Created in Canva
Sinop İl Milli Eğitim Müdürlüğü Seyir Genç Kalemlerden Öyküler
Sinop İl Milli Eğitim Müdürlüğü Haziran 2026 Seyir Genç Kalemlerden Öyküler
ISBN: Sinop İl Milli Eğitim Müdürlüğü Adına İletişim Kefevi Mah. Hükümet Meydanı No:1 Kat:2, Merkez/SİNOP 0 368 2611987 sinopmem@meb.gov.tr http://sinop.meb.gov.tr Tasarım Sinop İl MEM AR-GE Yayın Kurulu Taner CEYLAN İdil AÇIKEL Burçin ALTUN Murat GENÇ Yusuf ÇAKIR İmtiyaz Sahibi Osman CEBECİ İl Millî Eğitim Müdürü 978-625-00-5557-1
TAKDİM boyunca rehberliğiyle hem öğretmenlerimize hem de sevgili derin şükranlarımızı sunarız. edebi çok özel bir emeğin ürünüdür. anlamlı bir miras ve kalıcı bir izdir. tecrübesi, yapıcı anlamlandırma çabasını barındıran bu çalışma, sayfada buluştuğu edebi bir köprü niteliği taşımaktadır. eleştirileri ve Osman CEBECİ İl Milli Eğitim Müdürü Sinop’un eşsiz ilham ikliminde buluşturmak amacıyla gerçekleştirilen Uçurum’un kıymetli katılımı, rehberliği ve edebi birikimiyle düzenlenen "Öykü Atölyesi" kapsamında filizlenmiştir. Bu vesileyle, atölye süreci sarsılmaz öğrencilerimize yepyeni ufuklar açan değerli yazarımız Mustafa Uçurum’a en kalbi Kitabın sayfalarında yer alan tüm öyküler, değerli yazar Mustafa Atölye sürecinde kaleme sarılan, hayallerini ve gözlemlerini kağıda döken öğrenci ve öğretmenlerimizin ürettiği özgün eserlerden özenle derlenen bu seçki; gelenekle yeniliğin, tecrübeyle taze heyecanların aynı geleceğe bırakılmış kelimelerin o soylu yolculuğuna rehberlik etmek ve geleceğin yazarlarını Her bir satırında genç kalemlerin içtenliğini, cesaretini ve dünyayı Bu eser; genç nesillerin kalbindeki edebi cevheri açığa çıkarmak,
ÖN SÖZ anlatımlarını zaman boyunca onların kelimelerle kurduğu bağı, hayal yolculuğuydu. İyi okumalar. barındırıyor. sınırsızlığını ve kendilerini büyük bir umut ve mutluluk kaynağı oldu. önemlisinin başlamak olduğunu kanıtlıyor. Bu kıymetli yüreklerin kelimelere dönüşen enerjisi, okuru sarıp sarmalayacak. Şair / Yazar Yusuf Çakır ve emeği geçen tüm genç yazarlarımıza sonsuz teşekkürler. Mustafa UÇURUM Elinizdeki bu çalışma, yazmanın her yaşta mümkün olduğunu ve en çalışmanın ortaya çıkmasında başta Sinop İl Milli Eğitim Müdürü Osman Cebeci olmak üzere, değerli hocalarım Serpil Cebeci, Neslihan Kutlu Karaman, ifade etme cesaretini görmek benim için Bu kitap, genç kalemlerin ilk heyecanını, cesur cümlelerini ve içten Yazarlık atölyesinde birlikte geçirdiğimiz güçlerinin Bu kitabın sayfalarında onların sesini duyacak, duygularına ortak olacak ve belki de kendi çocukluğunuzun izlerini süreceksiniz. Genç Yazmak, onlar için bir etkinlik değil; aynı zamanda kendini keşfetme Her bir metin, bu genç yazarların dünyasına açılan bir pencere. Kimi bir anısını, kimi hayalini, kimi de yüreğindeki sessiz çığlığı kâğıda döktü.
ÖYKÜLER BAĞCIK Ahmet Yaşar BUYACİ BELGRAD’DA AY VE HİLAL DÖRT KALBİN TEK ANAHTARI GEÇMİŞE YOLCULUK HAŞERELER KORUYUCU MELEĞİM BABAANNEM MEKTUP MİRAS SABAH GÜNEŞİ VE PATİLER SESSİZ DURAK TURKUAZ HÜZNÜ UÇURTMANIN KAÇIŞI ZİHİNDEKİ SOYUT AYNA SerpilKILIÇCEBECİ SareAYDIN Aslınur KALAFAT İhsan Kerem ANGUN Tuba KAŞIKCI GörkemPoyrazÖZSOMUNCU Nisa Gül DİNÇER EsmanurALBAYRAK Dilasu BALOĞLU NeslihanKUTLUKARAMAN YusufÇAKIR Merve İRGİN ......................................................... 1 .................... 7 .......................... 12 ................................. 25 ................................................ 28 .......... 53 ......................................... 57 ................................................................ 61 ................ 70 ................................................ 73 ........................ 76 ......................................... 79 ................................... 83
1 Ahmet Yaşar BUYACİ BAĞCIK Sabah uyandığında her zamanki gibi işe hazırlanmaya başladı. Duşa girdi, vücudu sıcak su ile buluşunca rahatladı. Kendini bir süre sıcak suyun akışına bıraktıktan sonra işe geç kalacağını anlayıp hızlandı. Daha kahvaltısını yapacaktı. Duştan çıktı, üstünü giyindi ve mutfağa doğru ilerledi. Ekmeğini kızarttı, kahvesini yaptı; doluydu. Kahvaltısını yaptıktan sonra koridora yürüdü, hırkasını askılıktan aldı ve kapıyı açtı. camdan yansıyan güneş hayat enerjisi Tam ayakkabılarını giyecekti ki donup kaldı. Ayakkabısı yerinde duruyordu ancak bağcıkları yoktu! Çok şaşırmıştı ancak buna vakit ayıramazdı, otobüsü kaçıracaktı. Hemen farklı bir ayakkabı giyip durağa doğru yürümeye başladı. Durağa ulaştığında otobüse daha beş dakika vardı. Durakta bekleyen birkaç kişi daha bağcıklarının çalındığını söylüyordu. Bu durum kafasını kurcalıyordu ama bugün kaderini değiştirebilecek toplantı, onun için şu an daha önemliydi. Otobüs tıslayarak geldi. Otobüse bindi, kulaklığını taktı ve iş merkezine varmayı beklemeye başladı. Ancak hâlâ o bağcıklar kafasını kurcalıyor, bir yandan da toplantıyı düşünüyordu. İş merkezine normalden daha kısa sürede varmıştı. Bir kahve içecek zamanı vardı. Kahvesini alıp bahçede oturmaya başladı. Bugünkü toplantı iyi
2 geçerse iyi bir terfi alıp maaşına yüksek bir zam yapılacaktı ama aklı hâlâ o bağcıklardaydı. Toplantı saati geldi. Toplantıya girdi ancak bu, hayatında girdiği en kötü toplantı olabilirdi. Bağcık sunumuna odaklanamamıştı. Toplantıdan sonra eve doğru yola koyuldu. Sokağa girdiğinde mahallenin çocuklarıyla karşılaştı. Onlar da bağcıklarının çalınıp çalınmadığını konusu kafasını öyle karıştırmıştı ki soruyorlardı. çalınmıştı. Sanırım tüm mahallenin bağcıkları Evin önüne geldiğinde bir şey dikkatini çekti: bağcığı yerinde duruyordu. Çalınan bağcık, siyah-beyaz çapraz çizgili bir bağcıktı. Bu detay, onu olayı çözmeye bir adım daha yaklaştırdı. Artık bunu çözmeden uyuyamayacağına emindi ama saat geç olmuştu. Toplantının verdiği yorgunlukla duşa girip uyudu. Yarın izinli olduğu için kafası rahattı, olayı istediği gibi araştırabilecekti. Ayakkabılığındaki sadece bir ayakkabının çalınmıştı, diğer ayakkabılarınki aynen Ertesi sabah kahvaltısını yaptı ve mahalle kıraathanesine doğru yol aldı. Oturup bir oralet söyledi ve oradakilerle konuşmaya başladı. Bu konuşmalardan anladığına göre sadece siyah-beyaz bağcıklar çalınmıştı. Hırsızın rafine zevkleri vardı! Tabii mahalle biraz derme çatma olduğundan hiçbir yerde kamera yoktu, bu da işini daha da zorlaştırıyordu.
3 Ama aklında bir plan vardı: Gidip aynı bağcıktan bir tane daha alacak ve gizli bir kamera kuracaktı. O andan itibaren olay onun için bir gurur meselesine dönüşmüştü. Tabii aklında birçok soru vardı: Neden siyah-beyaz bağcık? Neden sadece bağcık? Hemen çarşıya inmeye karar verdi ve yola çıktı. Bir ayakkabıcıya girip aynı bağcıktan sordu ama cevap olumsuzdu. İlk başta kamera almaya karar verdi, kamerayı aldı ama bağcıklar hiçbir yerde yoktu. Eve dönerken köşede ufak, derme çatma bir ayakkabıcı gördü ama “Burada da yoktur.” diye düşünüp dükkâna girmedi. Eve vardığında önce yemek yemeye, kamerayı ise daha sonra takmaya karar verdi. Yemeğini yedi ve kamerayı monte etti. Dışarıdan bakıldığında gerçekten de hiç belli olmuyordu. Ancak artık kapı deliğinden dışarı bakamıyordu çünkü mekanizmayı tam oraya kurmuştu. En sonunda uyumaya karar verdi. Ertesi gün ilk işi kayıtlarda anormal bir şey olup olmadığına bakmak oldu ancak her şey gayet normal görünüyordu. Bugün pazar olduğu için mahalle her zamankinden daha sakindi. Sokaktan gelen sesler bile azalmış, ortam garip bir şekilde durgunlaşmıştı. Kayıtlara tekrar bakmaya karar verdi ve saatlerce görüntüleri izledi. Tam uykuya dalacakken bir şey fark etti. Bir karaltı kameranın önünden geçmişti. Görüntü
4 devam etti ama o şey bir daha gözükmedi. Saat tam 03.52’de bir şey olmuştu. Bunu not etti ve uykuya daldı. Pazartesi sabahı gözlerini açtığında her yeri ağrıyor, göz kapakları birbirine yapışıyormuş gibi hissediyordu. Ama yine de işe gitmek zorundaydı. Hazırlandı ve durağa gitti. Mahalleli bağcık mevzusunu çoktan unutmuştu ve bu durum ona kendini delirmiş gibi hissettirdi. Gidip yüzlerce lira verip kamera almıştı, artık kendisini sorgulamaya başladı. İşe gitti, masasına oturdu ve çalışmaya başladı. Geçen günkü toplantı aklının ucundan bile geçmiyordu. Müdürü onu çağırdı ve terfi alamadığını, biraz daha çalışması gerektiğini söyledi. Bu “aptal bağcıklar” onun terfi edememesine neden olmuştu! Artık bu onun için şahsi bir meseleydi. Hırsızı bulup her şeyi öğrenmeliydi. Saat 17.00 oldu. Eve gidip dinlenmekten başka bir şey istemiyordu. Yola koyuldu. Sokağın başına geldiğinde o dükkân yine dikkatini çekti. Bu sefer es geçmeyip dükkâna girdi. Ani bir giriş olduğu için içerideki amca hazırlıksız yakalanmıştı. Telaşla ayağa kalkıp çekmeceyi kapattı. Bu hareket onu iyice şüphelendirdi. Adama döndü: — Siyah beyaz bağcık var mı acaba? Adam tok bir sesle yanıtladı:
5 — Yok! O gece kamerayı tekrar izlemeye başladı. Saat tam 03.52’de bir karaltı gördü. Bu kez emin olmuştu, görüntüdeki kişi ayakkabıcıydı. Uyudu... Sabah olur olmaz dükkâna gitti ve adama doğru bağırdı: — Neden yaptın? Neden? Dün gördüm seni! Adam sakince: — Git, müdürün her şeyi açıklayacak, dedi. Bir an donup kaldı. — Müdür mü? Ne alakası var? diye düşündü. Eve dönüp hazırlandı. İşe gitmek için ilk defa bu kadar can atıyordu. İş merkezine vardı ve doğruca müdürün odasına çıktı. Kapıyı açar açmaz bağırdı: — Bağcıklar nerede? Ayakkabıcı amca her şeyi anlattı. Neden yaptınız bunu? Müdür sakin bir şekilde kahvesinden bir yudum aldı, ayağa kalkıp kapıyı kilitledi. Masasının altından bir poşet çıkardı, içi siyah-beyaz bağcıklarla doluydu.
6 “Olay bağcık değil,” dedi müdür, sesi buz gibiydi. “Olay, senin kriz anındaki önceliklerin...”
