerine tahammül edemiyordu. “Dik dik bakıyorsun yüzbaşı.” Chaol neredeyse özür dileyecek olsa da durdu. Kibirli, kaba, küstah bir suikastçıydı o. Ayların su gibi akmasını, bir an önce Celaena’nın yaver ilan edilmesini ve yıllar sü recek hizmeti biter bitmez de çekip gitmesini diledi. Onu Endovier’dan getirdiğinden beri doğru dürüst uyuyamaz olmuştu. " Chaol “Dişlerinde yemek kalmış,” dedi. Celaena sivri bir çiviyle artığı dişlerinin arasından çıkartıp başını pen cereye çevirdi. Yağmur camdan aşağı akıyordu. Celaena yağmura mı yoksa daha ötesine mi bakıyordu? Chaol kadehinden bir yudum aldı. Celaena kibrine 130
CAM ŞATO rağmen zeki, nispeten iyi yürekli ve epey çekiciydi. Peki karanlık yanı neredeydi? O yanı kendisini gösteriverse de onu zindana atıp şu gülünç yarışmayı iptal etseydi ne çıkardı? Celaena’nın içinde müthiş, ölümcül bir şeyler gizliydi ve bu Chaol’un hoşuna gitmiyordu. Vakti gelince hazır olacaktı, zaman geldiğinde beklemede olacaktı. Tek soru hangisinin hayatta kalacağıydı. 131
14. BÖLÜM Sonraki dört gün boyunca, Celaena odasında eline geçi rebildiği her şeyi -sandalyeleri, kapı aralıklarını, hatta bilardo masasını ve ıstakaları- kullanarak antrenman yapmak için şafaktan önce uyandı. Şafak civarında, Cha ol kahvaltı için geliyordu. Sonrasında oyun parkında ko şuyorlar, Chaol onun temposuna ayak uyduruyordu. Son bahar iyiden iyiye kendini belli ediyordu, rüzgârda kuru yaprak ve kar kokusu vardı. Celaena elleri dizlerinde iki büklüm olduğunda ve kahvaltısını kustuğunda Chaol hiç ses etmiyor, onun her geçen gün soluklanmak için dur madan daha da uzun mesafeleri koşması ile ilgili hiçbir yorum yapmıyordu. Koşularını bitirmelerinin ardından rakiplerinin göz lerinden uzakta, özel bir odada antrenman yapıyorlardı. Ta ki Celaena yere yıkılıp açlıktan ve yorgunluktan öl düğünü haykırana dek. Bıçaklar derslerde Celaena’nın gözdesi olsa da, can dostu tahta sopa oldu. Bu da gayet doğaldı; böylece Chaol’a rahatça ve kolunu koparmadan darbeler indirebiliyordu. Celaena, Prenses Nehemia’yı ilk 132
CAM ŞATO görüşmelerinden sonra ne görmüş ne de ondan bir haber alabilmişti. Hizmetçilerin prenses hakkında dedikodu et tiğine bile rastlamamıştı. Chaol her öğle yemeğinde onun yanına geliyor, sonra da Brullo’nun ihtiyatlı bakışları altında birkaç saat daha antrenman yapmak üzere diğer yaverlere katılıyordu. Eğitimlerinin çoğunun amacı gerçekten silah kullana bildiklerinden emin olmaktı. Elbette tüm bu zaman bo yunca Celaena performansıyla sivrilmemek için çaba sarf ediyor, Brullo’dan azar işitmeyeceği ama ondan Cain gibi övgüler almayacağı bir iş çıkarıyordu. Cain; Celaena ondan nasıl da nefret ediyordu! Brullo, Cain’e basbayağı tapıyor, diğer yaverler bile onun yanından geçerken başlarını sallayarak saygılarını gösteriyorlardı. Kimse durup Celaena’nın ne denli formda olduğunu söyle miyordu. Acaba Arobynn Hamel’in ilgisi hep onun üzerin deyken Suikastçılar Hisarı’ndaki diğer suikastçılar da aynı şeyleri mi hissediyorlardı? Fakat orada, Cain yakınların dayken; sataşarak, sırıtarak onun tek bir hata yapmasını beklerken odaklanmakta zorlanıyordu. Neyse ki ilk eleme sınavında dikkatini dağıtmayacaktı. Brullo yarışmacıların ne konuda sınanacaklarına dair tek bir ipucu vermediği gibi Chaol’un da sınava dair tek bir fikri yoktu. Celaena ilk sınavdan önce, daha antrenman salonuna adımını atmadan önce bir şeylerin ters gittiğini hisset mişti. O sabah Chaol kahvaltı için yanına gelmemiş, mu hafızlarını gönderip onu süitinden aldırmış ve tek başına egzersiz yapması için antrenman salonuna götürtmüştü. Chaol öğle yemeğinde de ortalarda görünmedi. Celaena salona götürüldüğünde aklı sorularla doluydu. 133
SARAH J. MAAŞ Yanında Chaol olmayan Celaena bir sütunun yanında dolanıp etrafları muhafızlarla ve antrenörleriyle çevrili yarışmacıların içeri doluşmasını izledi. Brullo da orada değildi; bir tuhaflık daha. Ayrıca o gün antrenman salo nundaki muhafızların sayısı hayli fazlaydı. Nox Owen, şu genç hırsız Celaena’nın gerisinden “Sen ce neler oluyor?” diye sordu. Nox’un antrenmanlar sıra sında bir şekilde yeteneklerini ispatlamasıyla yarışmacı ların çoğu ona yanaşmak istese de o hâlâ yalnız kalmayı yeğliyordu. Celaena “Yüzbaşı Westfall bugün beni çalıştırmaya gel medi,” dedi. Bu itirafta bulunmasının ne gibi bir sakıncası olabilirdi ki? Nox elini uzattı. “Nox Owen.” Celaena “Kim olduğunu biliyorum,” dese de uzanan eli sıktı. Sertçe tokalaşan Nox’un eli nasırlı ve yara bere içindeydi. Pek çok mücadeleden geçtiği belliydi. “Güzel. Son günlerde o koca ahmak gösteriş yaptıkça kendimi görünmezmişim gibi hissetmeye başlamıştım.” Nox çenesiyle iri pazısını incelemekle meşgul olan Cain’e işaret etti. Geniş, siyah, halka şeklinde, yanardöner bir taş Cain’in parmağında ışıldıyordu. Antrenmanda bunu takması tuhaftı. Nox “Verin’i gördün mü? Kusacak gibi bir hali var,” diye ekledi. Eliyle Celaena’nın tepelemek is tediği düşük çeneli hırsıza işaret etti. Normalde Verin, Cain’in yanında olur diğer yaverlere sataşırdı. Fakat o gün yüzü solmuş Verin, gözlerini fal taşı gibi açmış pen cerenin kenarında dikiliyordu. ikisinin gerisinden çekingen bir ses “Onun Cain’le ko nuştuğunu işittim,” dedi. Sese doğru baktıklarında sui- 134
CAM ŞATO kastçıların en genci olan Pelor’un yakınlarında dikildiği ni gördüler. Celaena bir keresinde yarım gününü Pelor’u izlemekle geçirmişti. Kendisi vasat bir savaşçı görünümü vermek için rol yaparken, Pelor’un esaslı bir eğitimden geçmesi gerekiyordu. Ne suikastçı ama. Daha sesi kalınlaşmamış bile. Nasıl olup da buraya gelmiş? “Ne dedi?” Nox ellerini ceplerine soktu. Giysileri di ğer yarışmacılarınkiler kadar pejmürde değildi; Celaena onun adını işittiğine göre Perranth’da iyi bir hırsız olma lıydı. Pelor’un çilli yüzü bir nebze soldu. “Bili Chastain, hani şu Göz Yiyen, bu sabah ölü bulun muş.” Yaverlerden biri ölmüş müydü? Hem de kötü şöhretli bir katil. Celaena “Nasıl?” diye sordu. Pelor yutkundu. “Verin manzaranın pek de iç açıcı ol madığını söyledi. Sanki biri onun içini açmış. Buraya ge lirken cesedin yanından geçmiş.” Nox sessizce küfreder ken Celaena diğer yaverleri inceledi. Grup suspus olurken kümelenen yaverler aralarında fısıldaştılar. Verin’in öy küsü hızla yayılıyordu. Pelor “Verin, Chastain’in bedeninin lime lime olduğu nu söyledi,” dedi. Celaena’nın omurgasından aşağı bir ürperti yürüse de başını iki yana sallamakla yetindi; tam o sırada bir muhafız içeri girip Brullo’nun o gün yarışmacıların ant renman salonunu özgürce kullanarak istedikleri antren manı yapmaları emrini verdiğini duyurdu. Zihninde olu şan görüntüden uzaklaşma arzusu içindeki Celaena, Nox 135
SARAH J. MAAŞ ve Pelor’la vedalaşmadan silah rafına gitti ve bıçaklarla dolu bir kemer aldı. Nox ok hedeflerinin yakınında duran Celaena’ya ka tılıp bıçaklarını hedefe doğru fırlatmaya başladı. îkinci halkayı vursa da merkeze biraz olsun yaklaşamadı. Bı çak kullanmaktaki başarısı okçuluğunun yanına bile yaklaşmıyordu. Celaena kemerinden bir hançer çıkardı. Yaverlerden birini öyle hunharca öldüren kim olabilirdi? Dahası, ceset salonda bulunduysa nasıl olmuş da bu cinayet işleyenin yanına kar kalmıştı? Şato muhafız kaynıyordu. Bir yaver ölmüştü, ilk sınavlarına bir gün kala gelen bu ölüm, yeni ölümleri mi getirecekti? Celaena’nın dikkati hedefin merkezindeki küçük, si yah noktaya odaklandı. Kolunu yukarı kaldırırken ne fesini tuttu ve bileğini gevşetti. Diğer yaverlerin sesleri giderek silikleşti. Hedefin ortasının siyahlığı daha da belirginleşirken nefesini verip hançeri fırlattı. Hançer kayan, çelikten bir yıldız gibi parıldadı. Hedefi on ikiden vurduğunda Celaena gaddarca sırıttı. Yanında dikilen Nox hançerinin karşısındaki hedefin üçüncü halkasına isabet etmesiyle okkalı bir küfür savur du; şatonun bir yerlerinde yatan parçalanmış cesede rağ men Celaena’nın yüzünde yayvan bir gülümseme belirdi. Celaena bir hançer daha fırlattı ama Verin, Cain’le ta lim yaptığı ringden ona seslenince duraksadı. “Sirk nu maraları kralın yaverine fayda getirmez.” Celaena gözle rini ona çevirse de hedefe göre ayarladığı pozisyonunu hiç bozmadı. “Sırtüstü yatıp bir kadına faydası dokunacak numaralar öğrensen daha iyi olur. Arzu edersen bu gece 136
CAM ŞATO sana birkaç numara öğretebilirim.” Verin ve onun hemen ardından Cain gülmeye başladılar. Celaena hançerlerden birinin kabzasını elini acıtacak kadar sert sıktı. Nox “Onlara kulak asma,” diye mırıldandı. Bir han çer daha fırlattı ve bir kez daha hedefin ortasını ıskaladı. “Yatak odalarına çırılçıplak bir kadın girse bile ne yapa caklarını bilmezler.” Celaena hançerini fırlattı. Hançer çınlayarak hedefin tam merkezine sapladığı hançerin he men yanına, ikisinin arasına ancak bir saç teli sığacak şekilde saplandı. Nox’un siyah kaşlarının kalkmasıyla gri gözleri iyice belirginleşti. Yaşı yirmi beşten fazla olamazdı. “Nişancı lığın etkileyici.” Celaena “Bir kıza göre mi?” diye ona meydan okudu. Nox “Hayır,” deyip bir hançer daha fırlattı. “Herkese göre.” Hançer bir kez daha hedefi şaştı. Nox hedefin yanı na gitti ve altı hançeri de çekip kınlarına yerleştirdikten sonra atış çizgisine geri döndü. Celaena boğazını temiz ledi. Nox’a, diğer yaverlerin duymayacakları kadar alçak bir sesle “Pozisyonun yanlış,” dedi. “Bileğini de yanlış bir şekilde kaldırıyorsun.” Nox kolunu indirdi. Celaena pozisyon aldı. “Bacaklar böyle duracak,” dedi. Nox kısa bir an onu inceledikten sonra bacaklarını onun gibi yerleştirdi. “Dizlerini hafifçe bük. Omuzlar geride; bileğini gevşet. Atarken nefes ver.” Celaena, Nox’a uygun duruşu gösterdi ve fırlattığı hançer hedefi buldu. Nox takdir dolu bir sesle “Bir kez daha göster,” dedi. Celaena söyleneni yaptı ve bir kez daha hedefi vurdu. 137
SARAH J. MAAŞ Ardından sol eliyle bir hançer fırlattı ve silah bir başka hançerin kabzasına saplandığında bir zafer haykırışı çı karmamak için kendisini tuttu. Nox kolunu yukarı kaldırırken hedefe odaklandı. Han çeri daha da yukarı kaldırıp sessizce gülerek “Eh, az önce beni rezil ettin,” dedi. Celaena “Bileğini daha da gevşet,” diye yanıt verdi. “Her şey bilek hareketine bakıyor.” Nox söyleneni yaparak uzun bir nefes verdi ve hançerini fırlattı. Hançer hedefi on ikiden vurmasa da ortadaki çem bere yakın bir noktaya saplandı. Nox kaşlarını kaldırdı. “Biraz daha iyi.” Nox hançerleri iki hedeften söküp Celaena’ya ait olan ları geri verirken suikastçı ona “Birazcık,” dedi. Celaena hançerleri kemerindeki kınlarına koydu. “Perranth’den- sin, değil mi?” Celaena, Terrasen’in en büyük ikinci şehri olan Perranth’e hiç gitmemiş olsa da memleketinin adını andığında hâlâ içini korku ve suçluluk sarıyordu. Kra liyet ailesi katledileli, Adarlan Kralı ülkeyi işgal edeli, Terrasen başını öne eğip sessizce kıyametini karşılayalı on yıl olmuştu. Bu konuyu açmamalıydı; aslen neden aç tığını da bilmiyordu. Nox başını sallayınca Celaena yüzüne kibar bir ilgi ifadesi verdi. Nox “Aslında bu Perranth’ten ilk çıkışım,” dedi. “Sen Bellhaven’lı olduğunu söylemiştin, değil mi?” Celaena “Babam bir tacir,” yalanını söyledi. “Peki kızının hayatını mücevher çalarak kazanmasına ne diyor?” Celaena ona gülümseyerek karşılık verdi ve hedefe bir bıçak fırlattı. “Kesin olan bir şey varsa o da beni bir süre 138
CAM ŞATO eve davet etmeyecek.” “Neyse, emin ellerdesin. Antrenörün bulabileceğinin en iyisi. Sizi şafakta koşarken gördüm. Benimkine içki şişesini bırakıp derslerin dışında da talim yapmama izin vermesi için yalvarmam gerekecek.” Başını, duvara yas lanmış, pelerinin kapüşonu başını örten antrenörüne doğru eğdi. “Uyuyor, yine.” Celaena yeni bir bıçak fırlatıp “Muhafız Kıtası Yüzba şısı bazen tam bir baş belası oluyor,” dedi. “Fakat haklı sın, o en iyisi.” Nox bir süre sustuktan sonra “Bundan sonra derslerde çift olabilir miyiz?” diye sordu. “Neden?” Elini yeni bir hançer almak için atan Celae na bir kez daha kemerindekilerin hepsini fırlatmış oldu ğunu fark etti. Nox bir hançer daha fırlattı ve bu kez hedefi on ikiden vurdu. “Çünkü bu lanet yarışmada favorim sensin.” Celaena hafifçe gülümsedi. “Umarım yarınki sınav da elenmezsin.” Salonda gözlerini gezdirip ertesi gün kendilerini bekleyen mücadeleye dair bir ipucu arasa da olağandışı bir şeye rastlamadı. Rakipleri -Cain ve Verin hariç- genel olarak sessizdiler ve çoğunun yüzü kireç gi biydi. Celaena “Ve umalım da ikimizin de sonu Göz Yiyen gibi olmasın,” diye ekledi. Bunu içtenlikle söylemişti. Chaol “Okumaktan başka bir şey yapmaz mısın sen?” dedi. Chaol yanına oturunca Celaena balkondaki sandal yesinden kalktı, ikindi güneşi yüzünü ısıtıyor, sonbaha rın son dingin esintileri serbestçe salınan saçlarının ara sından süzülüyordu. 139