7 Serpil KILIÇ CEBECİ BELGRAD’DA AY VE HİLAL Yaya kaldırımına açılan bahçe kapısından içeri girdi. Beş uzun basamağı özellikle yavaşça inmeye özen gösterdi. Gözü, avludaki bank ile mabedin kapısı arasında kapıgidip geldi, gidip geldi; titreyen göz bebeği topuzunda karar kıldı. Özellikle yan durdu; kapının topuzu elinde, heyecanı ise zirvedeydi. “Açılacak mı, açılmayacak mı; nasip mi, değil mi?” sorusunu saniyeler içinde kendine birkaç kez sordu. Kapının önünde üç basamak vardı ve son basamaktaki mermer aşınmıştı. Kim bilir kaç milyon kez Hristiyan ve Müslüman cemaati, kendilerince doğru yola iletti bu mermer. Aşınmışlık onu daha parlak yapmıştı. Hadi, bu yolcuyu da doğru yola ilet ey yüzyılların tanığı mermer; senin sertliğin, onun kalbinin yumuşaklığı ile aynı özelliğe sahipti aslında. Mermer sert olmalı, yolcunun kalbi de yumuşak olmalıydı o yolda. Topuzu sağa doğru hafifçe çevirdi ve 550 yıllık mabedin kapısı büyük bir ihtişamla açıldı. Mermer basamak, bir kez daha doğru yola iletmenin heyecanını yaşadı. Duygular; mermer basamakta da, bugünkü yolcuda da aynıydı: coşkun bir nehir gibi.
8 Belgrad’ın ıhlamur kokan sokakları, içeride de aynı güzellikle devam etmişti. Ihlamur ve çam kokusunun karışımı olan; insanı ferahlatan, yüzünde ipeksi bir dokunuş hissettiren o koku mabedin içindeydi. Yolcu kare yapının kubbesinin altındaydı şimdi. Kubbenin alt kısımlarına doğru konulmuş pencerelerden ışıklar süzülmekte; her ışık, içerideki duygu selinin ahengine göre hareket etmekteydi. Yolcu pencerelere baktı. Mihrabın yanına yerleştirilmiş kitaplıktan bir kitap çekti. Baktı; Yüce Kitap Kur’an-ı Kerim'di. Diğerleri ise farklı dillerde hazırlanmış ilmihal ve dinî bilgiler içeren kitaplardı. Dil bu ya, ne yazarsanız öyle okunurdu. Allah’ı yazarsanız Allah diye okunur, başka bir şey yazarsanız öyle okunurdu. Heyecanlı yolcu, her bir alanı güzelce inceledi; bazı eşyalara dokundu. Işığın güzel geldiği bir yer seçip oraya kendisine ait bir eşya koyarak fotoğrafını çekti. Tanıklandırmak istemişti; “Oradaydım.” diye. Çantası da o an da karelere yansımıştı. Caminin içindeki Osmanlı motiflerini inceledi. Kadınlar için ayrılan bölüme, üst kata çıktı. Tahiyyetü'l-mescid namazı kıldı. Dua etti, dua etti; âdeta fısıltılarından Rabbiyle sohbet ettiği anlaşılıyordu. Mabet tam duyamadı ama hâlinden anlamıştı samimi hasbihâli.
9 Orada bir hayli zaman geçirdikten sonra tekrar alt kata indiğinde, son bir bakışla etrafı süzerken ay yıldızlı rahleyi gördü. Yanına gitti; rahlenin ay yıldızını eliyle sevdi. Ay yıldızdan bir parça alır gibi yapıp dudaklarına götürdü ve elindeki temsili ay yıldızı öptü. Sonra geri, rahlenin üstündeki yerine bıraktı. Ihlamur ve çam kokusu karışık güzel kokuyu tekrar içine çekti; içinde kalsın ister gibi âdeta nefesini tuttu. Kendince mırıldandı: “Kim bilir sen, ey güzel mabet, neler gördün?” dedi. “20 yıl kilise oldun ama sonra hep camiydin. Arada yaktılar seni, arada yıktılar ama hep toparlandın.” Yolcu mabetten dışarı çıktı. Tam kapının karşısına yerleştirilmiş bank, girerken de gözüne takılmıştı zaten. Gitti, onun üstüne yavaşça oturdu. Misafir, yarım saat kadar kapıya, minareye ve caminin yanındaki Kur’an kursuna baktı. Bu üçlü arasında gözleri mekik dokudu; kalbi ise serin serin attı durdu. Caminin etrafını saran saksılara dikilmiş sardunyalar; kırmızı, pembe ve beyaz sardunyalar; hâkim ıhlamur kokusuna rağmen, babaanne çiçeği sardunyalar, es geçilemezdi. Eğildi; kadifemsi yeşil yaprakları okşadı ve çıkan kokuyu burnuna götürdü. Koku da onu götürdü.babaannesinin sardunya kokulu bahçesine Sardunya, onun için hayat emaresiydi. O nedenle bu
10 mabedin de yaşadığına hükmetti. Yaşıyordu mabet. Tabelayı okuyunca, yaşam emaresinin güçlü olduğunu daha iyi anladı. Şöyle yazıyordu; “Bu caminin Sırbistan hükümeti tarafından Sırbistan’da yaşayan Müslümanların resmî ibadet yeri olarak kullanılmasına izin verilmiştir.” Mekânların da, mabetlerin de, camilerin de bir kaderi vardır. Bu caminin kaderi, Sırbistan’da yaşayan müminleri toplamaktı. Aile, ilerlemiş yaşına rağmen, yıllardır hasretini Rablerine şükürlerinin simgesi olarak bir cami yaptırmaya karar verdiler. çektikleri evlat sevincine kavuşmuştu. Küçük, kare bir cami ve üstünde de çapı 10 metre olan bir kubbe... Tabii bu şekil ve ölçülere, ustaya durumlarını ve imkânlarını anlatınca usta karar verir. Cami yapıldığı zamanlarda Belgrad’da 250 cami vardı. Bu cami, mahallede bu yaşlı karı kocanın sevinç emaresi ve şükür simgesi olan küçük bir camiydi. Yaşlı annenin duası ise çok büyüktü: “Dünya durdukça dur sen ey cami! Müslümanları topla. Allah için atan kalpler sende secdeye varsın. Bizim de evladımızın da sevap hanemize hep yazılsın.” dedi ve kirpiklerinden süzülen huzur gözyaşını silmedi. İzin verdi; onlar aktı, aktı, aktı.
11 Ve 550 yıl sonra, yoldan geçen yolcunun kalbine bu hikâye gelmişti. Mabetlerin de bir kaderi vardı. Minaresinden ezan okunmasına izin verilmiyordu ama her ezan vakti minaresine bayrak çekiliyordu Müminleri bir araya gelmeye, bir arada ibadete davet etmek amaçlı. “Ezanımız dinmesin, bayrağımız inmesin.” duası, Belgrad Bayraklı Camii’nde vücut bulmuştu. Ezan her bir minarede dalgalanıyordu. Yolcu içinden ezanın minareden Belgrad geçirdi. Annenin sonsuzluk duası ise kabul makamında dimdik ayakta duruyordu bu kendi küçük duası büyük mabet gibi. Turun toplanma saati gelmişti; yolcunun gitmesi müminin kalbinde okunuyor bayrak sokaklarını inleteceği günde gelecek diye gerekiyordu.
12 Sare AYDIN DÖRT KALBİN TEK ANAHTARI Rüzgârın bile yavaş estiği küçük bir kasabada insanların yaklaşmaya korktuğu eski bir ev vardı. Rüzgâr o eve hiç dokunmazdı. Çatısı eğilmiş, pencereleri sarmaşıklarla kapanmıştı. Herkes oraya “Fısıltılar Evi” derdi. Çünkü geceleri evin içinden garip sesler yükselirdi; bazen bir melodi, bazen ince bir fısıltı… Sanki rüzgâr bir melodi gibi gelir, fısıldayarak giderdi. Ev terk edilmişti; belki de yalnızlığın verdiği acıyla içindeki karanlık, insanları korkutuyordu. İçine giren artık yoktu çünkü eskiden girenler kaybolur, bir daha da geri dönemezdi. Jandarmalar ve yardım ekipleri kaybolanları aramaya gittiğinde onlar da geri dönemezdi. Fakat bunları göze alabilecek kadar çılgın, “Macera neredeyse biz oradayız.” diyen kasabada yaşayan dört arkadaş vardı. İşte onlar Cansu, Fatma, Zeynep ve Sare’ydi. Cansu en cesurlarıydı; korkudan haz duyardı. Sare, korkunun içinde bile akıllıca davrananlarıydı. Zeynep en konuşkanları ve meraklı olanlarıydı. Aynı zamanda iştahı da pek açıktı. Fatma ise en korkağı ve midesine düşkündü. Bundan dolayı Zeynep’le sürekli yemek için kavga ederlerdi. Kızlar aynı sınıftaydı ve bir dersleri vardı. Hocaları onlara en ilginç fotoğrafı çekme ödevi vermişti. Kızlar da ormana gezintiye çıktıkları sırada çalıların arasından herkesin dışını tasvir edip içerisine yorum yapamadığı o eve gelmişlerdi.
13 — Bu evde cidden bir şey bulacağınıza inanıyor musunuz?, dedi Cansu. — Denemeye değer. Macera neredeyse ben oradayım, dedi Zeynep. Kocaman bir uğultu oluştu havada. — Sadece bir rüzgârdır belki de, dedi Fatma. Ama Sare’nin de içinde açıklayamadığı bir his vardı. “Hayır.” dedi yavaşça. “Sanki biri bizi çağırıyor.” O akşam gün batarken dört arkadaş ellerinde küçük fenerlerle eve doğru yürüdüler. Kapı hafifçe aralıktı. İçeri girdiklerinde eski tahtalar gıcırdadı, duvarlardaki tablolar onları izliyormuş gibi duruyordu. Birden… Tak… tak… tak… Üst kattan bir ses geldi. Dört arkadaş aynı anda birbirine baktı. “Duydunuz değil mi?” dedi Cansu fısıldayarak.
14 Fatma korkudan titriyordu. “Arkadaşlar, bence bu iyi fikir değil. Geri dönmeliyiz.” dedi. Zeynep, Fatma’yla korkak diye dalga geçiyordu. Fatma, “Ben korkak değilim, istersem gelirim.” diye sitem etti. Ses tekrar duyuldu. Bu kez daha netti. Sanki biri kapının arkasından yardım istiyordu. Fatma yine korkunca Zeynep yine dalga geçti. “O zaman biz gidelim, sen kal tek başına.” dedi. Fısıltı sesiyle Fatma, “Of, beni de bekleyin.” diyerek onların peşinden gitti. Merdivenlerdenyavaşça çıktılar. Koridorun sonunda diğerlerinden farklı bir kapı vardı. Simsiyah, eski ve üzerinde altın renkli garip semboller bulunuyordu. Kapının altından mavi bir ışık sızıyordu. Sare, kapıya yaklaştığında bir aynadan yansıyan kadın gördü. İlk bakışta insandan çok eski bir masalın içinden çıkmış bir varlığa benziyordu. Uzun gümüş saçları ay ışığı gibi omuzlarından aşağı dökülüyor, saçlarının gibi görünüyordu. Yüzü yaşlıydı ama gözlerinde yılların yorgunluğundan çok sonsuz bir bilgelik vardı. Gözleri arasında küçük yıldız parçaları parlıyormuş
15 derin bir gece mavisiydi. İçine bakıncasanki gökyüzündeki bütün sırları görebilirdiniz. Üzerinde yere kadar uzanan koyu lacivert bir pelerin vardı. Pelerinin kenarlarında altın ipliklerle işlenmiş eski büyü sembolleri bulunuyordu ve bu semboller karanlıkta hafif hafif ışıldıyordu. İnce, uzun parmaklarında taşlı yüzükler vardı; her taş farklı bir renkte parlıyor, sanki içinde ayrı bir büyü saklıyordu. Elinde taşıdığı asasının tepesinde çatlamış bir kristal bulunuyordu. Ancak kristal kırık olmasına rağmen içinden hâlâ güçlü bir ışık yayılıyordu. Yürüdüğü yerde hafif bir rüzgâr eser, etrafa yasemin ve eski kitap kokusu karışırdı. Herkes gözü kamaşmış bir şekilde hipnoz olmuş gibi odaya girecekti ki... — “Durun!” dedi Fatma. — “Fatmaaa!” dedi Zeynep. — “Didişmeyi bırakın lütfen. Şu an önemli bir işimiz var, unutmayın; ödevimizi tamamlamalıyız.” dedi Cansu. — “Ödev yaparken neden risk almak zorundayız ki?” dedi Fatma. Sare kapıyı hafifçe araladı ve bir ışıkla bütün evin içi aydınlandı.
16 “Sonunda geldiniz…” dedi kadın. Dört arkadaş korkuyla geri çekildi. “Siz kimsiniz?” diye sordu Sare. Kadın hafifçe gülümsedi. “Ben Elina. Bu dünyanın son büyücüsüyüm.” O anda odanın zemini ışıkla kaplandı. Etraflarında dönen mavi halkalar oluştu ve bir anda hepsi göz kamaştırıcı bir ışığın içine çekildi. Gözlerini açtıklarında artık kasabada değillerdi. Mor ağaçların yükseldiği büyülü bir ormandaydılar. Gökyüzünde iki ay vardı. Nehirler ışık gibi parlıyor, havada küçük altın yaratıklar uçuyordu. “Burası neresi?” dedi Cansu hayranlıkla. “Loreas, unutulmuş büyüler diyarı burası.” dedi Elina. Fakat kadının yüzündeki ifade aniden ciddileşti. “Ve büyük bir tehlike altında.” Uzakta kara bulutlar yükseliyordu. Gökyüzünü yavaş yavaş karanlık kaplıyordu.
17 “Yüzyıllardır mühürlü olan Gölge Kral uyanıyor,” dedi Elina. “Eğer tamamen özgür kalırsa hem bu dünya hem sizin dünyanız yok olacak.” Zeynep şaşkınlıkla güldü. “Bir dakika… Biz mi dünyayı kurtaracağız?” “Evet,” dedi kadın. “Çünkü kapıyı sadece kalbi korkudan güçlü olanlar açabilir.” “Ama bizim korkumuz daha güçlü.” dedi Fatma. “Kendi adına konuş bence. Çünkü şu an korkudan titreyen tek kişi sensin.” dedi Zeynep. Herkese özel semboller verilmişti… Sare’ye ateş, Cansu’ya su, Zeynep’e rüzgâr, Fatma’ya ise anahtar verilmişti. Belki de en zor görev onundu. Anahtar, kapıyı açıp gitmek demekti, fakat geri dönüşü olmayan bir ıssızlığın ortasında kalmışlardı. Tek kendini mi kurtaracaktı? Yoksa fedakârlık mı yapacaktı? Elina başını eğdi. “Kadim büyü sizi seçti.”
18 Tam o sırada ormanın içinden korkunç bir kükreme yükseldi. Devasa siyah gölgeler ağaçların arasından hareket etmeye başladı. Sare geri çekildi. “Sanırım… Kaçmamız gerekiyor!” Ama Fatma yerinden kıpırdamadı. İçinde ilk kez korkudan daha büyük bir şey vardı. Cesaret. Gölgeler yaklaşırken anahtar parlamaya başladı. Etrafında altın renkli ışıklar dönüyordu. Ve o anda Fatma şunu fark etti: Bu sadece eski bir evin gizemi değildi. Bu, onların kaderiydi. Ve gerçek masal şimdi başlıyordu… Mor ormanın derinliklerinde yankılanan o korkunç kükreme, dört arkadaşın kalbine aynı anda korku düşürdü. Ama artık geri dönüş yoktu. Çünkü büyü onları seçmişti. Elina, asasını yere vurduğunda havada altın renkli bir harita belirdi. Haritanın tam ortasında ışıldayan, büyük bir kapı vardı. Kapının üzerinde dört sembol bulunuyordu:
19 ateş, su, rüzgâr ve eski bir anahtar işareti… Bunlar, kızlara verilen sembollerdi. “Evlerinize dönmenin tek yolu bu kapıyı açmak.” dedi Elina. Fatma sessizce kendi avucuna baktı. Diğerlerinin sembolleri parlarken onun elinde ince, gümüş bir anahtar şekli vardı. “Ama neden benimki anahtar?” diye sordu. Elina’nın yüzü ciddileşti. “Çünkü en zor görev senin.” Ormanın içinden soğuk bir rüzgâr geçti. “Kapıyı açan kişi.” dedi büyücü yavaşça, “Geri dönüp dönemeyeceğini kendi seçmek zorunda kalır.” Sessizlik çöktü. Sare hemen öne çıktı. “Ne demek bu? Hepimiz döneceğiz.” Ama Elina gözlerini Fatma’dan ayırmıyordu. “Bazı kapılar sadece fedakârlıkla açılır.”
20 Bu sözler Fatma’nın içine ağır bir taş gibi oturdu. Günler boyunca dört arkadaş büyülü diyarda yolculuk etti. Kristal dağları geçtiler, gökyüzünde uçan beyaz yaratıklardan saklandılar, ışıklı nehirlerin içinden yürüdüler. Her biri kendi gücünü öğrenmeye başladı. Sare ellerini kaldırdığında avuçlarından sıcak alevler yükseliyordu. Ateş ona zarar vermiyor, aksine karanlığı uzaklaştırıyordu. Cansu suyu istediği gibi hareket ettirebiliyordu. Bir damlayı bile havada dans ettirecek kadar güçlüydü. Zeynep’in rüzgârı ise görünmezdi ama çok güçlüydü. Fısıltıları kilometrelerce öteden duyabiliyor, rüzgârla konuşabiliyordu. Fatma’nın gücü ise diğerlerinden farklıydı. O hiçbir şeyi yok etmiyor ya da yönetmiyordu. O, kapıları açıyordu. Fakat hangi kapıyı…? Sadece gerçek kapıları değil… İnsanların korkularını, saklanan sırları ve kaderin kilitlerini de... Bu güç, kalbinin derinliklerine ulaşan bir sihir gibiydi.
21 Sonunda haritadaki yere ulaştılar. Issızlığın Ortası… Burası sessizdi. Ne kuş sesi vardı ne rüzgâr. Toprak griydi, gökyüzü karanlıktı. Dünyanın unutulmuş bir köşesi gibi görünüyordu. Çölden farksızdı. Tam ortada devasa bir taş kapı yükseliyordu. Günler boyu yorulmuş olacaklardı ki bir serap gördüklerini düşündüler. Fakat olduğunubiraz daha ilerlediklerinde bunun gerçek anladılar. Kapının üzerinde şu cümle yazılıydı: “Bir kişi kendini düşünürse kapı sonsuza dek kapanır. Bir kişi sevdiklerini düşünürse dünya yeniden doğar.” Fatma’nın elleri titredi. Kapının önündeki dört sembol parlamaya başladı. Sare ateşini sembole bıraktı. Kızıl ışık yayıldı. Cansu avucundaki suyu bıraktı. Mavi dalgalar oluştu. Zeynep rüzgârı çağırdı. Gökyüzü hareketlendi.
22 Ve sıra Fatma’ya geldi. Elindeki anahtar yavaşça ortaya çıktı. Gümüşten yıldızlaryapılmış gibi görünüyordu ama içinde dönüyordu. Kapının içinden karanlık bir ses yükseldi: “Tek başına geçersen yaşayacaksın.” Fatma’nın gözleri doldu. Karşısında kendi dünyasını gördü. Evi… Odası… Ailesi… Her şey onu çağırıyordu. Ama arkasına döndüğünde arkadaşlarını gördü. Evi… Odası… Ailesi… Aslında bu saydıkları kadar değerli olan dostlarını da gördü. Birlikte ağladıklarında omzuna yaslanan bir başın değerini anladı. Çünkü bazen insanı ayakta tutan şey büyü değil, yanında duran bir dostun sessiz varlığıdır. Hayattaki en büyük sihir de bu değil midir zaten? Seni bu dünyada seven birinin ya da birilerinin olması… Birlikte güldüklerinde Issızlığın Ortası bile eski sessizliğini kaybediyordu. Karanlığın içinde yankılanan kahkahaları, sanki o ölü toprağa yeniden hayat veriyordu. Sare’nin içten gülüşü ateş gibi etrafı ısıtırken, Cansu’nun
23 huzurlu sesi dalga gibi kalplerisakinleştiriyordu. Zeynep’in neşesi rüzgâr gibi herkese yayılıyor, Fatma ise onları izlerken ilk kez yalnız olmadığını hissediyordu. Korkmuşlardı. Ama ona güveniyorlardı. Fatma gözlerini kapadı. Belki de gerçek büyü güç değildi. Birini kendinden önce seçebilmekti. Anahtarı kapıya yerleştirdiğinde gözlerinden yaşlar süzüldü. “Ben yalnız dönmek istemiyorum.” dedi fısıltıyla. “Ya hepimiz… ya hiçbirimiz.” O anda anahtar altın bir ışıkla parladı. Kapı sarsıldı. Gökyüzündeki karanlık çatlamaya başladı. Ve ilk kez Issızlığın Ortası’nda bir rüzgâr esti. Kapı yavaşça açılırken içinden sıcak bir ışık yayıldı. Dört arkadaş birbirlerinin elini tuttu. Elina uzaktan onları izliyordu. Gülümsedi. “Gerçek sihir.” dedi sessizce, “Her zaman kalbin içindeydi. Aslında buraya gelenler bu yüzden geri dönemedi. Çünkü herkes kendini seçti ve sonunda yok oldu. Sen ise farklısın Fatma. Sevdiklerini kendinden önce seçtin. İşte bu da kurtuluşun başlangıcıdır.”
24 Ve dört arkadaş ışığın içine doğru birlikte yürüdüler… Onlar ödev için fotoğraf çekememişlerdi ama bu olay onlara çok güzel bir ders olmuştu… Gerçek sevgi belki de budur; korktuğunda elini bırakmamak, karanlığın ortasında ışık olabilmek, çölün ortasında yağmur yağdırabilmek… Kader bir tesadüf değil, insanın kalbine yazılan en güzel mucizedir. Siz de mucizelerin peşinden gidin, “kaderdir” deyip vazgeçmeyin…
25 Aslınur KALAFAT GEÇMİŞE YOLCULUK Bir kapı açılıyor ama içeride kimse yok. Etrafta sessizliğin sesi, boğuk havanın uğultusu; burnunda ise eskinin kokusu... Güneş, hafif aralık olan pencereden kıvrılarak içeri giriyor. Koltuk örtüleri dağılmış, yastıklar yere saçılmış. İçinde insanlar olan kare bir kutu ise işlemeli bir örtüyle süslenmiş. Örtünün, hızına akıl sır erdirilemeyen bir el tarafından işlendiği ilk bakışta belli oluyor. O, gördüklerini anlamlandırmaya çalışırken hafifçe yan odanın kapısı aralandı. Küçük bir kız, al al olmuş yanaklarıyla içeri girdi. Küçük kız, sobanın yanına gördüğünü veremediği tanıdıklık hissi ile boğuşurken birden kendi geçmişini anımsadı. O da bir zamanlar aynı böyle bu küçük kız gibiydi. Annesi her sabah onu erkenden uyandırır, saçını güzelce tarar ve karnını doyurduktan sonra büyük bir neşeyle onu okula yollardı. Okuldan döndüğünde apar topar formasını çıkarır, arkadaşları ile saklambaç oynamak için dışarı fırlardı. Annesi içinden, “Ah, haylaz yavrum benim.” derdi de ona hiçbir şey söyleyemezdi. Yavrusunu çok severdi, onu el bebek gül bebek büyütürdü. sakince hatırlamaya ilişirken o, bu çocuğu İçinde nerede çalışıyordu. anlam
26 Aklında canlanan bu anılarla birlikte sobanın yanına çökmüş kız çocuğunu seyretmeye devam etti. Gözü çocuğun eline iliştiğinde kendini yine geçmişte buldu. Henüz, beş altı yaşlarındaydı. O gün babası çalışmaktan yorgun argın eve kendini zor atmıştı. Annesi, babası için hemen bir şeyler hazırlamaya koyuldu. Sobanın üstündeki semaver her zaman tüterdi. Babası iş kıyafetleriyle oturmayı sevmediğinden üstünü değiştirmek için odasına geçti. Babasını çok severdi. Bir şey yaptığında hemen babasının yüzüne bakar, ondan o aferin gülümsemesini alınca kendisinden mutlusu olmazdı. Bugün babasının fazlasıyla mutsuz olduğunu gördüğü için ondan yine böyle bir aferin almak istedi. “Ne yapabilirim?” diye düşünürken gözü sobanın üzerindeki semavere takıldı. Hemen koşarak mutfağa gitti. Babasının her zaman kullandığı bardağı alarak sobanın yanına döndü. Dikkatlice çayı doldurmaya koyuldu. Çayı sorunsuz bir şekilde bardağa koymuştu fakat sıra sıcak suya gelince işler pek yolunda gitmedi. Semaverin musluğunu açtı, sıcak suyun bardağı doldurmasını bekledi. Bardak tam dolmak üzereyken eli birden kaydı ve tüm sıcak su eline döküldü. Bir anda karşılaştığı bu acı karşısında çığlık atmaktan başka bir şey yapamadı. İşte o gün bugündür elinde geçmişin izini taşıyor.Küçük çocukla olan bu ortak özelliği karşısında şaşakaldı ve kızı incelemeye devam etti.
27 Bu küçük kız çocuğu ona bütünüyle kendi geçmişini hatırlatıyordu. Kızın gülüşündeki masumane engel oluyormuşçasına olan hareketliliği ve daha da önemlisi o bakış... Öyle bir bakıştı ki bu, sanki vücudunu delip geçiyordu. Bu kadar ufak bir çocuğun böylesine derin bakışlarla bezenmiş olması oldukça ilginçti. tavır, sanki içindeki bir şey durmasına O, kıza bakarak geçmişi yeniden yaşarken kız ayaklandı ve okul formasını giymeye başladı. Formayı giydi, saçını güzel kokulu kolonya eşliğinde taradı ve çantasını sırtına attı. Tam kapıdan çıkmak üzereyken vücudu sabit bir şekilde omzunun üstünden ona doğru baktı. O an çocuğu gitmemesi için tutmak istedi. Fakat sanki görünmez bir duvar onu engelliyordu. Çocuk yavaşça yanağındaki çukurları derinleştirdi ve dışarıya doğru adım attı. O ise geçmişine veda ettiğinden bihaberdi.