SARAH J. MAAŞ Celaena dilini dışarı çıkardı. “Senin Göz Yiyen’in kati lini arıyor olman gerekmiyor mu?” Artık Chaol öğle yeme ğinden sonra Celaena’nın süitine hiç uğramıyordu. Yüzbaşının gözlerinde karanlık bir ifade belirdi. Tam Celaena ağzını açacakken “Bu konu seni hiç ilgilendir mez. Bu konuda benden bilgi koparmaya da çalışma,” dedi. Celaena’nın kucağındaki kitaba işaret etti. “Öğle yemeğinde Rüzgâr ve Yağmur'u okuduğunu gördüm ve sana kitap hakkında ne düşündüğünü sormayı unuttum.” O sabah bir yaverin cesedi bulunmuşken gerçekten bir kitap üzerine konuşmak mı istiyordu? Celaena kahveren gi cildi kucağında tutup “Biraz ağır,” itirafında bulundu. Yanıt alamayınca da “Burada olmanın asıl nedeni ne?” diye sordu. “Zor bir gün geçirdim.” Celaena dizinin ağrıyan bölgesini ovuşturdu. “Bili öl dürüldüğü için mi?” Chaol “Prens beni üç saat süren bir konsey toplantısı na sürüklediği için,” derken çenesindeki bir kas gerildi. “Ekselanslarıyla arkadaş olduğunuzu sanıyordum.” “Öyleyiz.” “Ne zamandır arkadaşsınız?” Chaol duraksarken, Celaena yüzbaşının anlatacakla rını suikastçının kendisine karşı nasıl kullanabileceğini kestirmeye çalıştığını, ona gerçeği söylemesinin ne gibi riskleri olabileceğini tarttığını biliyordu. Tam Celaena ona çıkışacakken Chaol “Çocukluğumuzdan beri,” yanı tını verdi. “Şatoda ikimizden başka yaşıtımız yoktu; en azından bizim kadar yüksek mertebeli olup da yaşıtımız olan kimse yoktu. Derslere birlikte girer, beraber oyun 140
CAM ŞATO oynar ve beraber talim yapardık. Fakat on üç yaşıma gel diğimde babam ailemi Anielle’daki evimize götürdü.” “Gümüş Göl’ün kıyısına kurulu şehir mi?” Chaol’un ailesinin Anielle’de hüküm sürdüğü nedense Celaena’nın aklına yatıyordu. Anielle’in sakinleri doğuştan savaşçıy dılar ve nesiller boyunca Beyaz Diş Dağları’ndan kala balıklar halinde gelen vahşilere karşı topraklarını koru muşlardı. Neyse ki geçen on yılda savaşçıların işi biraz daha kolaylaşmıştı; Beyaz Diş Dağı insanları Adarlan’ın fetih orduları karşısında diz çöken ilk halklardan biriy di ve asileri nadiren köle olarak ele geçirilirdi. Celaena, Adarlan’a esir düşmektense önce karılarını ve çocukları nı sonra da kendilerini öldüren dağ adamları hakkında öyküler işitmişti. Chaol’un bir savaşta yüzlerce adamın -Cain gibi cüsseli adamların- üzerine yürüdüğünü hayal eden Celaena’nın karnına bir ağrı girdi. Chaol böğründe asılı av bıçağıyla oynayarak “Evet,” dedi. “Babam gibi ben de Kraliyet Konseyi’ne alındım; benim halkımın arasında vakit geçirmemi ve öğrenme mi... yani diğer konsey üyelerinin öğrendiği her şeyi öğ renmemi istedi. Bana kralın ordusu hazır dağlardayken dağ adamlarıyla savaşmaktansa siyasete yönelebileceği mizi söyledi.” Altın rengi gözleri uzaklara daldı. “Fakat Rifthold’u özledim.” “Sen de kaçtın demek?” Celaena, Chaol’un bu kadarı nı anlatmaya hevesli olmasına hayret etti. Endovier’dan yaptıkları yolculuk boyunca ona hiçbir şey anlatmaya ya naşmayan aynı Chaol muydu? “Kaçmak mı?” Chaol kıkırdadı. “Hayır. Dorian, Brullo’nun yardımıyla Muhafız Kıtası Yüzbaşısı’nı beni 141
SARAH J. MAAŞ çırak olarak almaya ikna etti. Babam karşı çıktı. Ben de Anielle Lordu unvanımı kardeşime bırakıp ertesi gün ba bamın yanından ayrıldım.” Yüzbaşının sessizliği söyleyemediklerini sezdiriyordu, itiraz edenin babası olmadığını. Ya annesi? Chaol uzun bir nefes verdi. “Ya sen?” Celaena kollarını kavuşturdu. “Hakkımda hiçbir şey bilmek istemediğini sanıyordum.” Göğün turuncu renge bürünmesini izleyen Chaol’un yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı. “Senin an ne-baban kızlarının Adarlan Suikastçısı olmasını nasıl karşıladılar?” Celaena “Anne-babam öldü,” dedi. “Ben sekiz yaşın dayken öldüler.” “Demek sen...” Celaena’nın kalbi göğsünde deli gibi çarptı. “Terrasen’de doğdum. Sonra suikastçı oldum ardından Endovier’a git tim. Şimdi de buradayım. Hepsi bu.” Sessizlik çöktü; ardından Chaol “Sağ elindeki o yara nasıl oldu?” diye sordu. Celaena bileğinin hemen üzerin de, elinin üzerinde kalan; sivri dişleri andıran çizgiye bakmaya bile gerek duymadı. Parmaklarını oynattı. “Ben on iki yaşındayken, Arobynn Hamel kılıç dövü şünde sol elimin sağ elimin yanından bile geçmediğine hükmetti. Bu yüzden bana bir seçenek tanıdı: Sağ elimi ya o kıracaktı ya da bunu kendim yapacaktım.” Körleş tiren acının hatırası eline dalga dalga yayıldı. “O gece elimi bir kapı çerçevesine koyup kapıyla ezdim. Elimi yardığım gibi iki kemiği kırdım, iyileşmesi aylar aldı; sa dece sol elimi kullanabildiğim onca ay.” Chaol’a kötücül 142
CAM ŞATO bir gülümsemeyle baktı. “Eminim Brullo sana bunu asla yaptırmamıştır.” Chaol sessizce “Hayır,” dedi. “Yaptırmadı.” Boğazını temizleyip ayağa kalktı. “îlk sınav yarın. Hazır mısın?” Celaena yalan söyledi. “Elbette.” Chaol olduğu yerde kısa bir süre daha dikilip onu süz dü. “Yarın sabah görüşürüz,” deyip gitti. Gidişinin ardın dan bastıran sessizlikte Celaena öyküsünü; hayatında saptığı, ikisini çok farklı ama çok da benzer kılan yollar üzerine düşündü. Kollarını göğsüne sararken soğuk bir rüzgâr elbisesinin eteklerini havalandırıp geriye savur du. 143
15. feÖLÛM Celaena asla itiraf etmeyecek olsa da ilk sınavında kendi sini neyin beklediği sorusu onu endişelendiriyordu. Geçen beş gün boyunca süren onca eğitimin, farklı silahları ve teknikleri denemesinin ardından bedeni ağrılar içindey di. Gururuna yediremediğinden itiraf etmeyecek de olsa, kolları ve bacaklarındaki zonklayan ağrıyı gizlemesi ne redeyse imkânsızdı. Celaena Chaol’la devasa antrenman odasına girdiğinde, suikastçı rakiplerini süzdü ve kendi sini neyin beklediği hakkında hiçbir fikri olmayan tek kişinin kendisi olmadığını fark etti. Tepelerinde yükselen siyah bir perde odayı bir uçtan diğerine ikiye bölüyor, ka lan yarısını görmelerini engelliyordu. Celaena perdenin ötesinde her ne varsa o şeyin içlerinden birinin kaderini tayin edeceğini fark etmişti. Alışageldik şamatanın yerini sadece hışırtıların işitil- diği bir sessizlik almıştı, yarışmacılar ortalıkta dolanmak yerine antrenörlerinin yanında bekliyorlardı. Celaena her zamanki gibi Chaol’a yakın durduğundan ikisi için her hangi bir farklılık söz konusu değildi. Sıra dışı olan asma- 144
CAM ŞATO kattan siyah-beyaz, kareli döşemelerle kaplı zemine bakan hamilerdi. Gözleri veliaht prensin gözleriyle buluşunca Celaena’nın boğazı düğümlendi. Kitapların yanında gön derdiği not hariç, kralla karşılaştığı günden beri prensi ne görmüş ne de ondan haber almıştı. Prens, Celaena’ya sırı tırken safir rengi gözleri sabah ışığında parıldadı. Celaena ona gergin bir gülümsemeyle karşılık verip hızla başını çevirdi. Yaralı eli kılıcında olan Brullo perdenin yanında duru yordu; Celaena sahneyi inceledi. Biri yanına geldi. Yanın da biten kişi daha konuşmadan, Celaena onun kim oldu ğunu anladı. “Sence de epey dramatik, değil mi?” Celaena, Nox’a yan yan baktı. Yanında duran Chaol gerilirken Celaena onun hırsızı dikkatle izlediğini hisse debiliyordu. Hiç şüphesiz, yüzbaşının aklında suikastçı nın Nox’la birlikte kraliyet ailesinin tüm üyelerinin kat ledileceği bir kaçış planı tasarlayıp tasarlamadığı sorusu vardı. O an salonda çok az kişinin konuştuğunu bilen Cela ena ona sessizce “Beş günlük saçma sapan bir eğitimden sonra biraz heyecan yaşayacağım için memnunum,” dedi. Nox sessizce güldü. “Sence ne olacak?” Celaena dikkatini perdeye odaklamış halde omuz silk ti. Yarışmacılar yavaş yavaş toplanıyorlardı ve kısa süre sonra saat sınavın başlangıç vakti olan dokuzu vuracaktı. Celaena perdenin gerisinde ne olduğunu bilse bile Nox’a kesinlikle yardımcı olmazdı. “Ümit edelim de orada çıp lak elle haklamamız gereken insan yiyen kurtlar olsun.” Şimdi Celaena yüzünde yarım bir gülümsemeyle dosdoğ ru Nox’un yüzüne bakıyordu. “Eğlenceli olmaz mıydı?” 145
SARAH J. MAAŞ Chaol manidar bir şekilde boğazını temizledi. Şimdi ko nuşma zamanı değildi. Celaena ellerini siyah pantolonu nun ceplerine soktu. Nox’a “Sana iyi şanslar,” deyip peşin de Chaol’la perdeye doğru yürüdü. Yeterince uzaklaştıkla rında sessizce “Perdenin gerisinde ne olduğuna dair hiçbir fikrin yok mu?” diye sordu. Chaol başını iki yana salladı. Celaena kalçalarına kadar inen kalın deri kemeri düzeltti. Birden çok silahın ağırlığını taşıyacak şekilde tasarlanmış bir kemerdi bu. Kemerin hafifliği ona o an sadece kaybettiklerini -ve kazanması gerekenleri- hatır latıyordu. Dün Göz Yiyen’in ölmesi bir açıdan iyi de ol muştu: Rekabet edilecek adamlardan biri eksilmişti. Gözlerini yukarıya, Dorian’a dikti. Belki perdenin ge risinde ne olduğunu asma tavandaki yerinden o görebili yordu. Neden birazcık hile yapmasına yardımcı olmuyor du ki? Dikkatini diğer hamilere -güzel giysiler içindeki asilzadelere- çevirdi ve Perrigton’ı görünce dişlerini gıcır dattı. Kaslı kollarını esneten Cain’i izleyen Perrington’ın yüzünde bir sırıtş vardı. Yoksa o Cain’e perdenin gerisin de ne olduğunu çoktan söylemiş miydi? Brullo boğazını temizledi. Yarışmacılara “Dikkatini zi bana verin, şimdim diye seslendi. O perdenin ortasına doğru yürürken bütün yarışmacılar sakin görünmeye ça lıştı. “îlk sınavınızın vakti geldi.” Yüzünde perdenin ge risindeki her neyse yaverlere dünyayı dar edecekmiş gibi yayvan bir gülümseme belirdi. “Majestelerin buyurduğu gibi bugün biriniz elenecek, içinizden birinin yaverliğe layık olmadığı ortaya çıkacak.” Lafı uzatma! Çenesi sıkıca kenetli Celaena içinden böy le geçirirken Brullo onun düşüncelerini okumuş gibi par- 146
CAM ŞATO maklarını şaklattı ve duvarın yanında dikilen bir muhafız perdeyi geri çekti. Perde santim santim açıldı. Ta ki... Celaena gülmemek için kendisini tuttu. Okçuluk mu? Bir okçuluk yarışması demek? Brullo “Kurallar basit,” dedi. Gerisinde salonda farklı uzaklıklarda noktalara yerleştirilmiş beş hedef vardı. “Beş atış yapma hakkınız var. Hedef başına bir atış. En kötü nişancı eve gider.” Bazı yarışmacılar gibi mırıldanmaya başlasa da Cela ena bunu sırf gülmemek için yapıyordu. Ne yazık ki Cain muzaffer sırıtışını gizlemekte beis görmüyordu. Ölü bulu nan yaver o olsa ne çıkardı sanki? Brullo’nun “Sırayla ok atacaksınız,” demesiyle arka sındaki iki asker içinde yaylar ve okla dolu kılıflar olan bir el arabası getirdiler. “Düzeninizi belirlemek için ma sada bir sıra oluşturun. Sınav başlıyor.” Celaena diğerlerinin benzer yaylar ve oklarla dolu uzun masaya akın edeceklerini düşünse de anlaşılan yir mi iki yarışmacının hiçbirinin eve gitmekte acelesi yoktu. Yavaş yavaş şekillenen sıraya doğru hareketlendiğinde Chaol onu omzundan kavrayıp “Gösteriş yapma,” uyarı sında bulundu. Celaena tatlı tatlı gülümseyip Chaol’un parmakların dan kurtuldu. “Yapmamaya çalışırım,” diye mırlayarak sıraya dahil oldu. Uçları köreltilmiş de olsa onlara ok vermeleri büyük bir gü ven denemesiydi. Kör bir ucu da olsa ok pekâlâ Celaena’yı Perrington’ın -veya istediği takdirde Dorian’ın- boğazını delmekten alıkoyamazdı. 147
SARAH J. MAAŞ Bu hoş bir düşünce olsa da Celaena dikkatini yarış macılardan ayırmadı. Yirmi iki yaver ve her birinin ya pacağı beş atış olduğundan sınav fazlasıyla uzun sürdü. Chaol’un onu kenara çekmesi sayesinde Celaena sıranın gerisinde kalmıştı; en arkada olmasa bile sondan üçün- cüydü. Cain dahil, kendisinden önce atış yapan herkesi görebilecek kadar gerideydi. Diğer yarışmacılar hiç de fena bir iş çıkarmamışlardı. Devasa, daire şeklinde hedefler beş renkli halkadan oluşu yordu; ortadaki çember sarıyla, hedefin merkezi ise küçük, siyah bir noktayla işaretlenmişti. Bir öncekinin daha da gerisine yerleştirilen her yeni hedef daha da küçülüyordu. Oda son derece uzun olduğundan da son hedef yaklaşık altmış metre uzaktaydı. Celaena parmaklarını porsukağacından yapılmış ya yının pürüzsüz kavisinde gezdirdi. Okçuluk Arobynn’in ona öğrettiği ilk becerilerden biri, her suikastçının eğiti minin temel unsuruydu. Suikastçılardan ikisi zorlanma dan yaptıkları, gösterişli atışlarla bunu ispatladı. Hedefi on ikiden vurmamış olmamalarına ve hedef uzaklaştıkça atışlarının daha başarısız olmasına karşın ustaları her kimse işlerini iyi biliyorlardı. Tıfıl suikastçı Pelor henüz bir uzun yaya hâkim ola cak güçte değildi ve atış yapmakta bile güçlük çekiyordu. Atışlarını bitirdiğinde gözleri öfkeyle parıldadı; yaver lerin alaycı gülüşleri salonu kaplarken içlerinde en çok kahkaha atan Cain’di. Brullo’nun yüzünde kasvetli bir ifade vardı. “Sana na sıl yay kullanılacağını kimse öğretmedi mi evlat?” Pelor başını kaldırıp Silah Ustası’na şaşırtıcı bir perva- 148
CAM ŞATO sızlıkla baktı. “Zehirler konusunda daha becerikliyimdir.” “Zehirler!” Brullo ellerini yukarı kaldırdı. “Kral bir yaver istiyor ama sen çayırdaki bir ineği vurmaktan aciz sin!” Silah Ustası eliyle Pelor’u kışkışladı. Diğer yaverler bir kez daha gülerken Celaena da onlara gülümseyerek eşlik etmek istese de vicdanı buna el vermedi. Pelor sarsıntılı bir nefes aldı; omuzları gevşedi ve atışla rını bitiren diğer yarışmacıların yanına gitti. Elenirse onu nereye götüreceklerdi? Hapishaneye mi, yoksa bir başka cehennemin dibine mi? Celaena kendisini oğlan için üzül mekten alıkoyamıyordu. Atışları o kadar da kötü değildi. Aslen Celaena’yı en çok şaşırtan yakın üç hedefi on ikiden, son iki hedefi ise içten ikinci halkanın sınırından vuran Nox oldu. Belki de onu bir müttefik olarak kabul etmeliydi. Diğer yarışmacıların salonun gerisine doğru yürüyen Nox’a bakışlarından onların da aynı şekilde dü şündükleri belli oluyordu. Celaena itici suikastçı Mezar’ın performansını ise fena bulmamıştı. Dört hedefi on ikiden vururken son atışı da en içteki halkanın sınırından vurmuştu. Fakat sonra Cain odanın arka tarafına çizilen beyaz çizgiye adım attı. Porsukağacı yayını çekti, parmağında parıldayan siyah yüzüğüyle atışını yaptı. Saniyeler süren aralıklarla tekrar tekrar atış yaptı. Aniden sessizliğe bürünen salonda son atışının çınla ması sustuğunda Celaena’nın midesi altüst oldu. Beş he defi de on ikiden vurmuştu. Celaena’nın tek tesellisi okların hiçbirinin hedeflerin mutlak merkezine isabet etmemesiydi. Her ne kadar biri noktanın epey yakınına saplansa da. 149