28 İhsan Kerem ANGUN HAŞERELER Gittikçe bastıran yağmur, soğuk rüzgârın etkisiyle bir o yana; bir diğer yana savruluyordu. Yağmurun bile karşı koyamadığı rüzgâr, önüne kattığı ne varsa sürüklüyordu. Sürüklenen onlarca çalı çırpı, gözlerinin önünden saniyelik olarak geçiyor; sonra kilometrelerce öteye sürüklenerek kayboluyordu. Ayaklarının altındaki çamurlaşmaya yüz tutmuş, yağmur kokan toprak; kunduralarına hafiften sarmaya başlamıştı. Bir ayağını diğerinin üzerine hızlıca sürttü, işe yaramadı. Aksine, altta kalan kunduranın üstü de bu çamurumsu toprağa bulanmıştı. Üstteki kundurasını hızla geri, alttakinin hizasına çekti. Bu çamur bahsi canını sıkmıştı orası belli. Bakışlarını önünde duran görkemli manzaraya çevirdi. Akşam çöküyordu yavaş yavaş; orası belli. Gökyüzü, koyu mavinin açık tonlarında bir renge boyanmış duruyor. Göğün altında ise şehirler, binalar var. Biraz sağa doğru çevirse kafasını, yeşillik... Az da olsa yine var. Ufacık evler dizilmiş yeşilliğin karşısına. Bu binalar ile yeşilliğin birleştiği noktadan, kızıl mı kızıl bir köprü; olduğu tarafa uzanıyor. Altından geçen sular, karardıkça kararmış havanın soğukluğundan. Şehrin ışıkları yanmaya başlamış azar azar, karanlık çökmeden hazırlıklar başlıyor demek ki. Köprünün altından büyük bir gürültüyle geçen vapurlara takılı kalıyor gözleri. Hepsi yakmaya başlamış ışıklarını. Sonra, köprünün birkaç
29 metre ötesinde yavaş yavaş ilerleyen gemileri de görüyor. Hepsinin de ışıkları yanmış, sanki hepsinin bir acelesi var ama ellerinden gelen sadece yavaş yavaş; o büyük cüsseli gemileriyle suyun aktığı yöne gitmek. Bir anda karnının istemsizce kasıldığını hissetti. Sonra kuvvetli bir biçimde öksürdü, bir daha ve bir daha. Gözleri yavaş yavaş kararırken karnını bir eliyle kavradı. Diğer eliyle kahverengi ceketinin sol cebini karıştırdı. Eli, camdan olduğunu tahmin ettiği bir cisme dokunuyordu. Bir anda öyle kuvvetli öksürdü ki, karnında duran eli istemsizce ağzına gitti. Bu kuvvetli öksürüğü art arda gelen tıksırmalar takip ederken yavaşça eline baktı. İşaret parmağının ucundan yarım yamalak görülen yeşil çimenlerin üzerinde noktalar halinde kızıl taneler belirmişti. Çimenlerin yapraksı kısımlarında ise kan kırmızısı lekeler vardı. Hiç beklemeden sol cebinde eline gelen cam cismi çıkardı. Sararmış, içinde buğudan az çok görülen yuvarlak cisimler olan bir şişe. Şişenin kapağını tıksıra tıksıra açtı, şişeyi sağ eline aldı ve sol eline doğru eğdi. Beyaz, yuvarlak ve oldukça küçük bir hap sol eline düştü. Hapı aldığı gibi ağzına attı. Dilinde biraz yuvarlanan hap, hızlıca boğazından aşağıya doğru indi. Az daha ölüyordum, diye düşündü. İronik, çok ironik. O an, o içinde bulunduğu andan gerisini anımsar gibi oldu. Bu tepenin ucunda, bu yağmurun altında duruş amacı gözlerinin önünden geçti. Az daha ölüyordum, diye geçirdi içinden tekrar. Bu hastalığın çarelerinden biri de
30 temiz hava almak, olabildiğince küflü ve havasız yerlerden uzak kalmaktır… Kendisi de doktordu, bunu neden düşünememişti ki? Açık hava, geniş ova insanı az da olsa tedavi ederdi. Biraz nefeslenirsin, sonra hap mı kullanıyorsun; ilaç mı içiyorsun… Az daha ölüyordum, demek ki buraya gelmesem çoktan ölmüştüm. Kaç haftadır şiddetli öksürükten mustaripti. Gittiği doktor ona bir ilaç yazmış, sonra da “Temiz hava al, çık gez dolaş.” diye tavsiyeler dizmişti. O da dinlemişti haliyle, aklın yolu bir. O da doktor, o da doktor. En iyi hava, böyle az da olsa yüksek yerlerde olurdu. Zaten birazdan yeterince alçak yerlere gireceği için, yağmurlu hava da olsa zararı olmazdı. Yaş ilerledi iyice. En iyisi olabildiğince uzak kalmak bazı şeylerden. Ama ne mümkün! Hepsi de o meretin suçu! Ölenle ölünmez dedik, dediğimizin tersini yapmaya uğraşıyoruz resmen. Ama içtiği miktarın da önemi olmaz mıydı hiç? Babası kadar içmezdi ya. Ölenle ölünmüyor işte. Babası… Kaç gün önceydi? Beş? Altı? Postaneden bir mektup, daktiloyla yazılmış. Daktilo mürekkebinin sağa sola kaydırdığı harflerden açık seçik olmasa da biraz okunan birkaç cümle: “Babanız vefat etti. Kendisinin size miras bıraktığı mal varlıklarını almak ve diğer bazı önemli meseleleri görüşmek için…” Sonrası malum. Bir ton yazı, bir ton süslü cümle. Okumaya değmezdi bile. Kaç zamandır görmediği yaşlı adam, sonunda ölmüştü. Geriye
31 ne kalmıştı ki ondan? Ne kalabilirdi ki? İşinde gücünde adamdı sonuçta rahmetli. Bir eczanesi vardı. O kadar. Bu şehirde büyümüştü. Sonra da terk etmişti, arkasına bile bakmamıştır herhalde. Kızıl köprünün olmadığı vakitleri anımsardı ara sıra. Yok yok, bu köprü kesin yeniydi. En azından babasının eczanesinden yeni. Bu da uçuk bir örnek oldu, dedi içinden. Eczane en az yirmi senelik, bu köprü… senelik bile değil. Birkaç ay önce bitirmişlerdi inşasını. İşte o yaşlı adamdan geriye, o yirmi senelik eczane, ilaç dükkânı kalmıştı. Kendi eczanesi de yok değildi yani; o kadar tıp mektebi okumuş, sonunda kendine de bir yer açmıştı. Ama babasının yeri başkaydı, belki de değildi. İçinde bulunduğu duruma bir anlam katma amaçlı saçmalıyordu kesin. Son mektuplaşmaları… onlarda işlerin iyi gittiğinden bahsetmişti. İki tane genç adamı işe almıştı herhalde; biri tezgahtar, diğeri hesap kitap… Uçmaya yüz tutmuş şapkasını iki eliyle kafasına oturttu tekrardan. Önünde bu koca şehir manzarasına arkasını döndü, yavaş yavaş indi aşağıya toprak yoldan. Cenaze merasimi öncesi kunduraları kirlenmeseydi iyiydi de… Zaten geç kalmıştı. Önemsemedi bu durumu, nasıl olsa geç de kalsa erken de gitse konuşulacak mesele aynı mesele sayılırdı: Eczane. Eczane de eczane... Hemen yokuşun yanı başında duruyordu çam ağacının yapraklarının yeşili arabası… Yanına yaklaştı.
32 Önce bir motorunu açtı, alışkanlık edinmişti bunu. Sonra anahtarı aramaya koyuldu; soğuktan ve yağmurdan beyazlamış elleri, anahtarları cebinin derinliklerinden hemen çıkardı. Sonra arabasına bindi ağır ağır. Yaşlanmıştı artık, bu kadar yaştan sonra olurdu yavaşlık. Anahtarı kontağa soktu, çevirdi. Aynada kendine baktı bir anlığına,ufak gözlüklerinin önünde biriken su tanelerini temizledi. Şapkasını arka koltuğa fırlattı. Grileşen saçlarını elleriyle düzeltti. Kıvrımlı bıyıklarını nasıl düzelteceği hakkında ise tek bir fikri yoktu. Üstü başı temizdi tabii, kunduraları hariç. Ayakları pedala bastı. Ufak kavislerden hızlıca ilerlemeye başladı arabası. Farları yaktı, önünde gişeyi görene dek sürdü. Gişenin önünde kısa bir bekleyiş, ardından koca köprünün içinden şehre doğru gidiş… Yavaşça kararan hava, arabanın içini yavaş yavaş koyu renklere boyuyordu. Kırışmış yüzü, bir yerden sonra sadece lambaların içeriye yansıyan ışıklarında belli olur hale gelmişti. Her ışığın geçişinde, o kırışık yüzü gözüne çarpıyordu. Ancak gözlerine çarpan bir tek yüzündeki kırışıklıklar değildi. Köprü, sanki kocaman bir ağız gibi açılmıştı. Kafasını azıcık yukarı kaldırdı. Köprünün göğe yükselen direkleri gözlerinin önündeydi. Araba camlarına vuran yağmur, bu kocaman manzara ile arasına giriyordu bazen.
33 Sonunda o da bitti. Köprünün çıkışına gelmişti artık, karşısında kocaman şehir onu bekliyordu. Arabasını gecenin karanlığına hazırlanan bu koca şehrin içine sürdü. Gözleri her yerde orayı aradı. Mezarlık, mezarlık, mezarlık… Nerede bu? Arabasının camlarından yüzüne yansıyan kocaman gökdelenler, sanki üzerine geliyordu. Her girdiği sokakta sanki daha fazla artıyordu gökdelenler. Göğe uzanan bu sonsuz binalar, sanki ellerini uzatsa ucuna değecekmiş gibi saçma bir düşünceye kapıldı bir anlığına. Ufak görünüyorlardı buradan; altlarından bakınca en tepeleri sadece sivri, ufacık bir uçtan ibaretti. Sanki dokunacak gibiydi onlara. Sonunda, aradığı yeri buldu. Gökdelenlerin biraz ötesinde, kocaman demirden pas tutmuş bir kapısı var. Mezarlık. Arabasını park etti. Araba aynasında yüzünü başını düzeltti, şapkasını taktı ve dışarıya çıktı. Ne kadar yağdığını kestiremediği yağmur, artık diniyor gibiydi. Ayağının altındaki çamurlaşmış toprak, kapısına yaklaştıkça iyice yürüyüşünü zorlaştırıyordu. Havanın kararmaya yüz tutmasına bakılırsa, mezarlığı bulana kadar bayağı zaman kaybetmişti. Adımlarını hızlandırarak demir parmaklıklı kapının önüne geldi. İki koca parmaklığın arasında, ufak bir açıklık gözüne çarptı. Demirin paslı tarafını tutmamaya özen göstererek girişi araladı. Yağlanmadığı ve bakımının yapılmadığı, çıkardığı kulak tırmalayıcı sesten gayet belli oluyordu. mezarlığın paslanmış demirden büyük
34 Sağ ve sol tarafına dizilmiş, kararmış mezar taşları. Hepsinin üzerinde isimler, altlarında ölüm tarihleri… Kimisininki daha görkemli, kimisininki sadece bir adet mezar taşından ibaret. Mezar taşları, yolun her iki yanından sanki bir nehirdeki oluşan ufak dalgalar gibi kafalarını çıkarmışlar. Adımlarını hızlandırmak istiyor, ama yapamıyor. Sadece yürüyor. Bir gün bu mezar taşlarından biri de benimki olacak, ilginç. İnsan ne yaparsa yapsın, nasıl yaşarsa yaşasın; günün sonunda ölülerin krallığında bitiyor hikayesi. Ölüyorsun, sonra arkandan ağlayanlar oluyor; sonra da mezar taşını dikiyorlar. Bitti, bu kadar. Ve orada, sağ tarafında. Beyaz mermerden bir figür, hemen yanı başında dikili duruyor. Ölülerin krallığının bekçileri. Figürün biraz uzağında, aradığı mezar taşı orada. Yaklaşıyor. Evet, bu o. Pek şaşalı bir mezar taşı yapmamışlar. Tıpkı diğerleri gibi duruyor uzaktan, farkı yok. En azından, en azından birkaç süs ekleseler… Bakıyor mezara. Sadece bakıyor. Babası, o yaşlı adam, şimdi o mezarın içinde. “Biz de sizi bekliyorduk bayım!” Bir anda arkasını dönüyor, dönmesi lazım. Biri ona seslendi, orası kesin. Başka kimse yoktu, o zaman seslenilen kişi o olmalı. Ama neden? Arkasını döndü. Karşısında iki adam duruyor. Biri kahverengi şık bir takım elbise giymiş; takım elbisenin
35 içine giyilmiş koyu bir gömlek de az çok belli oluyor. Açık kahverengi, üzerinde şeritler halinde çizgiler olan kravatı çarpıyor gözüne. Bir de tam ortadan ikiye ayrılmış, kısa denilebilecek bıyıkları. Tam bir züppe. Yanındaki… Yanındakini tam olarak tanımlayabilecek bir cümle yok. adam. O kadar. Üzerine giydiği, geceleri gökyüzünden bile siyah takım elbise neredeyse tüm vücudunu kaplamış. Aynı derecede siyah olan kravatı, beyaz gömleğinin üzerinden bu siyah takım elbise ile birleşiyor. O kadar siyah, o kadar belirsiz ki… bir karaltıdan farkı yok. Sadece bir karaltı, içinden acaba bu diğer adamın gölgesi mi diye geçiriyor. Hayır, olamaz. Sonuçta yan yanalar. Garip, garipten öte tuhaf. Bir “Sizinle tanışıyor muyum?” diye soruyor. Şık giyinmiş olan cevap veriyor: “Siz merhumun oğlu olmalısınız. Size üç gün önce telgrafla babanızın vefat ettiğini iletmiştik. Belki hatırlarsınız.” Şimdi anlaşıldı, bunlar babasının işe aldığı o iki adam. “Ha, evet. Hatırladım.” Yağmur yeniden yağmaya başlıyor, öyle sesli yağıyor ki her iki taraf da seslerini yükseltmek zorunda kalıyor. “Babanızın vefatı dolayısıyla üzgünüz tabii. Ancak konuşmamız gereken bazı konular var bayım. Özellikle de babanızın eczanesi hakkında.” Bundan sonra konuşulanlar, her iki tarafın da anlamakta zorlandığı laf kalabalığından ibaret. Biraz
36 uzaktaki bir mezar taşının arkasından bu manzarayı izleyen biri, eğer biraz gözlerini kısıp dikkatlice baksaydı muhtemel olarak bastıran yağmur altında birbiriyle uzaktan konuşan iki adamı, bu adamlardan mezara yakın olanın diğerinin yanına gelip el sıkışışını, daha sonra da karaltı ile selamlaşmasını, sonra bu üç kişinin mezarı hızlıca terk edişini görebilirdi. Hatta kafasını mezarın girişine çevirse, büyük ihtimal bu üç adamın bir arabaya binip oradan ayrıldığını da görürdü. Arabanın camlarına teker teker düşen yağmur damlaları, şehrin ışıklarının altından her geçişte daha da sıklaşıyor. “Arabanız konusunda şüpheniz olmasın.” diyor şık giyimli adam. “Adamlarımız onu en yakın yere götüreceklerdir. Arabamıza binmenizde ısrar etmemizin biçimde konuşabilmemiz.” Yanına oturan şık görünümlü adam, hararetli bir biçimde böyle birkaç cümle daha diziyor. Genç biri. Orası belli. Yirmilerinin sonunda gösteriyor. Ona karşılık vermiyor pek. Ya kafasını sallıyor ya da kısa cevaplarla geçiştiriyor. Onu asıl meraklandıran karaltının suskunluğu. Tek bir cümle bile kurmadı şu ana kadar. Gerçi, artık isimlerini öğrendiği bu iki adama isimleriyle seslenmek istiyor kafasının içinde. Ama hayır, olmuyor. Yaşlılığından mı, unutkanlığından mı bilinmez. Şık giyimli adamın az çok hatırlıyor adını. Ama karaltı… sebebi, bu konuyu daha düzgün “İşte geldik. İnebiliriz bayım.” Arabadan iniyorlar. Önünde durdukları apartmanın içine giriyorlar. Hızlı
37 adımlarla dar merdivenler çıkılıyor ve içeri giriliyor. İçerisi, dışarısı kadar karanlık. Bir sandalyeye oturtuyorlar onu. Karşısına şık adam ve karaltı oturuyor. Şık adamın karşısında oturduğunu gayet iyi bir şekilde görüyor. olmasa göremeyecek bile. Sadece yüz hatlarının bir kısmı belirgin bir biçimde bakıyor ona, gerçi; baktığını zannediyor desek doğru olur. Gözleri bile seçilir değil. Bir anda karaltının davranışları değişiyor, yüzünde; yüz kaslarının sınırlarını zorlayan, geniş bir gülümseme beliriyor. Az önceki suskun adamdan eser yok. Hemen söze giriyor. Ancak karaltı, onu gömleğinin beyazlığı “Öncelikle, bu kadar zahmete katlanıp buralara kadar geldiğiniz için ben ve arkadaşım, size minnettarız. Babanızın vefatı bir yana, miras paylaşımının titizliği için gösterdiğiniz çaba gerçekten takdire şayan. Ancak bu kurduğum cümlelerin babanızı kaybettiğiniz gerçeğinin yanında anlamsız olduğunun da farkındayım bayım. Tekrardan başınız sağ olsun, acınızın farkında olduğumuz için bu miras meselesini sizi daha fazla rahatsız etmeyecek şekilde bir çözüme ulaştırmaya çalışacağız. Biliyorsunuz ki merhum babanızın gayet iyi yürüttüğü bir eczacılık işi vardı. Dile kolay yirmi senedir bu işi yapıyordu. Şehrin en iyilerinden biriydi kendisi. İlaçlar ilk ona gelir, hastalar ilk onun kapısında sıraya girerdi. Size kendi babanızı anlatmayacağım, amacım bu değil. Demek istediğim şu: merhum babanız büyük bir işin başındaydı. Bunun farkında mıydı? Bizce değil. Merhum babanızın yanında ben ve saygıdeğer ortağım yaklaşık dört sene önce
38 çalışmaya başladık. Kendisi yaşlılığı sebebiyle işlerle çok ilgilenemiyordu. Biz de hem finansal işlerde hem satış noktasında işlerini devralarak ona yardım etmeye karar verdik. Zamanla işler büyüdü, birkaç tane yan eczane açtık. Ancak, babanızın sağlığı da aynı dönemde iyice kötüleşti.” Konuşması, ses tonu… Hepsi tuhaf ve aynı derecede tuhaflıkta ikna ediciydi. Şık adamın dediklerinin aksine, söylediği her sözün kafasının içine işlediğini hissediyordu. Bu kadar iyi bir kelime kullanımına sahip birisi nasıl olur da böyle giyinirdi… Üzerindeki takım elbise, cenazeler için bile fazla karaydı. Ki kendisi dahi cenaze olmasına rağmen geç kalacağını bildiği için smokin giyme zahmetine girmemişti. Daha sonradan karaltı, yanındaki büyük, siyah çantadan bir düzine kâğıt çıkardı. Kağıtları masanın üzerine sert bir biçimde bıraktı, çıkan ses kulaklarında çınlıyordu. Sararmış bu kağıtların üzerindeki daktilodan çıkma ufak harfler, ilk bakışta onun için hiçbir anlam ifade etmedi. Sonra daha dikkatli bakmaya karar verdi, ancak tam o anda karaltı kağıtları eline aldığı gibi düzeltti ve masanın biraz ötesinde koydu. birleştirdi,Daha sonra ellerini masanın üstünde konuşmasına devam etti: “Babanız, vefatından tam iki hafta öncesinde az önce gördüğünüz vasiyetnameyi iş arkadaşımın huzurunda bana yazdırdı. Burada beni ilgilendiren nedir diye sizisorabilirsiniz. Sormakta haklısınız. Aslında
39 ilgilendiren pek bir şey yok. Elbette yasal bir mirasçı olarak alabileceğiniz şeyleri bilmeniz gerek, ki bu şeyleri birazdan size sayacağım. Ancak vasiyetname biraz karışık olduğu için sizi yorma zahmetine girmeden ben size sayayım isterim. Bayım, babanız tam tamına beş yüz ila altı yüz miktarında bir parayı size miras bıraktı. Onun dışında, evindeki bazı değerli eşyalar da sizin. Ayrıca eğer isterseniz evindeki aile fotoğraflarını da alma hakkına sahipsiniz. Sonuçta herkes kaybettiği kişileri ara sıra hatırlamak ister, değil mi? Merhumun evi ve bizi asıl ilgilendiren eczane konusuna gelirsek…” Karaltı, masaya biraz daha yakınlaştı. Odadaki loş ışık şık giyimli adamın tarafında olduğu için, onun oturduğu kısım karanlıkta kalıyordu. Üstündeki siyah takım elbise de söz konusu olunca, sanki karanlığın ta kendisi ona doğru yaklaşıyormuş gibi hissetti. “Bayım.” dedi karaltı, “Merhum babanız, bize yazdırdığı vasiyetinde evi, sahibi olduğu eczane ve diğer eczanelerin tapusunu, işletme haklarını ve buradan elde edilecek kazançların tamamını, bana ve değerli iş arkadaşıma miras bıraktı.” Gözleri bir anda iyice içine göçtüğü göz kovuğundan fırladı, elleri titremeye başladı. Nasıl olur? diye düşündü içinden. O anda buna itiraz etmeyi aklından geçirdi ama… Edemedi. İçinde bir şey tuttu onu.
40 “Biliyorum, buraya muhtemelenbabanızın eczanesini devralmak için geldiniz. Ancak durum bu şekilde, eczane artık bizim kontrolümüzde. Bu, merhum babanızın beyanıyla kesinleşmiştir. İsterseniz bu işi mahkemeye götürebilirsiniz ancak bu tür bir davranış size sadece zaman kaybettirir.” Bunu dedikten sonra, aynı siyah çantadan bir kâğıt daha çıkardı. Öncekilere göre en önemli farkı, bunun sararmamış olmasıydı. Jilet gibi keskin kenarları ilk gözüne çarpan özelliğiydi. “Babanızın tek kan bağı olan yasal mirasçısı olarak az önce size açıkladığımız bu durumu onayladığınıza dair bir belge imzalamanız gerekiyor.” Siyahlığın içinde kaybolan takım elbisesinin cebinden, bir tükenmez kalem çıkardı. Kalemi karanlığın içinden ona doğru uzattı. “Her ne kadar hızlı imzalarsanız o kadar hızlı işimiz biter.” Uzatılan kalemi iki parmağıyla kavradı, önünde duran beyaz kâğıda gözlerini dikti. Bir ton yazı vardı içinde. Okuması lazımdı, huyu gibi bir şeydi bu. Biraz okumaya çalıştı, giriş her zamanki gibi süslü cümlelerle yazılmış. Altta maddeler halinde bu iki adamın eline geçecekler sıralanmış, sonra da imzalar… Düşündü, düşündü… “Bayım.” dedi karaltı. “İmzalayacak mısınız?” kâğıttan kafasını kaldırdı. “Ama…” konuşamadı.
41 Karaltı hiçbir şey demeden ona doğru bakıyordu. Karanlığın içine gömülmüştü, yüzündeki gülümseme ise halen gitmemişti. Ona doğru bakıyordu, kafası biraz öne doğru eğik şekilde. Ne kafasını oynatıyordu ne de bir şey söylüyordu. Sadece ona doğru bakıyordu. Karaltıdan bir şey demesini bekledi ancak o sesini dahi çıkarmadı. Dik dik bakmaya devam etti. Bakışlarını yeniden kâğıda çevirdi. Odadaki sessizlik bir anlığınatedirgin hissetmesine sebep oldu. Şık giyimli adama bakacaktı ki bir anda konuşmaya başladı: “İmzalayın bayım.” dedi karaltı, Tekrardan kafasını kaldırdı. Adam ayağa kalkmış biçimde ona doğru bakıyordu. Neden adam olsun ki? Bir karaltı bu… Karaltı… şekli yok, cismi yok, herhangi bir ayırt edici özelliği yok… Sadece bir karaltı. Kafasına nasıl hayal ederse, o şekilde görebileceği bir silüet… Ve şimdi, tam karşısında… Ona bakıyor… “İmzalayın.” İsminin hemen altına birkaç karalama. Karaltı kâğıdı çekip aldı önünden. “Çok güzel. Bakın bayım, gördünüz mü? Hemencecik bitti işte. Şimdi gideceğim ve bu kâğıdı gerekli yerlere ileteceğim. Ondan sonra ise sizi daha fazla rahatsız etmeyeceğiz. Tekrardan başınız sağ olsun. Size iyi günler dilerim bayım. Eğer miras paylaşımının detaylarını öğrenmek istiyorsanız arkadaşım size gayet yardımcı olacaktır.”