SARAH J. MAAŞ Nedense sıra hızlı ilerlemeye başladı. Celaena’nın tek yapabildiği Cain’i düşünmekti. Perrington, Cain’e teza hürat yapıyor, Brullo onu alkışlıyor, tüm övgülere ve ilgi ye o mazhar oluyordu; bir kas dağı olduğundan da değildi, bunu gerçekten hak ettiği içindi. Bir anda Celaena kendisini beyaz çizginin üzerinde, kar şısındaki salonun müthiş uzunluğuna bakar halde buldu. Adamlardan bazıları -sessizce de olsa- kıkırdarken Celae na onlara hiç aldırmadan başını kaldırdı, bir ok almak için omzundan geriye uzandı ve oku yayına yerleştirdi. Birkaç gün önce biraz ok talimi yapmışlar, Celaena talimde mükemmel bir iş çıkarmıştı. Başka bir deyişle, mükemmel ancak dikkatleri üzerine çekmeyecek bir per formans sergilemişti. Salondaki en uzak hedeften daha ilerideki canlı hedefleri öldürdüğü olmuştu. Üstelik bun lar temiz atışlardı. Gırtlaktan. Yutkunmaya çalışsa da ağzı kuruydu. Ben Adarlan Suikastçısı Celaena Sardothien’ım. Bu adamlar kim olduğumu bilseler gülmeyi keselerdi. Ben Ce laena Sardothien’ım. Ben kazanacağım. Korkmayacağım. Yayını çekti, hassaslaşmış kasları harcadığı eforla ağrıdı. Gözleri ilk hedefe odaklanırken algılarını sese, harekete, kendi nefesinin sesi dışında her şeye kapattı. Sakince nefes aldı. Nefesi verirken oku yaydan gönderdi. Tam on ikiden. Midesindeki gerginlik yatışırken burnundan nefes ve rerek iç geçirdi. Hedefi ortasındaki küçücük, siyah nokta dan vurmamış olsa da zaten ona nişan almamıştı. Bazı adamlar gülmeyi kesse de onlara bir kez daha al dırış etmeden çektiği yeni oku ikinci hedefe gönderdi. En 150
CAM ŞATO içteki halkanın kenarına nişan alıp ölümcül bir kesinlik le vurdu, istese oklardan bir çember oluşturabilirdi. Tabii yeterli sayıda oku olsaydı. Üçüncü hedefi de kenara nişan alıp oku çemberin içine isabet ettirerek on ikiden vurdu. Dördüncü hedefte de ay nısını yapsa da bu kez ortadaki halkanın karşı kenarına nişan aldı. Ok nişan aldığı noktayla buluştu. Elini son oka attığında yarışmacılardan birinin, kı zıl saçlı paralı asker Renault’nun alaycı gülüşünü işitti. Yayını ahşabı inletecek kadar sıkıca kavradı ve son atışı için gerdi. Hedefi ancak bulanık bir renk olarak seçebiliyordu; çok gerideki hedefin ortası geniş odada bir kum tanesi gibi küçüktü. Bulunduğu yerden merkezdeki küçük nok tayı -Cain’in bile vuramadığı o noktayı- göremiyordu. Yayı daha da geren Celaena’nın kolu verdiği çabayla tit redi. Atışını yaptı. Ok hedefi tam ortadan vurup siyah noktayı parçaladı. Diğerleri gülmeyi kesti. Celaena çizgiden uzaklaşıp yayını el arabasına geri atarken kimseden çıt çıkmadı. Chaol sadece ona kaşla rını çatarak tepki verirken -açıkçası Celaena’nın pek de göze batmadığı söylenemezdi- Dorian gülümsüyordu. Ce laena iç çekerek yarışmanın bitmesini bekleyen rakipleri nin yanına gitti ve hepsinden uzak bir yere geçti. Atışları bizzat Bruno tarafından kıyaslandı ve ordu dan askerlerden biri -Pelor dışında bir asker- elendi. Fakat yarışmada hiçbir şekilde kaybedenler arasında olmasa da Celaena aslen hiçbir şey kazanmamış olduğu hissine -hiç mi hiç- katlanamıyordu. 151
16. fcÖLÛM Sakince nefes almak için çabalasa da Celaena oyun par kında Chaol’la koşarken nefes nefese kalmıştı. Chaol yorgun düşse de bunu belli etmiyordu. Bitkinliğinin tek belirtisi ter içinde parlayan yüzü ve beyaz gömleğindeki ıslaklıktı. Bir tepeye doğru koştular; tepenin zirvesi sabah sisiyle kaplanmıştı. Daha yokuşu görmesiyle dizlerinin bağı çö züldü ve midesindekiler boğazına geldi. Celaena, Chaol’un dikkatini çekmek için sesli bir inilti çıkardı ve durup kol larını bir ağacın gövdesine sardı. Titreyerek nefes aldı ve kusarken ağaca sıkıca tutundu. Gözlerinden akan yaşların sıcaklığından nefret etse de öğürerek bir kez daha kusma ya başladığından gözyaşlarını silemedi. Chaol yanı başında dikiliyor, onu izlemekten başka bir şey yapmıyordu. Cela ena alnını koluna yaslayıp sakince nefes almaya ve bede nindeki gerginliği atmaya çalıştı. îlk sınavm üzerinden üç, Rifthold’a gelişinin üzerinden on gün geçmişti ve hâlâ formda değildi. Sonraki elemeye dört gün kalmıştı ve eğiti mi her zamanki gibi devam etse de normalden daha erken 152
CAM ŞATO uyanmaya başlamıştı. Cain’e, Renault’ya veya bir başkasına mağlup olmayacaktı. Chaol “Bitti mi?” diye sordu. Celaena başını kaldırıp solgun yüzüyle ona öfkeli bir bakış atsa da etrafındaki her şey dönerken oluşan girdap onu da aşağı çekti. Tekrar öğürdü. Chaol “Yola çıkmadan önce yemek yememeni söy lemiştim sana,” dedi. “Gıcıklığın bitti mi?” “Ya senin kusman?” Celaena “Şimdilik,” diye çıkıştı. “Belki de bir dahaki sefere bu kadar kibar davranmayıp üzerine kusarım.” Chaol yarım bir gülümsemeyle “Beni yakalayabilirsen,” dedi. Celaena’nın içinden Chaol’un suratına bir yumruk in dirip gülümsemesini silmek gelse de dizleri titredi ve elle rini yine ağaca yaslayıp yeniden öğürmeyi bekledi. Gözü nün kenarıyla Chaol’un ıslak, beyaz fanilasına yapışmış sırtına baktığını fark etti. Ayağa kalktı. “Yara izlerime bakmak hoşuna gidiyor mu?” Chaol bir süre alt dudağını emdi. “Bunlar ne zaman oldu?” Celaena yüzbaşının bu sorusuyla sırtından aşağı inen üç geniş çizgiyi kastettiğini anlamıştı. Ona “Sence ne zaman?” diye sordu. Chaol yanıt verme yince Celaena tepelerindeki yapraklara baktı. Bir sabah esintisi yaprakları titretti ve bir kaçını tutundukları, is keleti andıran dallardan kopardı. “Şu üçü Endovier’daki ilk günümden kalma.” “Bunları hak etmek için ne yaptın?” “Hak etmek mi?” Celaena sesli bir kahkaha attı. “Kim se bir hayvan gibi kamçılanmayı hak etmez.” Chaol ağzını 153
SARAH J. MAAŞ açacak olsa da Celaena onun konuşmasına fırsat vermedi. “Endovier’a vardığımda beni kampın ortasına sürükleyip kırbaç direklerine bağladılar. Yirmi bir kırbaç.” Kül ren gi gök Endovier’ın kasvetine bürünüp rüzgârın tıslaması kölelerin iniltilerine dönüşürken Celaena gözlerini ada makıllı seçemediği Chaol’a dikti. “Bu, diğer kölelerle arka daşlık kurmadan önce olmuştu ve ilk geceyi sabaha canlı çıkıp çıkamayacağımı, sırtımın iltihaplanıp iltihaplanma yacağını veya daha ben ne olup bittiğini anlamadan kan kaybından ölüp ölmeyeceğimi düşünerek geçirmiştim.” “Sana kimse yardım etmedi mi?” “Ancak sabah olduğunda. Sabah diğerleriyle kahvaltı sırasında beklerken genç bir kadın bana gizlice bir tene ke merhem verdi. Ona asla teşekkür edemedim. O günün akşamında dört gözetmen tecavüz edip öldürdüler onu.” Gözleri dolan Celaena yumruklarını sıktı. “Kaçmaya ça lıştığım gün ona yaptıklarının öcünü almak için made nin o gözetmenlere ait bölümüne gittim.” Damarlarında soğuk bir sıvının yürüdüğünü hissetti, “işlerini bitirmek kolay oldu.” Chaol sert ama alçak bir sesle “Fakat sen de Endovier’da bir kadındın,” dedi. “Bugüne dek kimse...” Cümlesini bi tiremedi. Celaena ona yüzüne ağır ağır yayılan, acı bir gülüm semeyle baktı. “Benden korkuyorlardı. Neredeyse duvara dokunacağım o günün ardından da hiçbiri yakınıma gel meye cesaret edemedi. Fakat bir muhafız benimle fazlaca haşır neşir olmaya çalışırsa... Eh, o zaman o muhafız, ak lıma eserse gözümü karartacağımı diğerlerine hatırlatan yeni bir örnek oluyordu.” 154
CAM ŞATO Rüzgâr ikisinin etrafında dolanıp Celaena’nın örgü sünden birkaç tutamı savurdu. Celaena’nın diğer şüphe sini, yani Arobynn’in güvende olsun diye Endovier’daki muhafızlarına rüşvet vermiş olabileceğine dair şüphesini dillendirmesine gerek yoktu. “Hepimiz bir şekilde hayat ta kalıyoruz işte.” Celaena kendisine başını sallayarak karşılık veren Chaol’un yüzündeki yumuşaklığa pek de anlam vereme di. Ona kısa bir süre bakıp günün ilk ışıklarının ulaşma ya başladığı tepeden yukarı koşmaya başladı. Ertesi gün, öğleden sonra yaverler kendilerine farklı si lahlar ve Celaena’nın yıllar önce öğrendiği ve bir daha dinlemeye ihtiyaç duymadığı başka saçmalıklara dair nu tuk atan Brullo’nun etrafında toplandılar. Celaena tam ayakta uyuyup uyuyamayacağını düşünürken yan tara fında, balkon kapılarının olduğu yerde ani bir hareket lenme fark etti. O tarafa dönmesiyle iriyarı yaverlerden birinin -ordudan atılan askerlerden biri- yakınında du ran muhafızın üzerine çullanıp onu yere yıktığını fark etti. Başı bir çatırtıyla mermere çarpan muhafız hemen kendinden geçti. Adam bahçeye ulaşıp kaçmak için kapı ya doğru koşarken Celaena -ve diğer yaverlerin hiçbiri- yerinden kıpırdamaya cesaret edemedi. Fakat Chaol ve adamları o kadar hızlı harekete geçti ler ki kaçan yaver daha cam kapıya dokunamadan bir ok boğazını delip geçti. Sessizlik çökerken muhafızların yarısı elleri kılıçla rında yaverlerin etrafını çevirirken içlerinde Chaol’un da olduğu geri kalan muhafızlar ölü yaverin ve baygın 155
SARAH J. MAAŞ muhafızın yanına koştular. Asmakattaki okçuların ger dikleri yayların iniltisi duyuldu. Celaena ve yanı başında dikilen Nox yerlerinden kıpırdamadılar. Tek bir yanlış hareketlerinde işkillenen bir muhafız Celaena’yı öldüre bilirdi. Cain bile sessizce nefes alıp veriyordu. Celaena yaverlerin, muhafızların ve onların silahla rının oluşturduğu duvarın arasından Chaol’un bilinçsiz yatan muhafızın yanında diz çöktüğünü seçti. Kimse eli cam kapıya doğru uzanmış olan, yüzüstü yatan yavere dokunmuyordu. Adamın adı Sven’di. Fakat Celaena ada mın neden ordudan atıldığını bilmiyordu. Nox “Gökteki tanrılar,” diye mırıldandı. Bu sözleri öyle sessiz söylemişti ki dudakları neredeyse kıpırdamamıştı. “Onu öylece... öldürüverdiler.” Celaena’nın içinden ona çe nesini kapamasını söylemek geçse de Nox’a çıkışmanın riskli olabileceğini düşündü. Yaverlerden bazıları arala rında mırıldanıyor ama kimse adım atmaya bile cesaret edemiyordu. “Kaçmamıza izin vermeyecekleri konusunda ciddi olduklarını bilsem de...” Nox küfrederken Celaena ona yan yan baktı. “Hamim bana dokunulmazlık verdi. Beni bulduğunda yarışmayı kazanmasam da hapse git meyeceğimi söyledi.” Celaena adamın onunla değil, daha çok kendi kendine konuştuğunu fark etti. Ondan bir yanıt gelmeyince de Nox sesini kesti. Celaena uzunca bir süre gözlerini ölen yavere dikti. Sven’i bu riski almaya iten ne olmuştu? Ve neden o an, orada yapmıştı bunu? ikinci sınavlarına hâlâ üç gün var dı; bu anı bu kadar özel kılan neydi? Endovier’da çıldırıp muhafızlara saldırdığında aklında özgürlük yoktu. Hiç bir zaman kaçmaya yeltenmemişti. 156
CAM ŞATO Kapılardan sızan günışığının altında yaverin dört bir yana saçılan kanı buzlu camı andırıyordu. Belki de Sven kazanma şansı olmadığını fark etmiş ve geldiği yere dönmektense bu tür bir ölümü yeğlemiş ti. Kaçmak istese karanlığı, yarışmayla ilgili herkesten uzak olacağı saatleri beklerdi. Celaena, Sven’in bir mesaj vermek istediğini anlıyordu. Bunu anlıyordu çünkü ken disi de Endovier’daki o duvara dokunacak kadar yaklaş mıştı. Adarlan hürriyetlerini ellerinden alabilir, hayatlarını mahvedebilir, onları dövebilir, kırbaçlayabilir, saçma sa pan yarışmalara itebilirdi. Fakat suçlu olsalar da olmasa lar da insandılar. Ona kalan tek seçenek kralın oyununu oynamaktansa ölmekti. Gözleri hâlâ Sven’in uzanmış, durmadan ulaşılmaz bir ufka işaret ettiği elinde olan Celaena ölen yaver için sessizce dua edip ona iyi dileklerini sundu. 157
17. BÖLÜM Gözkapakları ağırlaşan Dorian Havilliard tahtına külçe gibi yığılmadan oturmaya çalıştı. Havayı dolduran müzik ve konuşmalar uykusunu getiriyordu. Annesi ne diye taht odasına gelsin diye ısrar ediyordu ki? Haftada bir gerçek leşen ikindi ziyaretleri bile ona çok geliyordu. Yine de ora da olmayı Chaol’un son birkaç gün üzerinde araştırma lar yaptığı Göz Yiyen’in cesedini incelemeye yeğlerdi. Bu konu için başka bir zaman endişe edebilirdi; bir soruna dönüştüğü takdirde. Fakat konuyla Chaol ilgilendiğinden herhangi bir sorun çıkmazdı. Muhtemelen Göz Yiyen bir sarhoş kavgasının kurbanı olmuştu. Bir de o gün öğleden sonra kaçmaya çalışan yaver konusu vardı. Dorian o ana tanıklık etmenin nasıl bir tecrübe olduğunu ve Chaol’un uğraşmak zorunda kaldı ğı; yaralı askeri, yaverini yitiren hamiyi ve ölen adamın kendisini kapsayan çetrefilli sorunu düşünerek ürperdi. Bu yarışmaya ev sahipliği etmeye karar verdiğinde baba sının aklında ne vardı acaba? Dorian kendi tahtının yanındaki bir başka tahtta otu ran annesine baktı. 158
CAM ŞATO Annesinin yarışmadan haberdar olmadığına şüphe yoktu. Muhtemelen çatısının altında ne tür suçluların tutulduğunu bilse dehşete kapılırdı. Yüzünde biraz kırı şıklık ve pudra çatlakları olsa da annesi hâlâ güzeldi ve kumral saçlarında sadece birkaç gümüşi tel vardı. O gün metrelerce orman yeşili kumaşa, uçuşan altın rengi bo yun bağlarına ve omuz atkılarına sarınan tacının üzerin de Dorian’a annesinin başında bir çadır olduğu izlenimini veren pırıltılı bir duvak vardı. Karşılarındaki asilzadeler taht odasının zemininde çalım yaparak geziniyor, dedikodu ediyor, entrikalar çe virip birbirlerini baştan çıkarıyorlardı. Bir orkestra kö şede menüetler çalıyor ve hizmetçiler kendilerine has bir dansla meşgul olan asillerin arasından geçip tabakları, kupaları bir doldurup bir boşaltıyor, çatal bıçak takımla rını yeniliyorlardı. Dorian kendisini bir süs eşyası gibi hissediyordu. Üze rinde elbette annesinin seçtiği kendisine o sabah gönde rilen bir giysi vardı: Mavi ve beyaz çizgili omuzlarından fırlayan gülünç derecede kabarık, beyaz yenleri olan; koyu maviye kaçan, yeşil bir yelek. Kestane rengi süet çizmeleri erkeksi gurunu yansıtmak için fazla yeni olsa da hiç ol mazsa pantolonu açık griydi. “Dorian canım. Yüzün asık.” Dorian, Kraliçe Georgina’ya özür maiyetinde bir sırıtışla karşılık verdi. “Hollin’den bir mektup aldım. Size sevgilerini iletiyor.” “Önemli bir şey söylemiş mi?” “Sadece okuldan nefret ettiğini ve eve dönmek istedi ğini.” “Bunu her mektubunda söylüyor.” 159