42 Yerinden kalktı, kapıya doğru yöneldi. Tam gidecekken bir anlığına durdu. Yavaşça arkasını döndü. Kapının tam ağzındaydı, yüzü; apartmanın lambası altında yarısı görünür bir biçimde duruyordu. Gayet sıradan bir yüze sahipti, hayal ettiğinin ötesinde bir yüz. “Bu arada, hazır lafı da geçmişken… Bayım, siz babanızla aynı işi yapıyordunuz, değil mi?” “…evet?” “Evet. Hatta yakınlardaki bir şehirde eczaneniz varmış. Doğru mudur?” “Evet, doğrudur.” “Güzel. Diyeceğim şeyi ne kadar hoş karşılarsınız bilmiyorum ama eczanenizi biraz araştırdım. Ve gördüm ki son zamanlarda işleriniz iyi gitmiyor. Neydi o? Evet, doğru ya. Borçlarınız birikmiş, çalışanlarınıza ödemelerini yapamıyormuşsunuz. Ve hatta eczaneniz bakımsızlıktan dökülüyormuş. Bunlar sadece duyduklarım bayım.” “Ne demek istiyorsunuz? Yüzüme karşı kendi eczanemin sorunlarını söyleyerek neyi başarmaya çalışıyorsunuz?” bir anlığına da olsa hiddetlenmişti. Kendini tutmaya çalıştı. Karaltı güldü, “Sakin olun bayım.” dedi, “Size bir fikrimi sunacaktım.” Sonra devam etti: “Ben ve iş ortağım büyük şeyler planlıyoruz. Babanızdan kalan eczaneleri büyük bir eczane zincirine dönüştürmek amacımız. Önce bu şehir
43 sonra bütün ülke sonra da bütün dünya… Biliyorum, tuhafınıza geldi bu fikir. Koskoca dünya size mi kalır derseniz çok da yanlış demiş olmazsınız. Ancak bizce en azından bu şehir için dediğimin gerçekleşme olasılığı, gelelim.gayet yüksek. Şimdi, sizin eczanenize Bakımsızlıktan yıkılmak üzere, çalışanlarınız isyan ediyor ve beş parasızsınız. Babanızın cenazesine de bu yüzden geldiniz, değil mi? Sıcak paraya ihtiyacınız vardı. İstediğinizi tam olarak alamadınız. Ama size şunu diyeyim ki istediğiniz parayı ve hatta daha fazlasını kazanmanızın bir yolu var. Evet, bunun hakikaten de sizin de hoşunuza gidecek. Çok kolay bir yolu var.” İlgilenmiş gözüktü. “Nedir o?” diye sordu. “Eczacılık işinden yüklü bir miktarda para kazandık, bayım. Sizin eczanenizi satın almaya hayli hayli yeter. İstediğiniz ne kadar para varsa veririz. Hem borç batağından kurtulursunuz hem de ileriki yatırımlarınız için paranız olur. Ayrıca, satın alım gerçekleştikten sonra sizin eczanenizin başında durmanıza da izin veririz. Elde edilen karın yüzde ellisi sizin olur. İnanın bana, kazanacağınız para için yüzde elli oldukça büyük bir miktar. Başka şehirlere açılmak, hedeflerimiz arasında var. Bize bu konuda yardım ederseniz, sizi bu büyük eczane zincirimize ortak ederiz. Böylece hem siz kazanırsınız hem de biz. Bütün satın alma işlemlerini ayarlarız, size kalan sadece az önce yaptığınız gibi bir ıslak imza atmak olur. Bizce gayet makul, sizce?”
44 Biraz düşündü. Gerçekten iyi para verirler. Evet, evet. İyice zengin olmuştur bunlar. Ama o eczane benim hakkımdı! Babamın uşaklarının hizmetine mi gireceğim yani? Saçma, çok saçma- “Cevabınız?” “Düşünmem lazım.” “Tamam o zaman. İş ortağımla bu konuyu derinlemesine konuşursunuz. Nasıl olsa kendisi de benim kadar bu konulara hâkim. İyi günler bayım, bizimle çalıştığınız için teşekkürler!” Karaltı, kapıdan dışarı yöneldi. Kapı büyük bir gümbürtüyle kapandı. Şık giyimli adama baktı, daha beş dakika önceki halinden eser yoktu. İçine çökmüş gibiydi. Düşünceli biçimde yere doğru bakıyordu. Sonra bir anda ayaklandı, yavaşça pencerenin önüne doğru yürüdü. Camı yavaşça açarak dışarıya doğru uzandı. Adamın solunda kalan pencereye doğru yürüdü. O da aynı şekilde açtı pencereyi ve dışarıya baktı. Ne diyeceğini bilemedi. Dışarıya baktı, akşam olmuştu. Şehir, tam bir akşam havasına bürünmüştü. Işıklar bu sefer tamamen yanmış, sokaklardaki kalabalıklar evlerine dağılmaya başlamıştı. Yağmur, apartmanın camlarına damlarını bırakmaya devam ediyordu.
45 “Ne dersen de haklısın.” dedi şık giyimli adam. “Cidden. Ona yapmayalım dedim de dinletemedim işte. Ama bu kadarını ben de tahmin edemedim. Gerçi, nereden bilecektim ki her şeyin üzerine konacağını? Sesi, dışarının gürültüsü arasında kısık gelse dahi dediklerini anlayabiliyordu. Tonlaması, konuşması… Hepsi değişmişti. Sanki o züppe, hızlı konuşan iş adamı gitmiş yerine bitik bir evsiz gelmişti. “Bana sürekli ‘büyük planlarından’ bahsediyor. Tüm ülkeye yayılacağımızdan başlıyor söze, sonra da susmuyor. Neyi planlıyor inan anlamış değilim. Eczane sahibiyiz biz, ilaç şirketi değiliz ya. Gözü çok yükseklerde, çok…” “Bazen onun bu ‘büyükdüşüncelerinden’ korkuyorum. Amacı ne? Neden bunu yapıyoruz? Bilmiyorum işte. Ama o biliyor, yani bilmesi lazım. Eczanenin bütün hesap kitap işlerini o yapardı zaten. Her kazancımızı, her zararımızı bilir. Bunu da bilmeli o zaman. Peki ben? Ne yaptığımdan habersiz, o ne derse peşinden gidiyorum. İyi para kazanıyoruz, orası ayrı. Ancak insan yine de merak ediyor, ‘Bu adamın amacı ne?’ diye. İşte, bir bilsem…” Bir of çektikten sonra pencere kenarından ayrıldı. Ona doğru yaklaşıyordu. Bunu görünce o da pencere kenarından ayrılarak şık giyimli adama baktı. Yüzünü ona doğru döndü. “Beni dinleyin bayım,” dedi, “Size kişisel önerim; eczanenizi satmayın. Her neyin peşindeyse eczanenizi onun için kullanacak. Bir ton anlaşmayla sizi kendine bağlı yapacak. Sonra ayrılmak
46 istediğinizde kendi işinizi yürütmek istediğinizde sizi bir şekilde vazgeçirecek. İnanın bana, bu satış zararınıza olur.” Bir anlığına sustu, tekrar önüne dönüp pencereden dışarı baktı. Yüzünde bir anlığına bir gülümseme belirdi, “Bir keresinde bana… çok tuhaf bir benzetme yapmıştı.” “Hadi ya. Ne tür bir benzetme?” Sesinin cılız ve bitkin çıktığını fark etti, kafasını şık giyimli adama doğru çeviremiyordu bile. “Bana ‘Haşereler gibi olmalıyız.’ demişti bir defasında. Hatırladıklarım doğruysa bir iş görüşmesinden sonraydı. Görüşme iyi gitmişti, bu yüzden onun bu garip yaptığını zannettim, güldüm. ‘Herhalde evini böcekler bastı.’ dedim ona. Gülmedi, sadece bana baktı. ‘Ciddiyim.’ dedi, ‘Haşereler gibi olmalıyız.’ dedi tekrar. laflarını kaldırabilirdim. Şaka Ben de şaşırdım iyice, neden böyle bir şey dediğini sordum. Hemen anlatmaya başladı, ‘Bir evin tozlu ve nemli bodrumunu düşün.’ dedi. ‘Oraya iki tane haşere bırak. Sadece bir hafta içinde ne olur biliyor musun? Bodrumun kapısını açtığın an kocaman bir haşere sürüsü suratına sıçrar. Haşereler, gittikleri yere fevkalade uyuşurlar. Geldikleri yere nasıl bu kadar hızlı uyum sağlarlar biliyor musun? Çünkü haşereler, fırsat avlarlar. En ufak bir delik, en küçük açık yer onlar için üreme alanıdır. Bodrumda ne varsa yerler, her yeri mesken
47 tutarlar ve yavaş yavaş bodrumu ele geçirirler. Sonra evi ele geçirmeye gelir sıra. İstila ederler her yeri; bu, zamanla ve yavaş yavaş gerçekleşir. En sonunda ise ev artık haşerelerindir. İşte bu sektör de bir nevi haşereleri ödüllendiren bir sektördür. Eğer haşereler günün sonunda pastadan en büyük payı alıyorsa, evet biz de haşereler gibi olmalıyız. Dakik, dikkatli, kolları her yere uzanan, çabuk çoğalan, hızlı, çevik, saklanmasını ve görünmemesini, gölgede kalmasını bilen… En zayıf yerleri, ufak veya büyük olsun olmasın, sürekli yoklamalıyız. Bir fırsat varsa hep üzerine düşmeliyiz. Sınır tanımamalıyız, yavaş yavaş ilerlemeliyiz. Eğer bu şekilde ilerlersek, eninde sonunda dünya adlı bu gezegendeki tek eczane zinciri biz oluruz. Büyük düşün. Haşereler gibi olmalıyız.’ Dedikleri günlerce kafamın içinde yankılanmıştı resmen. Ben şahsen bu işi insanlara sağlıklı bir yaşam sunabilmek için yapıyorum, sonuçta tıp okullarını boşuna bitirmedim. Ama, onun önceliği bana çok sağlıkmış gibi gelmiyor. ‘Milletin sağlığı üzerinden kazanç kovalanır mı?’ deseniz, haklısınız. Bir türlü anlamadığı şey de bu ya zaten. Herkesin anlamadığı da bu ya zaten.” Şık giyimli adamı bir anda bir öksürük tuttu. Takım elbisesinin önündeki cebinden çıkardığı mendili ağzına tuttu, öksürüğü durunca mendili tekrardan ön cebine koydu. “Gıcık tuttu herhalde.” dedi ona. Sonra tekrardan düşüncelere daldı.
48 Süregelen sessizliği hafiften başlayan yağmur az da olsa bölüyordu. Şık giyimli adam, en sonunda konuşmaya başladı: “Normal biri değil o. Bunu babanızın eczanesinde çalışmaya başladığımız günlerde fark ettim. Daha önceden bana yapacaklarımız hakkında ne vaat ettiyse hepsinin tam tersini yaptı ve yapacak belli. O, bilim ahlakından yoksun birisi, orası kesin. İlaçların sağlığa yararlarından çok tedarikinin maliyetine, elde edilecek kâra önem veriyor. Elinden gelse siyanürü bile baş ağrısı ilacı diye getirip satar. Tek ilgilendiği konu, satış rakamları ve daktilodaki sıfırların çokluğu… azıcık da olsa insan hayatını önemsemen lazım eğer doktor olacaksan, gidip de eczane açacaksan. Onun umurunda bile değil. Başta muhasebeci olduğunu zannetmiştim ama hayır, bildiğin doktor. Ama hiç beyaz önlüğü giydiğini görmedim. Matematikte, kimyada, ne kadar bilim dalı varsa hepsinde üzerine yok. Ne sorsan söyler ne sorsan bilir. Bazen benden daha bilgili olduğunu dahi düşünürüm. Ama ben ne zaman insanların sağlığının öneminden bahsetsem bana ‘naif olma’ der. Dedim ya, normal diyebileceğim biri değil. İnsan sağlığının baş mesele olduğu yerde onun derdi satış oranları… İşin kötü tarafı, bu görüşüne etrafındaki insanları da inandırmaya başladı. Söylediği her sözü özenle seçiyor, her kelimeyi dikkatle kuruyor. İnan bana, aklına gelebilecek en ahlak dışı şeyi bile savunabilir ve savunmasına inanırsın. Onun hep bütün gücü elde etmesinden korkmuştum, şimdi sanırsam bu korkum
49 gerçeğe dönüşüyor. Babanızın varlığı, onu dizginleyen yegâne şeydi. O hesap kitap işlerine bakardı, babanızla ben de ilaç işlerine… Ancak şimdi öyle değil. Gün geçtikçe daha çok işlerime karışmaya başladı. Ne zaman yaptıklarını sorgulasam ‘Sen anlamazsın.’ diyor. İlaç tedariki, ne bileyim getirilen ilaçların bozulup bozulmadığının kontrolü… Bu işleri daha önceden ben yapardım. Şimdi o işleri artık ne idüğü belirsiz, benden habersiz işe aldığı adamlar yapıyor. İyice tezgahtara döndüm ki işlerimden biri de eskiden oydu. Onu iş başındayken hiç yorgun görmedim. Ya da işe bir gün, bir gün dahi başka bir kıyafetle geldiğini. O siyah takım elbiseyi hiç çıkardığını görmedim. Ya da hesap kitap işlerini yaparken ortadan bir anda kaybolmadığını da hiç görmedim. Sürekli bir yerlere gitmediğini, sürekli birileriyle konuşmadığını… Bunların hiçbirini görmedim. Uyuduğunu da hiç görmedim biliyor musun? Delirdiğimi düşünebilirsin, ancak gece yarısı sokaklarda dolaştığına bir gün cidden şahit olmuştum. Evim şehir merkezinin biraz uzağında kalır benim. Onun evi ise eskiden benimkinin birkaç sokak ötesindeydi. İşte evinin benimkine yakın olduğu zamanlarda bir gece uyku tutmadı. Kalktım, mutfağa bir bardak su içmeye gittim. İşte o an gördüm onu, sokakta yürüyordu. Üzerinde aynı takım elbiseyle evimin önünden geçiyordu. Şaşırdım, tam seslenecekken… Bir anda döndü ve bana baktı. Sokak lambasının biraz uzağındaydı, yüzünün ışıkla aydınlanan kısmından o olduğunu anlamıştım. Gülümsedi. Sonra
50 hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam etti. Sonraki gün ona tıpkı her aklı başında insanın yapacağı gibi neden gece yarısı dışarıda dolaştığını sorduğumda ise ‘Geceleri pek uyumam.’ diye cevap verdi. Sonra öğrendim ki bunu her gece yaparmış. Sonra da bayağı uzağa taşındı, köprünün öteki tarafına. Normal değil o. Bunu biliyorum. Evet, normal biri değil. Her daim dakik, her daim planlı. Her daim lehine bir yol bulan birisi. Ancak derdi sağlık değil, para. Bence paradan öte, güç. Ve her ne zaman bir yanlış yapsam yanımda bitiveriyor. Her yerde adamı olduğuna inanmaya başladım, ne yaparsam yapayım bir şekilde haberi oluyor. Beni izliyor. Evet, evet. Beni kesinlikle gözetliyor. Delirdiğimi düşünebilirsiniz bayım ancak gerçekler bu. Sakın ona eczanenizi satmayın, sakın. O anlaşmaya imza attığınız an geri dönüşü yok. Bahane uydurun, reddedin. Bir şey yapın ama sakın imza atmayın. O normal biri değil. Sizi de etkisi altına almasından korkuyorum. Size de yalan söylemesinden korkuyorum. O, durdurulması gereken birisi. Ahlaki sınırlamalardan yoksun bir canavar. Kötü bir şey yaptığına eminim, ancak elimde kanıt yok. Ve o, o… Beni izliyor. Bundan adım kadar eminim. Beni izliyor.” Gözlerinin önünden bir ışık huzmesi geçti. Sonra gökyüzü yarılırmışçasına bir gürültü geldi. Gök sanki kocaman bir canavarmış gibi gürledi. Şık giyimli adamın yavaşça pencereden ayrıldığını gördü, hızlıca yanına yetişti. “Pek iyi gibi
51 gözükmüyorsun. Eğer isterseniz hastaneye gidelim ya da evinize kadar bırakayım sizi.” Adamın delirdiğini düşündü. Evet, büyük ihtimalle delirmişti. O garip ortağı, ona kafayı yedirtmişti, bu kadar. Şık giyimli adam eliyle itti onu. “Hayır, hayır.” dedi, “Eve kendim gidebilirim, sağ olun. Ayrıca hastaneye gitmemi gerektirecek bir durum yok ortada. Neyi kastettiğinizi anlamadım.” “Dediklerimi mazur görün ama… Anlattığınız şeyler…” “Çok mu saçma? Bayım, onu tanımıyorsunuz. Gerçekten tanımıyorsunuz. Tanısaydınız dediklerimin doğru olduğunu siz de bilirdiniz.” Kapıya yöneldi. “Seçim sizin bayım. Ama sizi uyarıyorum, bu adamın gerçek yüzünü gördüğünüz vakit her şey için çok geç olacak.” Kapıyı açtı. “Haşereler gibi olmalıyız he… Haşereler gibi. Haşereler…” mırıldanma sesleri, apartmanın içinde yankılanırken ileri doğru adım attı. Kapı, ardından kapandı. Çıldırmış, diye düşündü. Evet, adam garipti ama bu kadar da olamazdı. Tek yapabileceği şey anlaşmaya razı gelmekti. Hem eczanenin dertlerinden kurtulur hem de sıcak para cebine girerdi. Ama şu an meselesi başkaydı, bu karanlık evde yalnız kalmıştı. Etrafa dikkatlice bakmaya karar verdi. Nereye götürmüşlerdi ki onu?