SARAH J. MAAŞ Adarlan Kraliçesi iç geçirdi. “Baban engel olmasa eve getirtirdim onu.” “Okulda kalması kendisi için daha iyi.” Dorian için Holün ne kadar uzakta olursa o kadar iyiydi. Georgina oğlunu süzdü. “Sen daha iyi bir terbiye al dın. Eğitmenlerine asla itaatsizlik etmedin. Vah zavallı Hollin’im. Ben ölünce kim ilgilenir onunla, sen ilgilenir misin?” “Ölünce mi? Anne siz henüz...” “Yaşımı biliyorum.” Yüzüklerle kaplı elini salladı, “işte tam da bu yüzden evlenmen gerek. Hem de kısa za manda.” “Evlenmek mi?” Dorian dişlerini gıcırdattı. “Kiminle evleneceğim?” “Dorian, sen veliaht prenssin. Yaşın da on dokuz oldu bile. Kral olup da geride bir veliaht bırakmadan öl de tah tı Holün mi alsın? istediğin bu mu?” Dorian yanıt ver medi. “Ben de öyle düşünmüştüm.” Kısa bir sessizliğin ardından kraliçe “Sana iyi bir eş olabilecek birçok genç kadın var. Yine de o kızın bir prenses olması yeğdir.” Dorian sertçe “Hiç prenses kalmadı ki,” dedi. “Prenses Nehemia hariç.” Kraliçe gülüp elini Dorian’ın elinin üzerine koydu. “Ha, merak eme. Seni onunla ev lenmeye zorlamayacağım. Babanın o kızın hâlâ unvanını taşımasına izin verdiğine şaşıyorum. O bildiğini okuyan, kibirli kız yok mu? Kendisine gönderdiğim elbiseyi giyme diğini biliyor musun?” Dorian annesinin dillendirmediği önyargısından tik sinti duysa da ihtiyatlı bir tavırla “Eminim prenses bunu yaptıysa bir nedeni vardır,” dedi. “Onunla bir kez konuş- 160
CAM ŞATO tum ama epey...neşeli bir hali vardı.” “O halde belki de onunla evlenmelisin? Annesi, Dorian bir yanıt veremeden bir kez daha güldü. Dorian ona cılız bir gülümsemeyle karşılık verdi. Hâlâ Eyllwe Kralı’nın kızını Adarlan adetlerini öğrenmesi için yanlarına gönderme talebine babasının nasıl olup da onay verdiğine şaşıyordu. Nehemia’nın büyükelçi olarak mükemmel bir seçim olduğu kesinlikle söylenemezdi. Me sele onun Eyllwe asilerine destek vermesi ve Calaculla’da- ki çalışma kampını kapattırmak için çaba göstermesi de değildi. Dorian, Endovier’da yaşanan dehşeti ve orada Ce laena Sardothien’ın bedeninin maruz kaldığı işkenceleri gördükten sonra onu bunları yaptığı için suçlayamazdı. Fakat babası nedensiz yere hiçbir şey yapmazdı. Ayrıca Nehemia’yla aralarında geçen kısa sohbeti düşündüğün de prensesin de şatoya gelmek için kendince sebepleri ola bileceğini düşünmeden edemiyordu. Annesi sözlerini “Leydi Kaltain’in Dük Perrington’la anlaşıyor olması ne yazık,” diye sürdürdü. “Öyle güzel bir kız ki, çok da kibar. Belki kız kardeşi vardır.” Dorian tiksintisini belli etmeden kollarını kavuştur du. Kaltain taht odasının uzak ucunda dikiliyordu ve Do rian kadının gözlerinin sürekli üzerinde olduğunun gayet farkındaydı. Oturuş pozisyonunu değiştirdi. Uzun süre oturmaktan kuyruksokumu ağrımıştı. Kraliçe “Ya Elise?” diye sordu ve lavanta rengi elbise ler içindeki sarışın, genç kadına işaret etti. “Çok güzel. Yeri geldi mi gayet şen şakrak da olabiliyor.” Bunu kaçıncı duyuşum. Dorian “Elise beni sıkıyor,” dedi. 161
SARAH J. MAAŞ “Ah Dorian.” Kraliçe elini kalbinin üzerine koydu. “Bana aşk evliliği yapmak niyetinde olduğunu söylemeye ceksin, değil mi? Aşk başarılı bir evliliği garanti etmez.” Dorian gerçekten sıkılmıştı. O kadınlardan, onlara eş lik ediyormuş gibi görünen kavalyelerinden, her şeyden. Endovier’a yaptığı yolculuğun sıkıntısını hafifletece ğini, ardından eve dönmekten memnun olacağını ummuş olsa da evi ayrıldığı günden farksız bulmuştu. Hâlâ aynı leydiler ona yalvaran gözlerle bakıyor, aynı hizmetçi kızlar ona göz kırpıyor ve aynı konsey üyeleri gele cekte yasalaşması muhtemel öneriler olan kâğıt parçaları nı yanlarına ümit dolu notlar iliştirerek kapısının altından atıyorlardı. Bir de babası vardı... Babası hep fetihle meş guldü ve tüm kıtalarda Adarlan bayrağı dalgalanana dek durmaya niyeti yoktu. Sözde yaverler üzerine bahse girmek bile ıstırap verici bir sıkıntıya dönüşmüştü. Sonunda Cain ve Celaena’nın karşı karşıya geleceği belliydi ve o zamana dek... Diğer yaverlere vakit harcamaya bile değmezdi. “Yüzünü yine astın. Canını sıkan bir şey mi var bir tanem? Rosamund’dan haber alıyor musun? Vah zavallı evladım, o kadın kalbini nasıl da kırdı!” Kraliçe başını iki yana salladı. “Tabii bunun üzerinden bir yıldan fazla zaman geçti.” Dorian yanıt vermedi. Rosamund’u ya da kendisini tercih ettiği, kaba saba yeni kocasını aklına ge tirmek istemiyordu. Bazı asiller bir iç içe girip bir birbirlerinden uzaklaşa rak dans etmeye başladılar. Çoğu Dorian’ın yaşlarında olsa da nedense prens onlarla arasında büyük bir uzaklık olduğunu hissediyordu. Onlardan ne daha yaşlı ne de daha zeki olduğunu hissediyordu. Hissettiği şey... Hissettiği... 162
CAM ŞATO içinde sanki şatonun dışındaki dünyayı kasten gör mezden gelen bu insanların neşesine uymayan bir şey olduğunu hissediyordu. Mesele unvanının ötesindeydi. Ergenlik döneminin başlarında onların arkadaşlığından keyif almış olsa da onlardan hep bir adım ileride olacağı belli olmuştu. En kötüsü ise onların Dorian’ın farklı oldu ğunu -ya da kendisini farklı hissettiğini- fark etmeme leriydi. Chaol da olmasa kendisini çok yalnız hissederdi. Annesi fildişi rengi parmaklarını nedimelerine doğru şaklatıp “Eh,” dedi, “Babanın seni epey meşgul ettiğinden eminim ama azıcık vakit ayırıp da beni ve krallığının ka derini düşündüğünde şuna bir göz at.” Annesinin nedime si reverans yaparak Dorian’a katlanıp üzerine kraliçenin kan kırmızı mührü vurulmuş bir kâğıt parçası uzattı. Do rian kâğıdı yırtarak açtı ve uzun isim listesini gördüğünde karnına bir ağrı girdi. Listedekilerin hepsi asil ailelerden gelen, evlenecek yaşa gelmiş leydilerdi. Dorian kâğıdı yırtıp atmamak için kendisini zor tuta rak “Bu nedir?” diye sordu. Kraliçe ona muzaffer bir gülümsemeyle karşılık verdi. “Gelin adaylarının bir listesi. Hepsi de tacı almaya uy gun. Ayrıca hepsi de, bana söylendiği kadarıyla, veliaht verebilecek kızlar.” Dorian isim listesini yeleğinin cebine tıkıştırdı, içinde ki huzursuzluk dinmek bilmiyordu. “Bunu düşüneceğim,” deyip kraliçenin yanıt vermesini beklemeden üstü kapalı podyumdan aşağı indi. Göz açıp kapayıncaya kadar beş genç kadın başına üşüşüp ona kendileriyle dans edip ede meyeceğini, halini hatırını ve Samhuinn balosuna katı lıp katılmayacağını sordu. Prens onların bitmek bilmeyen 163
SARAH J. MAAŞ konuşmalarına boş gözlerle karşılık verdi, isimleri neydi? Dorian kapıya giden yolu bulmak için kadınların mü cevherlerle kaplı başlarının üzerinden bakındı. Orada biraz daha kalırsa boğulacaktı. Nezaket olsun diye on larla vedalaşan veliaht prens taht odasındaki cümbüşten uzaklaşırken gelin adayları listesi sanki giysilerinde bir delik açıp derisini yakıyordu. Dorian ellerini ceplerine sokup şatonun koridorlarında hızla ilerledi. Köpek evleri boştu; belli ki köpekler parku ra çıkarılmıştı. Doğum gerçekleşmeden yavruların duru mu anlaşılmayacak olsa da gebe tazılardan birini ince lemek istemişti. Eniklerin safkan olacağını ümit etse de annelerinin ağıldan kaçmak gibi bir huyu vardı. En hızlı tazısı olmasına rağmen Dorian onun içindeki serkeşliği bir türlü bastıramamıştı. Prensin nereye gittiğini bildiği de yoktu; sadece yürü mek istiyordu. Nereye olursa. Yeleğinin en üst düğmesini gevşetti. Açık bir kapıdan kılıç şakırtıları geldiğini işitince duraksadı. Kapının ge risinde yaverlerin antrenman odası vardı ve o saate ka dar antrenmanın bitmiş olması gerekse de... işte oradaydı. Elinde çelik bir uzantı olmanın ötesine geçen kılıcıyla bir aralarına dalıp bir uzaklaştığı üç muhafızla çarpışan kızın altın rengi saçları parıldıyordu. Etraflarında eğilip döndü ğü muhafızların karşısında bir an olsun duraksamıyordu. Birinin sol taraflarında alkış tutmasıyla dört düellocu soluk soluğa mücadelelerine ara verdi. Dorian gözlerini sesin kaynağına çeviren suikastçının yüzüne bir gülüm seme yayıldığını gördü. Elmacık kemikleri terle parıldı- 164
CAM ŞATO yor, mavi gözleri kıvılcımlar saçıyordu. Evet, gerçekten güzeldi. Fakat... Prenses Nehemia alkış tutarak dövüşçülere yaklaştı. Üzerinde her zamanki beyaz elbisesi değil, koyu renkli bir tunik ve bol bir pantolon olan prenses üzerinde ayrın tılı süslemeler olan ahşap bir sopayı eline aldı. Prenses, suikastçının omzunu sıkıp kulağına onu gül düren bir şeyler fısıldadı. Dorian etrafına bakındı. Chaol, Bruno nerelerdeydiler? Adarlan Suikastçısı’nın Eyllwe Prensesi’nin yanında ne işi vardı? Üstelik elinde bir kılıç la! Bu duruma göz yumulamazdı; özellikle de yaverlerden birinin önceki günkü kaçma girişiminden sonra. Dorian prensese gülerek önünde eğildi. Nehemia ona başını hafifçe sallamakla yetindi. Bunda şaşılacak bir şey yoktu. Dorian, Celaena’nın elini tuttu. Prens metal ve ter kokmasına aldırmadan suikastçının elini öptü ve gözlerini onun yüzüne çevirdi. Prens dudakları cildine temas eder ken “Leydi Lillian,” diye mırıldandı. Celaena elini prensin elinden çekmeye çalışarak “Ek selansları” dedi. Fakat Dorian suikastçının nasırlı eline sıkıca yapışmıştı. Prens, Celaena’nın rızasını almadan onu prensesten uzaklaştırırken “Biraz konuşabilir miyiz?” diye sordu. Di ğerlerinin kendilerini duyamayacağı kadar uzaklaştıkla rında da “Chaol nerede?” diye ekledi. Celaena kollarını kavuşturdu. “însan sevgili yaveriyle böyle mi konuşur?” Dorian kaşlarını çattı. “Nerede o?” “Bilmiyorum. Fakat bahse girecek olsam, şansımı Göz Yiyen’in parçalanmış bedenini incelemekle veya Sven’in ce- 165
SARAH J. MAAŞ sedini ortadan kaldırmakla meşgul olduğundan yana kul lanırdım. Ayrıca, Brullo bana işimiz bittikten sonra burada istediğim kadar kalabileceğimi söyledi. Biliyorsun ya, yarın yeni bir sınava gireceğim.” Elbette ki biliyordu. “Prenses Nehemia neden burada?” “Beni istetmiş, Philippa da burada olduğumu söyle yince bana katılmak için ısrar etmiş. Anlaşılan bir kadın elinde bir kılıç yokken bundan öteye gidemiyor.” Celaena dudağını ısırdı. “Bu kadar konuşkan olduğunu bilmiyordum.” “Eh, belki de vakit ayırıp benimle konuşsan öyle oldu ğumu görürdün.” Dorian homurdansa da oltaya düşmüştü, ne yazık ki. “Seninle ne zaman konuşacaktım ki?” “Endovier’dan buraya birlikte geldiğimizi hatırlıyor sun, değil mi? Bir de haftalardır burada olduğumu.” Prens “Sana o kitapları göndermiştim,” diye karşılık verdi. “Peki bana onları okuyup okumadığımı sordun mu?” Bu kız kiminle konuştuğunu unutmuş muydu yoksa? “Se ninle buraya gelmemizin ardından bir kez konuşmuştum.” Celaena omuz silkip sırtını dönmeye yeltendi. Öfkele nen ama biraz da meraklanan Dorian onu kolundan kav radı. Prensin eline bakarken Celaena’nın turkuaz gözle ri pırıldadı; bakışlarının yüzüne çevirdiği Dorian’ın ise kalbi hızlandı. Evet, Celaena terli olmasına terliydi ama güzeldi de. “Benden korkmuyor musun?” Celaena prensin kılıç kemerine baktı. “Yoksa sen de kılıç kullanmada Yüzbaşı Westfall kadar usta mısın?” 166
CAM ŞATO Dorian suikastçının kolunu biraz daha sıkarak ona doğru yaklaştı ve kulağına “Ondan daha iyiyimdir,” diye fısıldadı. işte! Celaena kızarıp gözlerini kısmıştı bile. Celaena “Eh...” diye söze girse de söyleyecekleri için doğru zaman değildi. Dorian kazanmıştı. Celaena kolla rını kavuşturdu. “Çok hoş, ekselansları.” Dorian abartılı bir şekilde Celaena’nın önünde eğil di. “Elimden geleni yapıyorum. Fakat burada, Prenses Nehemia’yla kalamazsın.” “Nedenmiş o? Sence onu öldürür müyüm? Bu şatoda boşboğaz bir ahmak olmayan tek kişiyi neden öldüreyim ki?” Celaena prense onun da şatonun geri kalan çoğunlu ğuna dahil olduğunu ima eden bir bakış attı. “Zaten daha elimi kaldırmadan muhafızları beni öldürür.” “Bu duruma göz yumulamaz. O buraya adetlerimizi öğrenmeye geldi; kılıç talimi yapmaya değil.” “O bir prenses. Ne isterse yapabilir.” “Ve sanırım ona silah kullanmayı sen öğreteceksin, öyle mi?” Celaena başını dikti. “Belki de benden birazcık korku- yorsundur.” “Süitine kadar ona eşlik edeceğim.” Celaena, prens geçsin diye abartılı bir jest yaptı. “Wyrd yardımcın olsun.” Dorian parmaklarını siyah saçlarında gezdirip el leri belinde ikisini bekleyen prensese yaklaştı. Dorian, Nehemia’nın kişisel muhafızının yanına gidip “Ekselans ları...” dedi. “Korkarım sizi süitinize geri götürmeliyim.” Prenses bir kaşını yukarı kaldırıp omzunun üzerinden geriye baktı. Celaena’nın adamlarını paylayan prensesle 167
SARAH J. MAAŞ Eyllwe dilinde konuşmaya başlaması Dorian’ın canını sıktı. Prenses ona bakıp tıslayarak bir şeyler söyledi. Do rian, Eyllwe dilini yarım yamalak biliyordu ama prenses onun anlayamayacağı kadar hızlı konuşuyordu. Neyse ki suikastçı onun söylediklerini çevirdi. Celaena “Minderlerine ve dansına geri dönüp bizi ra hat bırakabileceğini söylüyor,” dedi. Dorian elinden geldiğince ciddi görünmeye çalıştı. “Söyle ona, kılıç talimi yapması kabul edilemez.” Celaena’nın Eyllwe dilinde söylediklerine prenses umur samaz bir tavırla elini sallayarak karşılık verdi ve yanların dan uzun adımlarla geçip talim sahasına adım attı. Dorian “Ne dedi?” diye sordu. “Ona ilk partneri olmaya gönüllü olduğunu söyledim,” dedi. “Eh? Prensesi gücendirmek istemezsin herhalde.” “Prensesle talim yapmayacağım.” “Benimle yapmayı mı tercih edersin?” Dorian düz bir sesle “Belki de süitinde özel bir ders yaparız” dedi. “Bu gece.” “Bekliyor olacağım.” Celaena saçını parmağına doladı. Prenses sopasını Dorian’ı ürküten bir güç ve şaşmaz lıkla çevirdi. Düşünüp feci pataklanmak istemediğine hükmeden Dorian silah rafına gidip iki ahşap kılıç seç ti. Nehemia’ya “Temel kılıç dövüşüne ne dersiniz?” diye sordu. Prensesin başını sallayarak sopasını muhafızla rından birine verip kendisine uzattığı talim kılıcını al masıyla rahat bir nefes aldı. Celaena onu gülünç duruma düşüremeyecekti! Dorian prensese “Su şekilde duracaksınız,” deyip sa vunma pozisyonu aldı. 168
18. ^ÖlÜM Adarlan Veliaht Prensi, Eyllwe Prensesi’ne eskrimin temel adımlarını gösterirken Celaena gülümsedi. Dorian’ın çe kici bir adam olduğunu düşündü. Kibirle karışık bir çeki cilikti bu. Fakat onun unvanını taşıyan biri çok ama çok daha kötü durumda olabilirdi. Dorian’ın kendisini nasıl da utandırıp yüzünün kızarmasına neden olduğunu düşü nünce huzursuz oldu. Aslen Dorian öyle çekiciydi ki Celae na onun ne denli çekici olduğunu düşünmemek için kendi sini zorluyor, hâlâ evlenmemiş olmasına da şaşıyordu. içinden onu öpmek geliyordu. Yutkundu. Elbette daha önce öpüştüğü olmuştu. Sam’le öpüşmüştü, hem de öpüşmeye yabancı olmayacak kadar sıkça. Fakat birlikte büyüdüğü suikastçıyı gömeli bir yıldan fazla olmuştu. Bir başkasını öpme düşüncesi bir zamanlar midesini bulandırmış olsa da Dorian’ı gö rünce... Prenses ileri atılıp kılıcını Dorian’ın bileğine indirdi. Celaena gülmemek için kendini tuttu. Dorian yüzünü buruşturarak ağrıyan eklemini ovuştursa da prensesin aldığı haince keyfi görüp ona gülümsedi. 169
SARAH J. MAAŞ Bu kadar yakışıklı olduğu için lanet olsun ona! Celaena duvara yaslandı ve biri kolunu acıtacak kadar sert sıkmasa izlediği dersin tadını çıkaracaktı. “Nedir bu?” Kolundan çekilip duvardan ayrılan Celae na karşısında Chaol’u buldu. “Ne nedir?” “Dorian onunla ne yapıyor?” Celaena omuz silkti. “Talim olabilir mi?” “Peki neden talim yapıyorlar?” “Prens ona nasıl dövüşüleceğini öğretmeye gönüllü ol duğu için olabilir mi?” Chaol, Celaena’yı resmen itip ikilinin yanına gitti. Prens ve prensesin dövüşü kesmesinin ardından Chaol, Dorian’ı bir kenara çekti. Bir süre aceleyle - ve öfkeyle- konuştuk tan sonra Chaol, Celaena’nın yanına döndü. “Muhafızlar seni süitine götürecek.” “Ne?” Celaena balkondaki sohbetlerini anımsayıp kaş larını çattı. Belli ki bundan böyle oturup birbirlerine öykü ler anlatmayacaklardı. “Sınav yarın ve benim antrenman yapmam gerek!” “Bence bugün yeteri kadar çalıştın. Neredeyse akşam yemeği vakti geldi. Brullo’yla dersin iki saat önce bitti. Biraz dinlen yoksa yarına hiç halin kalmayacak. Bir de hayır, yarınki sınav hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Bu yüzden boşuna sorma.” Celaena “Bu çok saçma!” diye bağırsa da Chaol’un çim diklemesiyle sustu. Nehemia, Celaena’ya doğru endişeyle baksa da suikastçı eliyle ona veliaht prensle derslerine devam etmelerini işaret etti. “Dediğin hiçbir şeyi yapma yacağım, seni baş belası ahmak!” 170
CAM ŞATO “Cidden buna neden müsaade edemeyeceğimizi göre meyecek kadar kör müsün?” “‘Müsaade edememek’ ha, benden korkuyorsunuz, hepsi bu!” “Kendini o kadar da büyük görme.” Celaena “Sence Endovier’a dönmeyi istiyor muyum?" diye tısladı. “Sence kaçacak olursam hayatımın geri kala nında peşime düşeceğinizi bilmiyor muyum? Sence ikimiz sabahları koşarken neden kustuğumu bilmiyor muyum? Vücudum bir enkaz. Fırsat buldukça vaktimi burada ge çirmem gerek ve bu yüzden beni cezalandırmamahsın!” “Bir suçlunun zihninin nasıl çalıştığını biliyormuşum gibi davranmayacağım.” Celaena ellerini havaya kaldırdı. “Bak, açıkçası ken dimi suçlu hissediyordum. Biraz olsa da. Şimdi ise neden kendimi suçlu hissetmem gerektiğini anımsamıyorum. Oturup durmaktan, odama kapatılıp çıldıracak kadar sıkılmaktan nefret ediyorum; Brullo, Cain’e övgüler dü zerken benden geri planda kalmamı istemenden nefret ediyorum ve halime bak; sıkıcı, fark edilmeyen, ortalama bir tip olup çıktım. Bana neyi yapamayacağımın söylen mesinden nefret ediyorum. En çok da senden nefret edi yorum!” Chaol ayağını yere vurdu. “Bitti mi?” Chaol’un yüzünde hiç şefkat yoktu. Celaena dilini şak latıp oradan uzaklaşırken yumrukları Chaol’un dişlerini boğazından aşağı göndermenin özlemi içindeydi. 171
iğ. BÖLÜM Büyük salondaki şöminenin başındaki bir sandalyede oturan Kaltain, kürsüsünde oturan Kraliçe Georgina’yla sohbet eden Duke Perrington’ı izliyordu. Dorian’ın bir saat kadar önce alelacele gitmesi onu üzmüştü; prensle konuşmaya fırsatı bile olmamıştı. Sabahın büyük bir bö lümünü onunla görüşmek için giyinip kuşanmakla geçir diğinden bu durum daha da üzücü bir hal almıştı. Kuzgu- ni saçı güzelce başına sarılmıştı ve yaldızlı pudralar sü rülen yüzü altın rengi pırıltılarla kaplıydı. Pembe ve sarı elbisesinin korsesinin kaburgalarını ezmesine ve boynun daki incilerin ve elmasların boğazını sıkmasına rağmen başını dik tutuyordu. Dorian gitmişti ve Perrington’ın gelişi beklenmedik bir sürpriz olmuştu. Dük taht odasını nadiren ziyaret ederdi; herhalde önemli bir mesele vardı. Kaltain ateşin başındaki sandalyesinden doğrulup kraliçeye doğru eğildi ve kapılara yöneldi. Perrington’ın yoluna çıktığında dük duraksadı ve gözleri Kaltain’de kaçma isteği uyandıracak bir açlıkla parladı. Dük yerlere kadar eğildi. “Mileydi.” 172
CAM ŞATO “Dük hazretleri.” Kaltain gülümseyip içindeki tiksinti yi derinlere doğru itti. Perrington, salondan çıkarmak için kolunu uzattığı Kaltain’e “Umarım iyisinizdir,” dedi. Leydi Kaltain kendi sine uzatılan kola girip gülümsedi. Dük şişmanca bir adam olsa da Kaltain’in elinin altındaki kolun kasları sertti. “Çok iyiyim, sağ olun. Ya siz? Sizi günlerdir görmü yordum! Taht odasını ziyaret etmeniz ne hoş bir sürpriz.” Perrington sararmış dişleriyle Kaltain’e gülümsedi. “Ben de sizi özledim, mileydi.” Dükün kıllı ve etli parmakları pürüzsüz cildini okşarken Kaltain yüzünü buruşturma- maya çalışarak başını ona doğru eğdi. “Umarım Majes telerinin sağlığı yerindedir; sohbetiniz hoşça geçti mi?” Of, meraklı sorular sormak tehlikeliydi; özellikle de Kaltain dükün teveccühüyle şatoda bulunduğu için. Onunla geçen bahar tanışması Kaltain için şanslı bir tesadüf olmuştu. Dükü kendisini saraya davet ettirmek -bunu büyük ölçüde babasının evinden çıkıp başında ve lisi olmadığında dükü neler beklediğini ima ederek yap mıştı- pek de güç olmamıştı. Fakat buraya geliş nedeni sadece saray hayatının hazlarını yaşamak değildi. Hayır, en büyük meblağı teklif eden adamla evlenmeyi bekleyen önemsiz bir leydi olmaktan, ufak tefek politik hesaplar dan ve kolayca güdülen ahmaklardan bıkmıştı. Perrington, Leydi Kaltain’e odasına kadar eşlik eder ken “Aslen Majesteleri gayet iyiler,” dedi. Kaltain’in mi desi biraz kasıldı. Dük onunla birlikte olmak istediğini saklamasa da onu yatağa itmemişti. Henüz. Fakat söz konusu Perrington gibi istediğini hep elde eden bir adam olduğunda kendisini o yılın başlarında verdiği muğlak 173
SARAH J. MAAŞ sözü tutmaktan kurtaracak bir yol bulmak için fazla zamanı yoktu. Dük “Fakat,” diye devam etti, “evlenecek yaşa gelmiş oğlu zihnini meşgul ediyor.” Kaltain yüzüne donuk bir ifade verdi. Sakin. Heyecan sız. “Yakın zamanda nişan haberleri bekleyebilir miyiz?” Bir başka tehlikeli soru. Dük “Kesinlikle bekliyorum,” diye homurdanırken kızıl saçlarının altındaki yüzü ka rardı. Yanağı boyunca uzanan, zikzaklı yara izi iyice belirginleşti. “Majesteleri şimdiden uygun adayların bir listesini yapmış...” Dük kiminle konuştuğunu hatırlaya rak susarken Kaltain ona gözlerini kırpıştırarak karşılık verdi. Kaltain “Ah, çok üzgünüm,” diye mırladı. “Niyetim burnumu kraliyet ailesinin işlerine sokmak değildi.” Dü kün kolunu sıvazlayan Kaltain’in kalbi küt küt atıyordu. Dorian’a uygun gelinlerin bir listesi mi verilmişti? Liste de kimler vardı? Ve bunu nasıl... Hayır, bu konuyu sonra düşünecekti. Şimdilik kendisiyle tacın arasında kimlerin durduğunu öğrenmeliydi. Siyah gözleri parıldayan Perrington “Özür dileyecek bir şey yok,” dedi. “Gel, bana son günlerde neler yaptığını anlat.” Kaltain dükle şatonun cam bölümüne uzanan, bir yanı pencerelerle kaplı merdiven boşluğundan aşağı inerken kayıtsızca “Mühim şeyler değil. Fakat çok ilgi çekici bir kadınla tanıştım,” dedi. “Dorian’ın bir arkadaşı; adı Ley di Lillian’mış.” Dük fark edilir şekilde kaskatı kesildi. “Onunla tanıştın mı?” “Ya, evet. Oldukça iyi biri.” Yalanı ağzından çıkıver- 174
CAM ŞATO mişti. “Bugün onunla konuştuğumda bana veliaht pren sin kendisinden ne kadar hoşlandığını söyledi. Umarım o da kraliçenin listesindedir.” Kaltain, Lillian hakkında bilgi edinmek istese de bu tür bir bilgiye ulaşabileceği hiç aklına gelmezdi. “Leydi Lillian mı? Tabii ki listede yok.” Bir yandan dük giderek kızarıp öfkelenirken Kaltain konunun üzerine gitmeye devam etti. “Vah zavallı. Ka nımca buna kırılabilir. Bu konuları merak etmek haddi me değil ama daha bir saat önce Dorian’dan duyduğuma göre...” “Duyduğuna göre, ne?” Perrington’ın kendisine değil de Lillian’a, karşılaşacak kadar talihli olduğu o yeni sila ha öfkelenmesi Kaltain’i heyecanlandırmıştı. “Prens ona epey bağlanmış. Muhtemelen ona âşık.” “Bu saçmalık.” “Gerçek bu!” Kaltain suratını asarak başını iki yana salladı. “Ne trajik.” “Aptalca...” Dük Kaltain’in odasına giden koridorun başında durdu. Öfke dilini iyice çözmüştü. “Aptalca, de lice ve imkânsız.” “İmkânsız mı?” “Bir gün nedenini anlatırım.” Perrington yönünü va kitsizce çalan bir saate doğru çevirdi. “Bir konsey toplan tım var.” Kaltain’in kulağına fısıldayacak kadar eğildi. Kadın teninde dükün sıcak ve ıslak nefesini hissetti. “Belki de bu gece görüşürüz?” Perrington elini Kaltain’in belinden aşağı gezdirdikten sonra uzaklaştı. Kaltain bir süre onun ardından baktıktan sonra dükün 175
SARAH J. MAAŞ gözden kaybolmasıyla sarsılarak iç geçirdi. Yine de dük onu Dorian’a yaklaştırabilecekse... Kaltain’in rakibinin kim olduğunu öğrenmesi gereki yordu. Fakat öncelikle prensi Lillian’ın pençesinden kur tarmalıydı. Liste de olsa da olmasa da bir tehditti o. Dük gerçekten ondan göründüğü kadar nefret ediyor sa Lillian’ı Dorian’ın yakasından düşürme vakti geldiğin de güçlü müttefikleri olacak demekti. Büyük Salon’da yemek yemeye giderlerken Dorian ve Chaol pek konuşmadılar. Prenses Nehemia başında mu hafızlarıyla sağ salim süitine ulaştırılmıştı. Kısa süre de, Celaena’nın prensesle kılıç talimi yapmasının aptalca olduğuna fakat ölen yaverinin üzerinde incelemeler yap makla uğraşsa da Chaol’un suikastçının yanında bulun mamasının affedilemez olduğuna hükmedilmişti. Chaol soğuk bir sesle “Sardothien’la epey samimi gö rünüyordun,” dedi. Dorian ona “Kıskandık mı yoksa?” diye takıldı. “Ben daha çok emniyetin için endişeleniyorum. Ta mam, güzel bir kadın ve zekası seni etkilemiş olabilir ama yine de o bir suikastçı Dorian.” “Sanki konuşan sen değilsin de babam.” “Aklın yolu birdir. Ondan uzak dur, yaverin olsa da ol masa da.” “Bana emir verme.” “Emniyetin için yapıyorum bunu.” “Beni neden öldürsün ki? Bence şımartılmak hoşuna gidiyor onun. Hâlâ kaçmaya veya birini öldürmeye kalk- madıysa, neden şimdi bunu yapsın?” Dostunun omzunu 176
CAM ŞATO sıvazladı. “Fazla endişeleniyorsun.” “Endişelenmek mesleğimin gereği.” “O zaman saçların yirmi beşine basmadan beyazlar ve o zaman Sardothien kesinlikle âşık olmaz sana.” “Neler saçmalıyorsun sen?” “Eh, tutup kaçacak olursa -ki bunu yapmayacak- kal bini kırmış olur. Onu zindana atmak, bir av gibi peşine düşmek veya öldürmek zorunda kalırsın.” “Dorian, ondan hoşlanmıyorum ben.” Dostunun öfkesinin giderek arttığını hisseden Dorian konuyu değiştirdi. “Şu ölen yaver, Göz Yiyen, o mesele ne oldu? Onu kimin, neden öldürdüğüne dair bir fikrin var mı? Chaol’un gözlerinde karanlık bir ifade belirdi. “Son bir kaç günde cesedi tekrar tekrar inceledim. Ceset tamamen parçalanmıştı.” Chaol’un yanaklarındaki kan çekildi. “îç organlar dışarı çıkarılmış ve ortadan kaldırılmış; hatta beyin bile... yerinde değildi. Babana bu konuda bir mesaj yolladım ama bu arada araştırmalarımı sürdüreceğim.” Dorian “Bahse girerim sebep bir sarhoş kavgasıdır,” dese de kendisi de birçok kavgaya karışan prens hiçbirin de birinin iç organlarının çıkarıldığına şahit olmamıştı. Dorian’ın zihninin bir köşesinde bir korku tohumu yeşer di. “Babam muhtemelen Göz Yiyen’in öldüğüne memnun olacaktır.” “Umarım öyle olur.” Dorian sırıtıp bir elini yüzbaşının omuzlarına attı. “Konuyla sen ilgilendiğin için yarına çözüleceğinden emi nim,” deyip arkadaşını yemek salonuna götürdü. 177