52 Camdan dışarı tekrar baktı. Kafasını aşağı doğru çevirdi. Yeşil arabası sokağın öbür tarafında duruyordu. Kafasını pencereden içeri çekti. Karanlık odada sağ tarafa doğru adım attı. Elini duvar olduğunu düşündüğü tarafa doğru uzattı. Duvarın üzerinde kabartmalı bir kısım dikkatini çekti, anahtarı bulmuştu. Bir parmak hareketiyle beraber önce odanın tepesinde duran kocaman lamba sonra tüm oda sarımtırak bir aydınlığa büründü. Oda, gayet sıradan bir oturma odasıydı. Odayı incelemeye başladı. Koltuklar, sehpalar, yemek odası… Kitaplığın içinde, kitapların hemen önünde bir fotoğraf. Babası. Evet, burası babasının eviydi. Başından beri buradaydı demek ki. Anlaşmaya göre bu iki ortağa verilecek olan ev. “Madem bu kadar geldik,” dedi, “Bari mirastan payımıza düşeni alalım.” Az önce gördüğü fotoğrafı aldı. Babasıyla çekildiği bir fotoğraftı bu. Fotoğrafı yuvarlak çerçevesinden çıkardı ve katlayıp cebine koydu. Çerçeveyi dikkatlice inceledi. “İyi para etmez ama idare eder.” dedi. Sonra daha fazla eşya bulabilmek için çekmeceleri yoklamaya koyuldu.
53 Tuba KAŞIKCI KORUYUCU MELEĞİM BABAANNEM Gece bir anda uyandım. Vücudum terlemişti her damlasını vücudumda hissediyordum. Penye kıyafetim vücuduma yapışmıştı. Gecenin sarhoşluğunda gözlerim bulanık, sanki polislerin sorgu odasındaki ışıklar gibi parlıyordu lamba. Gece banyoya gittim sallana sallana, zaten dün geceden kalma yorgunluk da vardı. Onunla beraber ikisi birbirini tamamlıyordu. Banyoda yüzüme bir bilemedin iki su vurdum. Gözlerimin bulanıklığı biraz geçse de hala neden uyanamadığımı anlamamıştım. Sonra lisedeki biyoloji öğretmenim olan Bengü Hoca'nın derste tıpkı küçük bir çocuğa korku sağlamak amacıyla söylenen asılsız halk rivayetleri gibi söylediği sözler aklıma gelmişti: “Çocuklar eğer bir gün gece vakti uyanırsanız beyniniz bir uyarıda bulunduğu için sizi uyandırmıştır.”. Bengü Hoca ne kadar değişik bir insan olsa da öğretmendi sonuçta. Tam banyodan çıktığım sırada kulağıma fısıltılar gelmeye başladı. Üç ihtimal vardı: Ya şizofrendim ya gece beynim yaşadığım anıları hatırlamaya çalışıyordu ya da evde birileri vardı. Gözümü hafifçe sağ tarafa çevirdim. İşte oradaydı; bembeyaz gözleri ışık gibi parlıyor, karanlıktan bile karanlık bir beden ve etrafından çıkan hafif ama yoğun siyah dumanlar âdeta yerinden fırlayacak gibi duran yuvarlak gözleri ile bana bakıyordu. O kadar korkmuştum ki gözümü bile kırpamıyordum. Gözümü
54 kapatıp açtığımda o varlık püf olup uçmuştu, artık orda değildi. Hemen mutfağa gidip babaannemlerin sâdece tarhana yapımında kullandığı koyu yeşil renkli ama acısı cehennem ateşinden bile daha fazla yakan ekşi sivri biber denilen biberin toz halde bulunduğu kavanozu aldım ve evde dolanmaya başladım. Yavaş adımlarla evde ses, gündüzleri pek çıkmasa da geceleri yardım çığlığı gibi bağırıyordu sanki. Evde bir tur attım fakat hiç kimse yoktu. Galiba gecenin sarhoşluğu beni yanıltmıştı. dolanırken çürük tahtalara bastığımda çıkan Sonra yatağa geri dönme kararı aldım. Sabah olanları düşünecek ve babaanneme soracaktım. O, ne zaman bir olay olsa beni korur kollar hatta bana Kur’an okurdu korunmam için. Ben tam bunları düşünürken aklıma Nas ve Felak surelerini okumam gerektiği geldi. Okudum ve bir huzur geldi içime. Rabbim ‘‘Ben buradayım, görüyorum; bunları oku sana iyi gelecek.’’ dedi sanki. Artık yatak odasına gidip uyuyabilirdim. Kapıyı açtım, yatağa baktığımda birini gördüm, ona yaklaştım ama tam da benim yatağımda uyuyordu. “Allah Allah kim ki acaba bu saatte?” dedim içimden. Bu geç saatte kavanozun kapağını yavaşça açıp kavanozu havaya kaldırdım ve kavanozdan bir çimdik biber tozu alarak ağzıma attım ama acıyı hissetmedim su gibi boğazımdan geçti. O an gözlerim sanki ilk hediyesini almış beş yaşındaki doğum günü çocuğu gibi açılmıştı. Sonra biraz daha dikkatli baktığımda kendi vücudumun yattığını fark ettim. Yataktaki kişi aslında ayakta olan bendim. Ben
55 ölmüş müydüm? O yüzden mi acıyı hissetmedim? Yoksa beynim bana biber acısı yüzünden oyun mu oynuyordu? Sonra yer yarılmaya başladı. Gördüğüm çukur bir vadi gibiydi ve bir anda arkamda beliren o siyah-beyaz keskin gözlü canavar “Ebediyette görüşürüz.” diyerek beni yarığın içine itti. Yarığın içine düşerken bir anda uyandım. Vücudum titriyor ve şelale gibi ter akıyordu. Kalbim küt küt yerinden çıkacak şekilde atıyordu ama o sırada babaannemin “Günaydın guzum, ne oldu sana? Çok terlemişsin, git üstünü değiştir.’’ dediğini duydum. Bu bile bir insan için çok şey ifade eder. Hatta küçüklüğümden beri bana sahip çıkan babaannem benim için ayrı bir yerdedir, yani dünya bir tarafa babaannem bir tarafa. anlattım, babaannem çok sakin bir şekilde “Gel seni okuyayım.’’ diyerek beni yanına çağırdı. İkimiz de abdestimizi aldık. Babaannem sabah namazını kıldı ve eline Kur’anı alıp okumaya başladı. Tuz da almıştı. Duası bittikten sonra bir büyücü gibi tuzu başımın etrafında çevirip dualar okuyordu. Avucunu benim ağzıma yaklaştırıp sanki acelemiz varmış gibi hızlıca Fatiha suresini okutturdu. Avucunun içindeki tuzu sobanın üstüne döküp yaktı ve sonra camdan aşağı toprağa doğru döktü. Bunları yaparken babaannem dualar okuyordu. Okurken ne dediğini anlamasam da babaannem ile olduğum için mutluydum. Günüm bir şekilde babaannemle güzel geçti. Zaten her günüm onunla geçiyor, onu çok seviyorum. Kötü rüya Yemeğe oturduk ve yaşadığım rüyayı Küçüklüğümde de aynı şeyleri yapardı.