20. BÖLÜM Celaena kitabını kapatıp iç çekti. Ne berbat bir son du o öyle. Sandalyeden kalkıp nereye gittiğini bilmez halde yatak odasından çıktı. Kendisini o öğleden sonra Nehemia’yla kılıç talimi yaparken yakalayan Chaol’dan özür dilemek istese de Chaol’un tavrı... Süitinin odaların da volta attı. Chaol’un dünyanın en ünlü suçlusuna bek çilik etmekten daha önemli işleri olmalıydı, değil mi? Ce laena acımasızca davranmaktan hazzetmese de... Chaol bunu pekâlâ hak etmemiş miydi? Kusma meselesini açarak kendisini aptal durumuna düşürmüştü. Ayrıca Chaol’a bir sürü çirkin söz söylemiş ti. Chaol ona güveniyor muydu yoksa ondan nefret mi edi yordu? Celaena ellerine baktı ve parmaklarının kırmızı lığını görümce ellerini çok sıktığını fark etti. Endovier’ın en çekinilen mahkûmundan şu toy budalaya nasıl dön müştü? Endişe edecek daha önemli sorunları vardı; yarınki sınav gibi. Bir de şu ölü yaver. Celaena süitinin tüm ka pılarını açıldıklarında epey bir gürültü çıkaracak şekilde 178
CAM ŞATO ayarlamıştı. Biri odasına girecek olursa harekete geçmek için epey bir vakti olacaktı. Ayrıca aşırdığı bazı dikiş iğ nelerini bir kalıp sabuna saplayıp eğreti, minyatür bir topuz yapmıştı. Katil yaver kanına susamışsa bu tür bir silah hiç yoktan iyiydi. Ellerini beline koydu ve huzursuz luğunu üzerinden atıp müzik ve oyun odasına girdi. Tek başına bilardo veya kâğıt oynayamayacak olsa da... Celaena’nun gözü piyanoya takıldı. Eskiden piyano ça lardı. Enstrüman çalmayı; müziği; müziğin insanı üzme, neşelendirme, her şeyi mümkün ve destansı gösterme gücü ne de hoşuna giderdi. Uyuyan bir insana yaklaşır gibi itinayla geniş enstrü manın yanına gitti. Ahşap oturağı kendisine çekerken çıkan gürültüyü işitmesiyle yüzünü buruşturdu. Ağır kapağı kaldırıp denemek için pedallara sonra da aralıklı dişlere benzeyen, pürüzsüz, fildişi tuşlara bastı. Bir zamanlar piyanoyu iyi -hem de çok iyi- çalardı. Arobynn Hamel bir araya geldiklerinde ona hep piyano çaldırırdı. Acaba madenlerden çıktığından Arobynn’in haberi var mıydı? Haberi varsa onu kurtarmaya çalışıyor muydu? Hâlâ kendisine kimin ihanet etmiş olabileceği sorusuyla yüzleşmeye cesaret edemiyordu. Yakalanmasının gerisin de bir sis perdesi vardı, iki hafta içinde Sam’i ve özgürlü ğünü kaybetmiş; o aynı bulanık günlerde kendisinden bir parçayı da yitirmişti. Sam. O bu olanlar karşında ne yapardı? Yakalandı ğında hayatta olsa daha kral mahkûmiyet kararını çıka ramadan onu kraliyet zindanlarından kurtarırdı. Fakat Sam de kendisi gibi ihanete uğramıştı ve bazen yokluğu 179
SARAH J. MAAŞ onu öyle sarsıyordu ki, nefes alıp vermeyi bile unutuyor du. Pes bir notaya bastı. Kalın, titreşen nota hüzün ve öfke doluydu. Tek eliyle tiz notalara basarak dikkatlice basit bir me lodi çalmaya başladı. Yankılar -parça parça hatıralar- zihninin derinlerinden kopup geldi. Süiti öyle sessizdi ki müzik istenmeyen bir misafir gibi kalıyordu. Sağ elinin parmaklarını oynatıp bemollere ve diyezlere bastı. Geç mişte Arobynn kendisine başka bir parça çalsın diye ba ğırana dek durmadan çaldığı bir parçaydı bu. Bir akor, ardından bir başka akor çalıp sağ eliyle akorlara birkaç beyaz tuş ekledi, pedala bir kez bastı ve kendisinden geç ti. Notalar parmaklarından akıyordu; sesler başta kararlı çıkmasa da Celaena müziğin duygusuna kapıldıkça daha kendinden emin çalmaya başladı. Çaldığı parça hüzünlü olsa da içini temiz ve taze hislerle dolduruyordu. Ellerinin çalmayı unutmamış olmasına; bir yıl süren karanlığın ve köleliğin ardından zihninin bir yerlerinde müziğin canlı kalıp nefes aldığına şaşmıştı. Bir de notaların arasında bir yerde Sam’i bulmasına. Bir parçadan diğerine geçip dile getiremediklerini müzikle dillendirirken, eski yara ları deşerken ve sesler kendisini bağışlanmaya ve kurtu luşa eriştirirken zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişti. Kapı çerçevesine yaslanan Dorian kelimenin tam anla mıyla olduğu yere mıhlanmıştı. Celaena bir süredir sır tı ona dönük piyano çalıyordu. Dorian onun kendisini ne zaman fark edeceğini ve çalmayı ne zaman bırakacağını merak ediyordu. Ona kalsa Celaena’nın piyanosunu son- 180
CAM ŞATO suza dek dinlerdi. Oraya sivri dilli bir suikastçıyı utan dırmak için gelmiş ama karşısında sırlarını bir piyanoya döken genç bir kadın bulmuştu. Dorian duvardan uzaklaştı. Suikast alanındaki onca deneyimine karşın yanına oturana dek Celaena prensi fark etmedi. “Çok güzel çalı...” Celaena’nın parmaklarının tuşlar üzerinde tökezle mesiyle berbat bir DONK sesi çıktı. Suikastçı, Dorian’ı ancak bilardo sopalarına giden yolu yarıladığında fark etti. Prens, Celaena’nın gözlerinin yaşlı olduğuna yemin edebilirdi. “Burada ne arıyorsun?” Celaena kapıya doğru baktı. Aklında bilardo sopalarını ona karşı kullanmak mı vardı yoksa? Dorian hemen gülümseyip “Chaol yanımda değil,” dedi. “Tabii merak ettiğin buysa. Böldüğüm için özür di lerim.” Celaena kızarırken prens onun huzursuzluğuna şaştı. Adarlan Suikastçısı için fazla insancıl bir tepkiydi bu. Belki de onu utandırmaya yönelik planını hâlâ hayata geçirebilirdi. “Fakat öyle güzel çalıyordun ki ben...” “Sorun değil.” Celaena sandalyelerden birine doğru yürüdü. Dorian onun önünde dikilip yolunu kesti. Celae na ortalama bir boydaydı. Dorian ona tepeden baktı. Evet boyu pek de uzun değildi ama kıvrımları baştan çıkarı cıydı. Celaena bir kez daha “Burada ne arıyorsun?” diye sordu. Dorian çapkınca gülümsedi. “Bu gece buluşacaktık. Unuttun mu?” “Şaka yaptığını sanmıştım.” 181
“Ben Adarlan’ın veliaht prensiyim.” Dorian ateşin ba şındaki bir koltuğa gömüldü. “Asla şaka yapmam.” “Buraya gelmene izin var mı?” “izin mi? Bir kez daha söyleyeyim: Ben prensim. Ne istersem yaparım.” “Evet ama ben de Adarlan Suikastçısı’yım.” Celaena bilardo sopasını kapıp onunla kendisini şişle yebilecek olsa da Dorian yılmayacaktı. “Piyano çalışına bakılırsa sen bundan çok daha fazlasısın.” “Ne demek istiyorsun?” Dorian, Celaena’nın tuhaf, güzle gözlerine kapılma- maya gayret ederek “Böyle piyano çalan bir insan bir suç ludan ibaret olamaz,” dedi. Ardından ona “Anlaşılan bir ruhun var,” diye takıldı. “Tabii ki ruhum var. Herkesin ruhu vardır.” Celaena’nın yüzü hâlâ kıpkırmızıydı. Onu bu kadar mı tedirgin etmişti? Prens sırıtmamak için kendini tuttu. Epey eğleniyordu. “Kitapları nasıl buldun?” Celaena alçak sesle “Çok hoş kitaplardı,” dedi. “Aslen ha rikaydılar.” “Sevindim.” Gözleri buluşunca Celaena sandalyenin arkasına geçti. Hani neredeyse Dorian suikastçının o de ğil de kendisi olduğu hissine kapılacaktı! “Eğitimin nasıl geçiyor? Rakiplerinin arasında seni huzursuz eden var mı?” Celaena “Mükemmel gidiyor,” yanıtını verse de ağzının kenarları aşağı doğru büküldü. “Ve hayır. Kimsenin kim seyi huzursuz edeceğini sanmıyorum.” Neden sonra Dori an Celaena’nın kaçmaya çalışırken öldürülen yarışmacı- 182
CAM ŞATO dan bahsettiğini fark etti. Celaena alt dudağını ısırdı ve kısa bir an sustuktan sonra “Sven’in öldürülmesini Chaol mu emretti?” diye sordu. Dorian “Hayır,” dedi. “Kaçmaya yeltenen herkesin öldürülmesi emrini babam vermişti. Sonra nedeninden emin olmasa da “Chaol’un ne olursa olsun o emri verece ğini sanmam,” diye ekledi. Fakat en azından Celaena’nın gözlerindeki huzursuz edici donukluk eksilmişti. Celaena bir şey söylemeyince Dorian elinden geldiğince rahat bir tavır takınarak “Konu açılmışken, Chaol’la aranız na sıl?” diye sordu. Elbette bu tamamen masum bir soruydu. Celaena omuz silkince Dorian onun bu jestini daha da irdelemeye çalışmadı. Suikastçı “îyi. Sanırım benden nef ret ediyor ama konumu düşünüldüğünde bu beni şaşırt mıyor,” dedi. “Senden nefret ettiğini de nereden çıkarıyorsun?” Ne dense prens bunu inkâr etmekte zorlanıyordu. “Çünkü ben bir suikastçıyım, o da Muhafız Kıtası Yüz başısı; kralın yaver adayıyla ilgilenmek zorunda kalması onun için alçaltıcı bir durum.” “Aranızdaki ilişkinin böyle olmamasını ister miydin?” Prens ona uyuşuk bir gülümsemeyle baktı. Bu sorusu pek de masum değildi. Celaena ağır adımlarla sandalyenin etrafında dönüp kendisine doğru yaklaşırken Dorian’ın kalbi duracak gibi oldu. “Eh, nefret edilmeyi kim ister? Benden nefret edilmesindense görünmez olmayı yeğlerim. Fakat ne fark eder ki?” Sözleri ikna edici olmamıştı. “Yalnız mısın?” Soru Dorian’ın ağzından öylece, dü şünmeden çıkıvermişti. 183
SARAH J. MAAŞ “Yalnız mı?” Celaena başını iki yana salladı ve tüm o tatlı sözlerin ardından sonunda oturdu. Dorian ona doğru uzanıp saçlarının göründüğü kadar ipeksi olup olmadığı nı görme arzusuyla mücadele etti. “Hayır. Kendi başıma ayaklarımın üzerinde gayet iyi durabilirim. Tabii oku mam için uygun kitaplar sağlandığında.” Dorian henüz haftalar önce Celaena’nın nerede olduğu nu -ve orada ne tür bir yalnızlık hissetmiş olabileceğini- düşünmemeye çalışarak ateşe baktı. Endovier’da hiç kitap yoktu. “Yine de insanın hep kendisine arkadaşlık etmesi pek de hoş olmasa gerek.” “Sen olsan ne yapardın?” Celaena güldü. uSevgililerin den biri olarak görünmeyi istemezdim.” “Bunun nesi kötü?” “Zaten suikastçı olarak adım çıkmışken bir de yata ğımı seninle paylaşıyorum zannedilip adımın çıkmasını pek de istemiyorum.” Dorian öksürse de Celaena konuş masını sürdürdü. “Bana bunun nedenini açıklar mısın yoksa sözde muhabbetim karşılığında mücevherler ve in cik boncuk almadığımı sana hatırlatmalı mıyım?” Dorian homurdandı. “Bir suikastçıyla ahlak tartışma sına girmeyeceğim. Para için insanları öldürüyorsun.” Bakışları sertleşen Celaena kapıyı gösterdi. “Artık gide bilirsin.” “Beni kovuyor musun?” Dorian gülsün mü bağırıp ça ğırsın mı bilemiyordu. “Chaol’u çağırıp bu konudaki fikrini alayım mı?” Ce laena galip çıktığının bilinci içinde kollarını kavuşturdu. Belki tıpkı Dorian’ın onu kızdırmayı eğlenceli bulduğu gibi Celaena da onu kızdırmanın eğlenceli yanını fark etmişti. 184
CAM ŞATO “Gerçekleri söylüyorum diye niye odandan kovulmam gerekiyor? Az önce bana zampara olduğumu, hatta daha fazlasını söyledin.” Dorian çok uzun zamandan beri bu ka dar eğlenmemişti. “Bana hayatından, piyanoyu bu kadar ustaca çalmayı nereden öğrendiğinden bahset. Bu arada, şu parçanın adı neydi? Çok hüzünlüydü; aklında gizli aşkın mı vardı?” Dorian ona göz kırptı. “Egzersiz yapıyordum.” Ayağa kalkıp kapıya yürüdü. “Ve evet,” diye çıkıştı, “aklımda olan aynen oydu.” Dorian onun peşinden giderek “Bu gece epey sivri dilli sin” dedi. Celaena’ya otuz santim kala dursa da araların daki mesafe onda tuhaf bir mahremiyet duygusu uyan dırdı. Özellikle de ona “Bugün öğleden sonraki konuşkan lığından eser kalmamış” diye mırlarken. “Bön bön bakılacak tuhaf bir eşya değilim ben!” Cela ena, Dorian’a yaklaştı. “Bir karnaval ucubesi değilim ve beni tatmin edemediğin bir takım arzuların ve heyecan ların için kullanamayacaksın! Şüphesiz yaverin olarak beni seçmenin nedeni de buydu.” Ağzı hayretle açılan ve bir adım gerileyen Dorian ancak “Ne?” sorusunu sorabildi. Celaena hızla onun yanından geçip kendisini koltuğa bıraktı. Hiç olmazsa odadan gitmemişti. “Cidden bu gece neden buraya geldiğini fark etmeyeceğimi mi sandın? Üstelik bana okumam için macera özlemiyle yanıp tutu şan bir hayalperestin öyküsünü anlatan Bir Kahramanın Tacı kitabını vermişken?” Dorian “Seni bir macera olarak görmüyorum,” diye mı rıldandı. “Ya? Yoksa şato sana büyük heyecanlar sunuyor da 185
SARAH J. MAAŞ Adarlan Suikastçısı’nın varlığı sana sıradan bir durum muş gibi mi geliyor? Hayatı bir taht odasının dört duvarı arasında geçen genç bir prensi heyecanlandıracak hiçbir şey yok mu? Peki o zaman bu yarışmanın anlamı ne? Ben zaten şimdiden babanın hizmetindeyim. Bir de oğlunun soytarısı olmayacağım.” Kızarma sırası Dorian’a gelmişti. Daha önce kimsenin onu böyle azarladığı olmuş muydu? Belki anne-babası ve eğitmenleri ama kesinlikle genç bir kadın bunu yapma mıştı. “Kiminle konuştuğunun farkında mısın sen?” Celaena, gözleri tırnaklarında, sözcüklerin üzerine basarak “Sevgili prensim,” dedi, “süitimde yalnızsınız. Koridor kapısı da epey uzakta. Ne istersem söyleyebili rim.” Dorian kahkahalara boğuldu. Celaena doğruldu ve başını yana yatırıp onu izledi. Yanakları kıpkırmızı ol duğundan mavi gözleri daha da parlak görünüyordu. Sui kastçı olmasa Dorian’ın içinden ona neler yapmak geldiği ni biliyor muydu acaba? Sonunda prens riski -babasının ve Chaol’un gazabıyla ve her şeye boş verip aklından ge çenleri yaparsa başına gelebileceklerle yüzleşme riskini- alıp alamayacağını düşünmekten vazgeçip “Gidiyorum,” dedi. “Fakat döneceğim. Yakında.” Celaena alaylı bir tonla “Bundan eminim,” dedi. “îyi geceler Sardothien.” Dorian, Celaena’nın odasına bakıp sırıttı. “Gitmeden önce bir soruma cevap ver: Şu gi zemli âşığın... şatodan biri değil, yanılıyor muyum?” Celaena’nın gözündeki ışığın hemen köreliverdiğini görünce Dorian yanlış bir söz söylediğini fark etti. Celae na ona soğuk bir sesle “îyi geceler,” dedi. 186
CAM ŞATO Dorian başını iki yana salladı. “Niyetim seni...” Celaena’nın tek yaptığı eliyle onu kışkışlayıp gözleri ni ateşe dikmek oldu. Artık orada istenmediğini anlayan Dorian kapıya doğru yürürken her adımı bir anda ses sizliğe gömülen odada çınlıyordu. Celaena soğuk bir sesle yanıt verdiğinde neredeyse eşiğe varmıştı. “Adı Sam’di.” Celaena’nın gözleri hâlâ ateşin üzerindeydi. Adı Sam’di’ demişti... “Ona ne oldu?” Celaena yüzünde hüzünlü bir gülümsemeyle Dorian’a baktı. “Öldü.” Dorian ancak “Ne zaman?” diyebildi. Bunu bilse ona asla öyle takılmaz, asla kötü bir söz söylemezdi... Yanıt verirken suikastçının sesi boğuldu. “On üç ay önce.” Celaena’nın yüzünde beliren acı ifadesi öyle sahici ve sonsuzdu ki Dorian onun acısını kendi içinde hissetti. Prens “Üzgünüm,” diye mırıldandı. Celaena omuz silkti. O özür diledi diye suikastçının gözlerinde hâlâ gördüğü, şömine ateşinin karşısında ala bildiğine parlayan kederi azalacağını mı sanıyordu? Cela ena “Ben de,” diye fısıldayıp yüzünü tekrar ateşe çevirdi. Bu kez onun konuşmaktan gerçekten vazgeçtiğini his seden Dorian boğazını temizledi. “Yarınki sınavda iyi şanslar.” Prens odadan çıkarken Celaena tek kelime et medi. Dorian ne annesinin gelin adayları listesini yakarken, ne gece boyu kitap okurken, ne de sonunda uyuyakaldı ğında Celaena’nın çaldığı yürek burkan müziği zihnin den atabildi. 187
21. BÖLÜM Celaena şatonun taş duvarında sallanıyordu. Katran bu laşmış el ve ayaklarını devasa taşların arasındaki çat laklara sokarken bacakları titriyordu. Brullo şatonun duvarlarına tırmanan kalan on dokuz yaverine bağırıyor fakat yirmi metre aşağıdan seslendiği için rüzgâr sesini boğuyordu. Yaverlerden biri sınava katılmamıştı, muha fızları bile onun nereye gittiğini bilmiyorlardı. Belki de kaçmayı başarmıştı. Bu aptallığın daniskası sınava gir mektense kaçma riskini almak daha iyi olabilirdi. Cela ena dişlerini gıcırdattı ve elini yukarı kaldırıp kendisini otuz santim daha yukarı çekti. Yedi metre yukarısında ve toplam on metre ötesinde bu delice yarışın hedefi duruyordu: Altın renkli bir bay rak. Sınav basitti: Şatoya tırmanıp otuz metre yükseklik te dalgalanan bayrağı almak. Bayrağı kapıp aşağı indi ren ilk kişinin sırtı sıvazlanacak, hedeflenen noktaya son varan kişiyse çıktığı pislik çukuruna geri gönderilecekti. Hâlâ kimsenin düşmemiş olması şaşırtıcıydı. Muhte melen bunun nedeni bayrağa giden yolun nispeten kolay, 188
CAM ŞATO büyük bölümünün balkonlar, pencere pervazları ve kafes işleriyle kaplı olmasıydı. Celaena ağrıyan parmaklarıyla yarım metre daha yukarı tırmandı. Zamanında Arobynn yükseklere alışsın diye onu Suikastçılar Hisarı’nın surla rında dikilmeye zorlamış olsa da o an aşağı bakmak hiç de iyi bir fikir değildi. Soluk soluğa bir başka pencere çı kıntısına tutunup kendisini yukarı çekti. Çıkıntının üze rinde diz çökebileceği kadar geniş olmasını fırsat bilerek kısa bir süre durup diğer yarışmacılara baktı. Cain’in başı çektiğine ve bayrağa giden en rahat yolu seçtiğine şüphe yoktu. Onu Mezar ve Verin izliyordu, iki sinin hemen ardından da Nox ve onu çok da aşağıdan izlemeyen genç suikastçı Pelor vardı. Pelor’un gerisinde öyle çok yarışmacı vardı ki bunların tırmanma teçhizatı birbirlerine takılıp duruyordu. Tüm yarışmacılara tırma nışta kullanmaları için bir nesne -ip, çiviler, özel çizme ler- seçme hakkı tanınmıştı ve elbette Cain hiç düşün meden ipi tercih etmişti. Celaena ise yanına küçük bir katran tenekesi almıştı. Diz çöktüğü pencere pervazında yeniden doğrulduğunda yapış yapış olmuş, simsiyah elleri ve ayakları taş duvarı kolayca kavradı. Teneke kutuyu kemerine bağlamak için biraz ip kullanmıştı ve pervazın gölgesinden çıkarken avuçlarına biraz daha katran sürdü. Aşağısında kalan biri korkuyla haykırdığında Celaena aşağıya bakma iste ğini bastırdı. Diğerlerine göre daha zor bir yol seçmiş olsa da böylesi kolay yolu izleyerek diğer yarışmacılarla cebel leşmekten iyiydi. Mezar veya Verin’in yanından tırmanıp duvardan aşağı itilme riskini göze alamazdı. Elleri taşa yapışan Celaena kendisini yukarı çektiğin- 189
SARAH J. MAAŞ de tiz bir çığlık ve çarpma sesi işitti. Sesleri sessizlik ve seyircilerin bağırışları izledi. Yarışmacılardan biri düşüp ölmüştü. Celaena aşağı bakınca kendisine Tırpan adını ta kan ve suçlarının cezası olarak yıllarca Calaculla kampla rında çalışan Ned Clement’ın cesedini gördü. Ürperdi. Göz Yiyen’in öldürülmesi yaverlerin çoğunu susturmuş olsa da anlaşılan hamiler bu sınavın birkaç adamın daha canına mal olabileceği gerçeğini pek de umursamıyorlardı. Celaena uyluklarını demirine yapıştırdığı bir su boru suna tırmanmaya başladı. Cain uzun ipini öfkeyle bakan bir yaratık heykelinin boynuna dolayıp sallandı ve duvar da yatay olarak geniş bir mesafe kat edip bayrağın beş metre aşağısında kalan bir balkonun ucuna indi. Hayal kırıklığını bastırmaya çalışan Celaena su borusunu ta kip ederek daha yukarılara çıktı. Diğer yarışmacılar Cain’in izlediği yolda sürünmeye devam ettiler. Birkaç bağırış daha oldu ve Celaena bir süre aşağı baktı ve ipini Cain’in yaptığı gibi heykelin boy nuna dolayamayan Mezar’ın tırmanış yolunu tıkadığını gördü. Verin, Mezar’ı yana itip geride bıraktı ve kendi ipi ni kolayca doladı. Şimdi Mezar’ın arkasında olan Nox da aynısını yapmaya yeltendiğinde Mezar ona küfretmeye başladı. Nox durdu ve elleriyle ona sakin olmasını işaret eden bir hareket yaptı. Sırıtan Celaena kararmış ayak larını boruyu sabitleyen dengeleyici bir tuğlanın üzerine koydu. Kısa sürede bayrakla aynı hizaya gelecekti. Son rasında bayrakla arasında sadece on metrelik çıplak taş lar kalacaktı. Celaena ayak parmaklarını metal yüzeye yapıştırdığı borunun üzerindeki tırmanışını sürdürdü. Borunun beş 190
CAM ŞATO metre kadar aşağısında paralı askerlerden biri bir yaratık heykelinin boynuzlarına yapışmış, ipini heykelin boynuna dolamaya hazırlanıyordu. Anlaşılan bir heykel kümesinin arasından geçip kestirmeden gitmek istiyordu. Oradan iple iki buçuk metre uzaktaki bir sahanlığa sallanıp Mezar ve Nox’un tartışmakla meşgul oldukları diğer yaratık heykel lerine ulaşacaktı. Adamın su borusuna tırmanmaya çalı şarak Celaena’ya rahatsızlık vermesi söz konusu olamazdı. Böylece saçları rüzgârda bir o yana bir bu yana uçuşan Ce laena santim santim yukarı tırmanışını sürdürdü. Tam o anda Nox’un bağırdığını işitti ve o tarafa bak tığında Mezar’ın Nox’u yan yana sırtında durdukları bir heykelin üzerinden ittiğini gördü. Nox geniş bir açıyla yana savruldu ve hemen aşağısında kalan şato duvarı na çarpmasıyla beline bağlı ip gerildi. Nox elleri ve ayak larını sürttüğü taşta tutunacak bir yer ararken donup kalan Celaena’nın nefesi kesildi. Fakat Mezar bununla yetinmedi. Çizmesini düzeltirmiş gibi yaparak eğildiğin de Celaena günışığında parlayan küçük bir hançeri fark etti. Başındaki muhafızlara sezdirmeden silahı yanına alabilmesi başlı başına bir maharetti. Celaena’nın Nox’u uyaran haykırışı rüzgâra takılırken Mezar, Nox’un ipini heykele bağlandığı yerden kesmeye başladı, ikisinin ya kınlarındaki yaverlerden hiçbiri kılını kıpırdatmazken Pelor bir an duraksayıp Mezar’ın etrafından geçti. Nox ölürse bir rakipleri eksilirdi; müdahale ederlerse de sına vı geçemeyebilirlerdi. Celaena tırmanmaya devam etmesi gerektiğini bilse de bir şey onu bulunduğu yere mıhlamış- tı. Nox taş duvarda tutunacak bir delik bulamadığı gibi yakınında sarılacağı bir çıkıntı veya heykel olmadığın- 191
SARAH J. MAAŞ dan gideceği tek yön aşağıydı. Ip koptuğunda düşecekti. Halatın iplikleri Mezar’ın hançerinin altında teker teker sökülürken titreşimleri fark eden Nox başını kaldırıp korku içinde suikastçıya baktı. Düşerse hayatta kalması imkânsızdı. Mezar’ın hançeri ipe birkaç kez daha sürtün düğünde ip tamamen kopacaktı. îp gıcırdadı. Celaena harekete geçti. Su borusundan aşağı kayarken metalin kesmesiyle ayaklarının ve ellerinin derisi açılsa da acıya aldırış etme di. Gürültüyle aşağısındaki yaratık heykelinin başına inip boynuzlarını kavradığında aynı heykelin üzerinde duran paralı askerin ancak önündeki duvara yaslanacak kadar vakti oldu. Paralı asker tırmanış ipinin bir ucunu heyke lin boynuna bağlamıştı; Celaena da ipi tutup diğer ucu nu kendi bileğine bağladı. Ip yeterince uzun ve sağlamdı. Celaena’nın üzerinde dikildiği heykelin yanında tüneyen diğer dört heykel ona koşabileceği kadar bir alan sağlıyor du. Suikastçı, paralı askeri “Bu ipe dokunursan bağırsak larını deşerim,” diye uyardı ve kendisini hazırladı. Nox, Mezar’a bağırırken Celaena cesaretini toplayıp hırsızın sallandığı yere baktı. Halat çatırdayarak kopar ken Nox’un korku ve öfke içinde haykırmasıyla Celaena yerinden fırladı ve dört heykelin sırtları üzerinde koşup kendisini boşluğa bıraktı. 192
zz. BÖLÜM Rüzgârdan gözleri kurusa da Celaena dikkatini uzattığı el lerinin epey uzağında, hızla aşağı düşen Nox’dan ayırmadı. Aşağıdaki insanlar bağırıyor, cam şatodan yansıyan ışık Celaena’nın gözlerini kamaştırıyordu. Fakat gri göz leri kocaman açılmış, kollarını kanatlara çevirebilecek miş gibi sallayan Nox işte orada, parmaklarından bir el mesafesi uzaktaydı. Göz açıp kapayıncaya kadar kollarını Nox’un beline sardı ve ona öyle hızlı çarptı ki nefesi kesildi. Birlikte, giderek yaklaşan zemine doğru bir taş gibi indiler. Nox ipe tutunsa da bu bile ip gerildiğinde Celaena’nın göğsünde oluşan acı verici etkiyi hafifletmedi. Celaena kalan tüm gücüyle tutunduğu Nox’un kollarından sıyrıl- maması için dua etti. Halat ikisini duvara doğru gönder di. Celaena başını eğip yaklaşan taşlardan kaçırmayı son anda düşünebildi ve çarpmanın etkisi böğrüne ve omzu na yayıldı. Kendi kollarına ve tıkanan nefesine odaklana rak Nox’a sıkıca tutunmaya devam etti. Duvarın önünde öylece sallanıyor, soluk soluğa on metre aşağılarındaki zemine bakıyorlardı. Halat ağırlıklarına dayanmıştı. 193
SARAH J. MAAŞ Güçlükle nefes alan Nox “Lillian,” dedi. Yüzünü Celaena’nın saçına gömdü. “Gökteki tanrılar adına.” Fa kat aşağılarından tezahüratların gelmesiyle sözleri bo ğuldu. Celaena’nın kolları ve bacakları şiddetle titredi ğinden Nox’a tutunmaya odaklanmakta zorlanıyordu; bir taraftan da durmadan midesi bulanıyordu. Fakat hâlâ sınavdaydılar ve rekabet etmeleri bekleni yordu. Celaena yukarı doğru baktı. Yaverlerin hepsi onun hırsızı kurtarışını görmek için durmuştu. Onların çok ama çok tepelerinde tünemiş olan biri hariç. Celaena bayrağı yırtıp zaferini haykıran Cain’e şaş kınlıkla baktı. Cain herkes görsün diye bayrağı salladı ğında tezahüratlar arttı. Celaena öfkelendi. Kolay yolu seçse kazanır, Cain’in yarı zamanında he defe varırdı. Fakat Chaol ona zaten yarışı ortalarda bir yerde bitirmesini söylemişti. Ayrıca seçtiği yol daha et kileyici ve becerilerini daha iyi gösterebileceği bir per formans sergilemesini sağlamıştı. Tek yapması gereken sıçrayıp sallanmak olan Cain ise amatörce bir tırmanış sergilemişti. Üstelik kolay yoldan tırmanıp yarışı kazan sa, Nox’u kurtaramayacaktı. Dişlerini sıktı. Oraya vaktinde ulaşabilecek miydi? Belki de Nox halatı alabilir, o da duvara çıplak elle tır manırdı. ikincilikten beteri yoktu. Fakat daha o bunları düşünürken Verin, Mezar, Pelor ve Renault hedefe giden son yarım metreyi de çıkıp bayrağa dokunduktan sonra aşağı inmeye koyuldular. Brullo “Lillian. Nox. Acele edin,” diye seslenince Cela ena başını eğip silah ustasına baktı. Kaşlarını çatıp ayaklarını taştaki çatlaklar üzerinde 194
CAM ŞATO gezdirerek basabileceği bir boşluk aradı. Ayak parmakla rını geçirebileceği bir yarık bulduğunda yüzülmüş ve yer yer kanayan derisinde batıcı bir acı hissetti. Büyük bir dikkatle kendisini yukarı çekti. Celaena gibi ayağını sokacak bir delik ararken bacak ları suikastçınınkilere çarpan Nox “Üzgünüm,” diye mı rıldandı. Celaena ona “Sorun değil,” dedi. Titreyen, uyuşmuş halde yeniden duvara tırmanmaya başlayıp Nox’u kendi yolunu bulsun diye geride bıraktı. Yaptığı aptalcaydı. Onu kurtarmakla aptallık etmişti. Ne yaptığını sanıyordu? Chaol bardağındaki suyu yudumlayarak “Neşelen,” dedi. “On sekizinci olmak o kadar da kötü değil. En azından Nox’u geçtin.” Celaena hiçbir şey demeden tabağındaki havuçlarla oy nadı. Katranı ağrıyan elleri ve ayaklarından çıkarmak için iki kez banyo yapıp bir kalıp sabunun tamamını kullan ması gerekmiş, Philippa yarım saat boyunca yaralarını te mizleyip sarmıştı. Titremesi geçmiş olsa da Ned Clement’ın çığlığı ve yere düştüğünde çıkardığı ses hâlâ Celaena’nın kulaklarındaydı. Daha o sınavın sonuna gelmeden Ned’in cesedini ortadan kaldırmışlardı. Onun ölümü Nox’u elen mekten kurtarmıştı. Mezar, yaptıklarından dolayı azar bile işitmemişti. Kuralsız rekabete karşı hiçbir kural yoktu. Chaol “Tam da planladığımız gibi gidiyorsun,” diye ek ledi. “Yine de kahramanca kurtarışının pek de göze bat madığını söyleyemem.” Celaena ona öfkeli bir bakış attı. “Eh, yine de yarışı kaybettim işte.” Dorian onu Nox’u kurtardığı için tebrik 195
SARAH J. MAAŞ etmiş, hırsız ona defalarca kez sarılıp teşekkür etmiş olsa da Chaol sınavın sonunda ona kaşlarını çatmıştı. Anlaşı lan bir mücevher hırsızının repertuvarında gözü pek kur tarma girişimlerine yer yoktu. Chaol’un öğlen güneşi vuran kahverengi gözleri altın renginde parlıyordu. “Kaybederken bile zarafet göster mek eğitiminin bir parçası değil miydi?” Celaena hırçın bir sesle “Hayır,” dedi. “Arobynn bana ikinciliğin kaybedenlerin birincisine verilen hoş bir un van olduğunu söylerdi.” Chaol bardağını bırakıp “Arobynn Hamel mı?” diye sordu. “Suikastçılar Kralı?” Celaena pencereye ve gerisinde az çok seçilen, ışıltılar içinde uzanan Rifthold’a baktı. Arobynn’le aynı şehirde olduklarını, ona yakın olduğunu düşünmek tuhaf bir his- ti. “Onun benim ustam olduğunu biliyorsun, değil mi?” Arobynn güvenliğini ve yarışmadaki konumunu tehlike ye atarak Nox’u kurtardığını görse onu kırbaçlardı. “Seni bizzat mı eğitti?” “Önce beni o eğitti, sonra da Erilea’nın dört bir ya nından eğitmenler getirtti. Güney kıtasındaki pirinç tarlalarından dövüş ustaları, Bogdano Ormanı’ndan ze hir uzmanları... Bir keresinde beni Kızıl Çöl’ün Sessiz Suikastçileri’nin yanına göndermişti. Hiçbir bedel onun için çok yüksek değildi.” Celaena parmağıyla bornozunun üzerindeki ince iplikle oynayarak “Ya da benim için,” diye ekledi. “On dördüme basana dek benden tüm bunların be delini ödememin beklendiğini söylemedi bana.” “Seni eğitip sonra da bunun bedelini mi ödetti?” Omuz silkse de Celaena öfkesini gizlemekte zorlanı- 196
CAM ŞATO yordu. "Fahişeler de aynı yoldan geçer: Genç yaşta gene levlere götürülürler; eğitimlerine, bakımlarına ve giysile rine giden her kuruşu geri ödeyene dek orada tutulurlar.” Chaol’un ağzından “Bu alçakça,” sözleri döküldü. Yüz başının sesindeki öfke -ilk kez kendisine yönelmeyen öfke- Celaena’yı şaşırttı. “Borcunu ödedin mi?” Celaena’nın yüzüne, gözlerine aksetmeyen soğuk bir gü lümseme yayıldı. “Hem de son kuruşuna kadar. O da gidip hepsini harcadı. Beş yüz bin altın sikkeden fazla para. Üç saatte uçup gitti.” Chaol oturduğu yerden kalktı. Celaena bu hatırayı öyle derinlere gömmüştü ki artık ona acı vermi yordu. Chaol başka sorular soramadan konuyu değiştirmek için ona “Hâlâ özür dilemedin,” dedi. “Özür mü? Niçin?” “Dün ben Nehemia’yla talim yaparken söylediğin o korkunç şeyler için.” Oltaya düşen Chaol gözlerini kıstı. “Gerçeği söyledim diye özür dileyecek değilim.” “Gerçek mi? Çatlak bir suçluymuşum gibi davrandın bana!” “Sen de bana benim kadar kimseden nefret etmediğini söyledin.” “Gayet de ciddiydim.” Ancak Celaena yavaş yavaş gü lümsemeye başladı ve çok geçmeden hisleri yüzüne yansıdı. Chaol ona doğru bir parça ekmek fırlatınca ekmeği havada tutup ona geri fırlattı. Chaol ekmeği zorlanmadan yakaladı. Büsbütün sırıtmaya başlayan Celaena “Gerzek,” dedi. Chaol da sırıtarak ona “Çatlak suçlu,” diye karşılık verdi. “Senden gerçekten nefret ediyorum.” 197
SARAH J. MAAŞ Chaol “En azından ben hiçbir yarışmada on sekizinci olmadım,” dedi. Celaena burun deliklerinin öfkeyle geniş lediğini fark etti ve Chaol kafasına fırlatılan elmadan son anda eğilerek kaçabildi. Hemen sonra Philippa yeni haberlerle geldi. Sınava ka tılmayan yaver bir hizmetçi odasının merdiven boşluğun da feci şekilde dövülüp parçalanmış halde bulunmuştu. Son cinayetin gölgesi sonraki iki haftaya ve o iki haftada ger çekleşen sınavlara vurdu. Celaena iki sınavdan da -gizlenme ve iz sürme- dikkatleri üzerine fazla çekmeden ve kimsenin canını kurtarmak için kendisini tehlikeye atmadan geçmiş ti. Neyse ki başka yaverler öldürülmemişti. Fakat Chaol’un iki cinayeti talihsiz olaylar olarak görmesine karşın Celaena sürekli arkasını kollamadan rahat edemiyordu. Her geçen gün koşuda giderek iyileşiyor, daha uzak mesafeleri daha hızlı kat ediyor, antrenmanları esnasın da kendisine sataşan Cain’i öldürmemek için bir şekilde kendisini tutuyordu. Lütfedip bir daha odasına gelmeyen veliaht prensi artık sadece sınavlarda görüyor, prens sı navlarda ona sırıtıp göz kırpıyor, bu jestleri de gülünç bir şekilde Celaena’nın içini ürpertip ısıtıyordu. Fakat endişe edecek daha önemli meseleleri vardı. Son düelloya dokuz hafta kalmıştı ve Nox’un da içlerinde ol duğu bir grup yarışmacı çok iyi bir iş çıkardığı için son dördün içinde yer almak düşüncesi gözünde giderek daha değerli bir hal alıyordu. Cain’in finale kalacağı kesindi. Fakat diğer üç finalist kimler olacaktı? Celaena başarılı olacağından hep çok emin olmuştu. Fakat kendisine karşı dürüst olduğunda artık eskisi kadar emin olamıyordu. 198
23. BÖLÜM Celaena yere baktı. O keskin, gri kayaları; ayağının al tında nasıl çıtırtılar çıkardıklarını, yağmurdan sonra nasıl koktuklarını, üzerlerine atıldığında derisine nasıl da saptanabileceklerini biliyordu. Kayalar kilometreler ce uzanıyor, azıdişlerini andıran, zikzaklı dağlara doğru yükseliyordu. Üzerinde onu dondurucu rüzgârın derisine batan nefesinden koruyacak kadar çok giysi yoktu. Kirli paçavralara dokunurken midesindekiler ağzına geldi. Ne ler olmuştu böyle? Kendi etrafında dönerek Endovier denen ıssızlığa ba karken kelepçeleri şakırdadı. Başarısız olmuş, Endovier’a geri gönderilmişti. Kaçma şansı yoktu. Özgürlüğün tadını almış, ona epey yaklaşmış ama şimdi... Sırtından aşağı büyük bir acı inen Celaena çığlık atar ken kırbacın şaklamasını belli belirsiz işitti. Yere yığıl masıyla taşlar derisi yüzülmüş dizlerine saplandı. Biri “Ayağa kalk,” diye bağırdı. Yaşlar Celaena’nın gözlerini yakarken bir kez daha 199
SARAH J. MAAŞ havaya kalkan kırbacın ıslığı duyuldu. Bu kez canlı çıka mayacak, acıdan ölecekti. inen kırbaç kemiğine kadar ulaştı. Darbenin dalgası tüm vücuduna yayılırken çevresindeki her şey duyduğu acıyla yerle bir oldu ve bedeni bir mezara, ölü bir... Celaena’nın gözleri açıldı. Soluk soluğa kalmıştı. Yanındaki birinin “Galiba...” demesiyle irkildi. Neredeydi? Chaol “Bir rüya gördün,” dedi. Celaena gözlerini ona dikti ve elini saçlarına götürüp odaya bakındı. Rifthold. Rifthold’daydı. Cam şatoda, ha yır, onun altında kalan taş şatoda. Terliyordu ve sırtındaki ter kanmış gibi onu rahatsız ediyordu. Başının döndüğünü hissetti, midesinde bir aza lıp bir artan bir bulantı vardı. Pencereleri kapalı olsa da tuhaf bir şekilde gül kokan bir hava cereyanı yüzünü ya ladı. Muhafız Kıtası Yüzbaşısı bir kez daha “Celaena. Rüya gördün,” dedi. “Çığlıklar atıyordun.” Celaena’ya kararsız bir gülümsemeyle baktı. “Biri seni öldürüyor sandım.” Celaena sırtına dokunmak için elini geriye atıp geceli ğinin altına soktu. Eskiden kalma üç kabarıklık ve birkaç küçük yara eline gelse de başka bir şey yoktu. Hiçbir şey. “Kırbaçlanıyordum.” Rüyayı zihninden atmak ister gibi başını iki yana salladı. “Burada ne arıyorsun? Daha şafak sökmemiş.” Celaena hafifçe kızararak ellerini göğ sünde kavuşturdu. “Bugün Samhuinn. O yüzden bugünkü çalışmamı zı iptal ettim ama gelip ibadete katılıp katılmayacağını 200
CAM ŞATO sormak istedim.” “Bugün ne? Bugün Samhuinn mi? Neden kimse bana söylemedi? Bu gece ziyafet var mı?” Aklı günleri şaşıra cak kadar mı yarışmadaydı? Chaol kaşlarını çattı. “Tabii ama sen davetli değilsin.” “Elbette. Peki sen bu tekinsiz gecede ruh çağırmayı mı yoksa dostlarınla birlikte şenlik ateşi yakmayı mı plan lıyorsun?” “Ben o tür batıl saçmalıklarla uğraşmam.” Celaena bir elini havaya kaldırıp “Dikkatli ol, inançsız dostum!” dedi. “Bugün tanrılar ve ölüler dünyaya hiç ol madıkları kadar yakın dururlar, söylediğin her kötü sesi işitebilirler!” Chaol gözlerini devirdi. “Kışın gelişinin kutlandığı saçma bir bayram bu. Şenlik ateşlerinin tek faydası da geride kalan külün tarlalara serpilmesi.” “Küller tanrılar tarlaları korusun diye sunulan bir ar mağan.” “Küller tarlaların verimini arttırmanın bir yolu.” Celaena üzerinden yatak örtülerini kaldırdı. “Sana göre öyle,” deyip ayağa kalktı. Terden sırılsıklam olmuş geceliğini düzeltti. Ter kokuyordu. Chaol gülerek onun peşinden gitti. “Batıl inançları olan biri olduğunu bilmezdim. Bu durum kariyerinle na sıl örtüşüyor?” Celaena banyoya doğru yürürken omzunun üzerinden hemen ardından gelen Chaol’a öfkeli bir bakış attı. Eşik te durup “Bana eşlik mi edeceksin?” demesiyle hatasını anlayan Chaol kaskatı kesildi. Yüzbaşı karşılık olarak kapıyı sertçe kapadı. 201
SARAH J. MAAŞ Saçından yere sular damlayan Celaena banyodan çıktığında Chaol’un yemek odasında beklediğini gördü. “Sana kahvaltı vermiyorlar mı yoksa?” O gün Samhuinn olduğundan Celaena sabah idmanını yapmasa da olurdu. “Bana hâlâ bir yanıt vermedin.” “Neye yanıt verecektim?” Celaena masanın diğer ucu na geçip kaşığıyla bir kasenin içine yulaf lapası doldur maya başladı. Tek ihtiyacı bir tepeleme kaşık -hayır üç tepeleme kaşık- şeker, biraz sıcak krema ve... “Tapınağa gidecek misin?” “Tapınağa gitmeme izin var da ziyafete gitmeme mi yok?” Bir kaşık dolusu yulaf lapasını ağzına götürdü. “Kimse ibadet hakkından mahrum bırakılmamalı...” “Ya ziyafet?..” “Ziyafet bir sefahat gösterisi.” “Ha, anladım.” Bir kaşık yulaf daha yuttu. Ah, yulaf lapasını ne de seviyordul “Yani? Geliyor musun? Geleceksen gecikmeden çıkma mız gerek.” Celaena ağzında lokmasıyla “Hayır,” dedi. “Madem bu kadar batıl inançlısın, o zaman ibadete ka tılmamakla tanrıların gazabını üzerine çekme riskini al mış olmuyor musun? Ben bir suikastçının ölüler gününe daha ilgili olacağını sanıyordum.” Celaena yemeğine ara vermenden yüzüne delice bir ifade verdi. “Ben kendimce ibadet ediyorum. Belki bir iki de kurban veririm.” Chaol doğrulup eliyle kılıcının kabzasını sıvazladı. “Ben gidince kendine dikkat et. Öyle çok da süslü püslü elbiseler giyme. Brullo bayrama rağmen bugün öğleden 202
CAM ŞATO sonra antrenman yapacağını söyledi. Yarın sınavın var.” Celaena “Yine mi? Daha geçen gün sınav olmamış mıydı?” diye inledi. Son sınavda at üstünde cirit atılmıştı ve bileğinde bir yer hâlâ acıyordu. Fakat Chaol daha fazla konuşmadı ve süit sessizleşti. Celaena unutmaya çalışsa da kırbacın sesi hâlâ kulakla rında çınlıyordu. İbadet sonunda bittiği için minnettar olan Dorian Havil- liard yalnız başına şatonun arazisinde yürüdü. Din ona ne inandırıcı geliyor ne de onu etkiliyordu. Hal böyley- ken koltuk sırasında yerini alıp saatlerce dua üzerine dua mırıldanınca şiddetli bir temiz hava alma ihtiyacı hisset mişti. Bir de yalnız kalma ihtiyacı. Sıktığı dişlerinin arasından iç çekerek şakağındaki bir noktayı ovuşturdu ve bahçede ilerledi. Bir grup asil kadının yanından geçtiğinde hepsi de reverans yapıp yel pazelerinin ardında kıkırdadı. Dorian onlara hafifçe ba şını sallayıp yanlarından geçip gitti. Annesi seremoniyi ona gelin adaylarını göstermek için bir fırsat olarak görü yordu. Dorian ibadet boyunca avazı çıktığınca bağırma mak için kendisini zor tutmuştu. Dorian çalıdan çitin köşesini döndüğünde az kalsın mavi-yeşil kadifelere bürünmüş bir figürle çarpışacaktı. Figürün üzerindeki giysi bir dağ gölünü, bir çeşit mücev heri andıran rengindeydi ve en az yüz yıl öncesine özgü bir tarzdaydı. Bakışları kadının yüzüne kayan Dorian gülümsedi. Prens eğilerek “Merhaba Leydi Lillian,” dedikten son ra beraberindekilere döndü. “Prenses Nehemia, Yüzbaşı 203
SARAH J. MAAŞ Westfall.” Dorian bir kez daha suikastçının elbisesini ince ledi. Bir nehrin akan sularını andıran kumaş kıvrımları oldukça çekici görünüyordu. “Renkli bir görüntünüz var.” Celaena’nın kaşları çatıldı. Chaol “Leydi Lillian giyinirken hizmetkârları ibadet etmekteydi,” dedi. “Giyecek başka bir şey bulamadı.” El bette; korselerin içine girmek için ikinci birinin yardımı gerekiyordu ve elbiseler kopça ve bağlardan oluşan birer labirentti. Celaena “Özürlerimi kabul edin prens hazretleri,” dedi. Gözleri parlak, öfkeliydi ve yanağına bir kızarıklık oturmuştu. “Giysilerim zevkinize uymadığı için gerçekten üzgünüm.” Prens, Celaena’nın ayaklarına bakıp “Yo, yo,” dedi. Ayaklarında kırmızı -kışın açan çalı meyveleri gibi kır mızı- ayakkabılar vardı. “Çok hoş görünüyorsunuz. Sade ce giysileriniz bu güne uygun değil.” Aslında “bu yüzyıla” demesi daha yerinde kaçardı. Celaena ona kızgın bir ba kış attı. Dorian, Nehemia’ya döndü. Eyllwe dilini elinden geldiğince iyi konuşmaya çalışarak “Affedersiniz,” dese de pek etkileyici olamamıştı. “Nasılsınız?” Prensesin gözleri Dorian’ın Eyllwe diline hâkim ola mayışı karşısında aldığı keyifle pırıldasa da başını salla yarak soruyu anladığını belli etti. Kendi dilinde “iyiyim ekselansları,” diye yanıt verdi. Dorian’ın dikkati prense sin yakınlarındaki gölgelerin arasında gizlenen, tetikte bekleyip etrafı gözleyen iki muhafızına kaydı. Prensin içine bir hüzün çöktü. Dük Perrington Eyllwe’ye daha çok kuvvet göndererek asileri bir daha Adarlan’ın hükmüne meydan okumaya- 204
CAM ŞATO cak şekilde ezme fikrini haftalardır kabul ettirmeye ça lışıyordu. Daha geçen gün bir plan sunmuştu: Daha fazla asker gönderecek ve asilerin bir misillemede bulunmama sı için de Nehemia’yı ellerinde tutacaklardı. Dorian rehin almayı beceri listesine dahil etmeye pek de gönüllü olmadığından saatlerce plana karşı çıkmıştı. Fakat bazı konsey üyeleri planı onaylamadıklarını dile getirseler de anlaşılan çoğunluk dükün planının mantık lı olduğunu düşünüyordu. Yine de Dorian onları, babası geri dönene dek fikirlerinden caymaya ikna etmişti. Böy- lece dükün yandaşlarını ikna etmek için zaman kazan mıştı. Şimdi prensesin önünde dikilen Dorian gözlerini on dan kaçırdı. Veliaht prens olmasaydı hiç düşünmeden onu uyarırdı. Fakat Nehemia şatodan vaktinden önce ayrılırsa dük onu kimin uyardığını anlayıp prensi babasına gam mazlardı. Zaten Dorian’ın kralla arası yeterince kötüydü; bir de asi sempatizanı olarak damgalanması aşırı kaçardı. Dorian kendisini prensese bakmaya ve endişesiz bir ifade takınmaya zorlayarak ona “Bu gece ziyafete katıla cak mısınız?” diye sordu. Nehemia, Celaena’ya baktı. aSiz katılacak mısınız?” Celaena bunun dert çıkaracağını belli eden bir gülüm semeyle prensese baktı. “Ne yazık ki benim başka plan larım var. Öyle değil mi, ekselansları?” Sesindeki öfkeyi gizlemeye gerek duymamıştı. Chaol öksürdü ve çalılardaki meyvelere ilgisi bir anda artıverdi. Dorian tek başına kalmıştı. Düz bir sesle “Beni suçla mayın,” dedi. “Rifthold’daki o partiye gelmeniz için yapı- 205