56 gördüğüm zaman Kur’an okur “Şimdi için rahat olsun.” derdi. Hep gerçekten de öyle olurdu. Bir gün sabah uyandım. Ne annem ne halam vardı, kapı açıktı. Babaannemin yanına gitmem gerektiğini hissettim. Odasına girdim, gene parkeler gıcırdadı. Ne vardı ki babam televizyon taksidini ödemese de şu parkeleri değiştirse... Babaannemin odasında namazdan sonra oturduğu yerde uyuyakaldığını farkettim. Yatağın ucundaki kareli ama dikdörtgene benzeyen, üstündeki simgesi korkunç cadı gözü gibi gözüken, mavi yeşilimtırak renkli battaniyeyi alıp babaannemin üstüne örttüm. Bir ara babaannemin yanın korkup da gittiğimde ama babaannemin uyanmasından korktuğum için yere kendime döşek serdim. Bir insanın nefesi bile insana huzur verir mi? Evet, babaannem bana veriyordu. Hatta o yanımda yokken asla kendimi iyi hissedemez olurdum. Ben bu yollarda geldiysem, yardımsever olduysam, empati kurabiliyorsam hatta öğretmenimin en güvendiği öğrencisi olduysam hepsi babaannemin sayesindeydi. Babaannemin yokluğunu keşke asla görmeseydim diyordum içimden kendi kendime… beraber uyuduğumuz gibi uzanasım geldi
57 Görkem Poyraz ÖZSOMUNCU MEKTUP Konya Cezaevi'nde ranzama uzanmış, parmaklıklardan oluşan dar ve küçük penceremden Konya'nın uçsuz bucaksız ovalarını seyre dalmıştım. Burası benim dış dünya ile buluştuğum tek noktaydı. Pencereme biraz daha yakınlaşmıştım; artık dışarıda, koştuğumuuçsuz bucaksız ovalarda deli gibi hissediyordum. Yaklaşık on beş dakika pencereden dışarıyı izledim. Ilık bir rüzgarın esmesiyle pencereden uzaklaştım. Esen rüzgarın kokusu bana çok derin bir duygu olan ölümü anımsatmıştı, bu koku tüylerimi diken diken etmişti. Birden gelen ufak bir tiksintiyle oradan ayrıldım. Koğuşun ortasındaki masaya doğru ilerlemeye başladım. Tam oraya ulaştım derken arkamdan tok bir sesleniş işittim: "Taşmanlılı!". Bu Halil Efe'ydi. Elinde gri bir zarfla bana doğru ilerliyordu. Benim sormama fırsat bırakmadan anlatmaya başladı: "Bu zarf memleketten, anamdan gelmiştir," dedi. Koğuştaki okuma yazma bilen tek kişi ben idim, bu yüzden de bana gelmişti. Elime gri zarfı tıkıştırdı ve geri çekildi. Ona elimle gel manasında bir işaret yapıp koğuşun ortasındaki masaya doğru yöneldim. Sandalyeyi kendime doğru çektim ve oturdum. Zarfı açtım ama bu nüshaya geçmeden öncelikle Halil Efe'nin hayatı hakkında sizlere biraz bilgi vermek istiyorum. Çünkü Halil Efe'nin hayatını anlarsanız, onu
58 bilirseniz Halil Efe'nin hayatını daha iyi analiz eder ve onu daha derinden hissedebilirsiniz. Halil Efe beş çocuklu bir ailenin tekne kazıntısıydı. Halil Efe'nin dört tane ablası vardı ve dördü de evliydi. O ablalarıyla birlikte adeta bir kız gibi büyümüştü. Babası Rıfke Efendi, onların yaşadığı Dibekli köyünün imamıydı. Anası Halime ise bir ev kadınıydı. Komşularıyla beraber imecelere gider ve oradan kazandığı üç beş kuruşla evlerinin eksikliklerini alır, evinin ihtiyaçlarını gidermeye çalışırdı. İşte bu kadar koşturmanın içinde Halil Efe'yi ablaları büyütmüştü, bu yüzden de içinde hep bir kız tarafı var olmuştu. Yıllar birbirini kovaladı. Halil Efe'yi ise candarmalar.... Halil Efe her taşın altından çıkıyor, ufacık bir sorunda bile baba yadigârı çakısına davranıyordu. Mert, erkek gibi yumruk yumruğa dövüşemiyordu çünkü bir kız gibi davranıp korkuyordu. Gel zaman git zaman Halil Efe'nin dosyası kabardı ama zabitler onu umursamadı, adı üstünde delikanlıydı. Ta ki son vukuatına kadar… O vukuat onu tamamen bitirmişti. Bu son vukuatı, Kahveci Mehmet Ağa'yı bıçaklaması olmuştu. Mehmet Ağa'yı sırf ona nasihat ettiği için bıçaklamıştı. Bu vukuattan sonra hemen nöbetçi mahkemeye sevk edilmiş ve ilk duruşmada tutuklanmıştı. Ama bununla da bitmemişti. Eğer Mehmet Ağa ölürse Halil Efe uzun bir yolculuğa çıkacak demekti, uzun ve dönüşü olmayan bir yolculuktu bu. Bu yolculuk ölümdü. Eğer Mehmet Ağa
59 ölürse o darağacına götürülecek ve idam edilecekti. İşte Halil Efe'nin hikâyesi bu kadardı. Zarfı açtım ve zarfın içinde eski, sapsarı olmuş bir kâğıt beni karşıladı. Kâğıdı zarfın içinden çıkardım. Bu sırada Halil Efe bana daha fazla sokulmaya başlamıştı, meraklı gözleriyle beni süzüyordu. "Hadi oku." der gibi bir fazla dayanamayıp okumaya başladım. Mektup Halil Efe'nin anasındandı: edayla gözleriyle işaretler yapıyordu. Daha "Efem, umarım orada rahatsındır. Sana güzel ve kötü haberlerim var. Öncelikle mutlu ol diye güzel haberden başlamak istiyorum. Dayı oldun, ablan Halime'nin kızı oldu. Adını da Ayşegül koydular. Umarım neşen bir nebze de olsa yerine gelmiştir ama üzülerek de olsa kötü haberi vermek zorundayım sana. Mehmet Ağa öldü." Bu sefer içimden okumuştum ve okuduğum anda kilitlenmiştim. Halil Efe meraklı gözlerle bana bakıyordu, kötü haberin ağzımdan çıkmasını bekliyordu ama bunu söyleyemezdim. O sırada koğuşun kapısı çarpıldı ve iki candarma geldi. "Halil Efe hanginiz?" diye yüksek bir sesle bağırdılar. Candarmaların nedengeldiğini anlamıştım. Halil sandalyeden kalkıp adeta bir aslan gibi kükreyerek "Benim!" dedi ve candarmalara doğru yöneldi. İlk adımını atmasıyla birlikte yüzüme baktı ve bana o soruyu yöneltti: "Kötü haber ne?".
60 İstemeyerek de olsa cevap verdim: "Kötü haber yazmıyor, mektup burada bitiyor.". Gülümseyen bir çehreyle bana baktı ve teşekkür etme manasında gözlerini iki kere kırptı, ardından koğuştan candarmaların kolları arasında çıktı.
61 Nisa Gül DİNÇER MİRAS Genç adam, perdenin kenarından sızan inatçı güneş ışığına karşı yüzünü buruşturdu. Zaten uyuyabilmesi bile bir mucizeydi; küçüklüğünden kalma o "miras", ömrünün sonuna kadar peşini bırakmayacaktı. Bu miras ona henüz yedi yaşındayken verilmişti. Yatağında yavaşça doğruldu, elleriyle saçlarını geriye itti ve telefonundan saate baktı. Ardından elini yüzünü yıkamak için banyoya geçti. Aynada önce kendine, sonra o mirastan kalan diğer ize baktı: Bembeyaz teninin aksine, kapkara kaşının tam ortasından başlayıp gözünün kenarına kadar uzanan o yara izi… O iz ondan hiçbir şey eksiltmemişti, aksine yüzüne yeni bir form kazandırmıştı. O olmasa sanki bu yüz hep eksik kalacakmış gibiydi. Genç; aynadaki silüetine daha derinden baktı. Bembeyaz çehresine zıt düşen kara saçları alnına dökülmüş, simsiyah gözleri yine bomboş bakıyordu. Gözleriyle uyum içindeki kaşları hafifçe çatıktı ve o yara izi... Her şeyi tamamlayan o iz… Bu gencin hayranı çoktu; her gün cam kenarına çıkan amcaların, teyzelerin bile öve öve bitiremediği bir genç haline gelmişti. Ancak kimse ona tam olarak anlam veremiyordu. Bu kadar seveni varken neden sürekli
62 kaşlarını çattığını, neden bu kadar sert ve mesafeli durduğunu merak ediyorlardı. Çocukluğundan beri sürekli övülen bir çocuk, neden şımarmazdı ki? Genç adam o gün dışarı çıktı; belki biraz nefes almak, belki de omuzlarındaki o ağır yükten bir an olsun kurtulmak için… Mahallenin her köşesine göz kulak olan teyzeler, mahalleyi yerinden oynatan bu genç adam hakkında yine fısır fısır konuşmaya başladılar: — "Maşallah, şu boya posa bak!" — "Bu çocuğun yaşıtlarını iki övsen havalarından geçilmiyor, bir de şuna bak... Her gün aynı övgüler ama suratında hep aynı ifade." Demir, bu konuşmaları duymazdan gelerek yoluna devam etti. Tam köşeyi dönerken ismini duydu ve olduğu yerde kaldı. Bu ses çok tanıdıktı, hafızasının derinlerinden gelen bir sesti. — "Demir! Kardeşim!" Ağır ağır arkasına döndü. Karşısında gördüğü sima, o ortak mirasın diğer sahibiydi. Evet, o izin ortaklarından biri tam karşısında duruyordu. Demir şaşkındı ancak gözleri bunu belli etmeyecek kadar kara ve derindi. Erdem koşarak Demir’e sarıldı: — "Demir, kardeşim! Seni görmeyeli ne uzun zaman oldu." dedi.
63 Gerçekten de seneler olmuştu; tam on üç yıldır birbirine uzak iki insan… Erdem geri çekildiğinde; Demir az önceki şaşkınlığından eser kalmamış, ruhsuz bir sesle "Hoş geldin." dedi. Demir hiçbir zaman çok konuşan biri olmamıştı. Ardından gözleri karşısındaki arkadaşını süzmeye başladı. Güneşte parlayan kumral saçları, buğday teniyle müthiş bir uyum içindeydi. Demir’den birkaç santim kısa olan arkadaşı, parlak gülüşüyle karşısındaydı. Ne kadar da değişmişti... Aslında değişen sadece o değildi, zaman herkesi bir şekilde değiştirmişti. Fakat nedense Erdem’in gülüşü, Demir’e yedi yaşındaki anlarını anımsatıyordu; sanki tek değişmeyen şey o gülüştü. Demir, arkadaşını süzmeye devam ederken bakışları Erdem’in kolundaki o minik ama dikkatli birinin fark edebileceği yarada durdu. Evet; ikisi de aynı güne, aynı olaya ve aynı sahneye hapsolmuş bir mirasa sahipti. Erdem şaşkındı. Demir’den böyle soğuk bir tepki beklemiyordu. Belki daha coşkulu bir "Hoş geldin kardeşim!" nidası duyarım diye ummuştu ama Demir sessizdi. Karşısındaki adam, on üç sene önce bıraktığı o çocuk değildi. Demir, geçen yıllara rağmen çoğu şeyi atlatamamıştı. Erdem o an Demir’in babasını hatırladı, Demir tıpkı babası gibi bakıyordu. Hafif çatık kaşları, Süleyman Bey’in o sert ve otoriter bakışlarının aynısıydı. On üç sene
64 önce aralarından ayrılan o adam, sanki oğlunun gözlerinde yeniden hayat bulmuştu. Erdem’in ısrarıyla bir kafeye gidip oturdular. Demir, vücudu orada olsa da ruhu çok uzaklardaymış gibi sabit bir noktaya odaklanmıştı. Erdem her güldüğünde o sanki on üç sene öncesine dönüyordu. En sonunda Erdem sessizliği bozdu: — "Mahalleye geldiğimde Süleyman amcayı ne kadar özlediğimi fark ettim." Demir tepki vermedi ama bakışları o sabit noktadan ayrıldı. Gece kadar karanlık gözlerini Erdem’in renkli gözlerine kenetledi. Bakışlarında bir doğruluk payı, bir samimiyet arıyordu; sonuçta karşısındaki kişi on üç sene önce ona en çok ihtiyaç duyduğu anda çekip giden arkadaşıydı. Yine derin bir sessizlik oldu. Erdem, elini refleks olarak sol kolundaki eski yaraya götürdü; hafifçe kaşıdı ve konuştu: — "Hâlâ kaşınıyor... Özellikle de yağmurlu günlerde." Demir acı bir şekilde tebessüm etti. Bu, dalgın ama çekilen sancıyı gizleyemeyen bir gülüştü. O yağmurlu gün... Alevleri söndürmeye yetmeyen o sağanak... Demir’in babasından tek bir kez bile "Aferin" duyamadan ona veda ettiği, Erdem’in ailesiyle aniden şehri terk ettiği o yağmurlu gün…
65 On Üç Sene Önce… Demir henüz yedi yaşındaydı. Okulda tek bir amacı vardı: Babasından bir takdir sözü duyabilmek. Her gün yıldız rozetleri alıyor, çok çalışıyordu ama Süleyman Efendi bir türlü o sözü söylemiyordu. Tek istediği "Aferin oğluma, aslan oğlum benim!" gibi basit bir cümleyi duymaktı. Süleyman Bey ise her defasında "O söz kolay hak edilmez oğlum." diyerek kestiripatıyordu. Öğretmenleri, akrabaları, annesi, herkes Demir’i çabası için tebrik ederken babası bir türlü o kapıyı açmıyordu. Erdem ise o zamanlar tam bir yaramazdı. Yedi yaşında olmasına rağmen okulun altını üstüne getiriyor, dersleri kaynatıyordu. Fakat o gün, diğer günlerden farklıydı. Sabah bile hava kararmıştı, akşama doğru bardaktan boşalırcasına bir yağmur bastırdı. Okul bitip de çocukları eve kavuşturacak o heyecanlı zil çaldığında herkes birbirini iterek çıkış kapısına koştu. Demir de koşuyordu, bu sefer tam iki rozet almıştı. Emindi; babası bu kez onu tebrik edecek, "İşte benim oğlum!" diyecekti. Yağmura aldırış etmeden dışarı fırladı ama bir terslik vardı: Babası onu almaya gelmemişti. Oysa her yağmurlu günde babası mutlaka kapıda olurdu. Asıl tuhaf olan Erdem’in babasının da ortalıkta olmamasıydı. Erdem, "Eve koşalım, ne olacak!" diye tutturunca Demir de ıslanmayı umursamadan onun peşine takıldı.
66 İki çocuk yağmurun altında mahalleye doğru koştururken burunlarına keskin bir is kokusu dolmaya başladı. Havayı kaplayan dumanı gördüklerinde şaşırdılar. "Mangal mı yapıyorlar?" diye düşündüler ama bu havada imkânsızdı. Demir ve Erdem’in evleri karşı karşıyaydı, babalarının dükkânları da öyle... Eve gitmek yerine dükkânların olduğu sokağa saptılar. Sis sandıkları duman giderek yoğunlaşıyordu. Demir mahalle girişine geldiğinde gördüğü kalabalıkla donakaldı. Babasının dükkânının önü çok kalabalıktı. Demirin hep gülerken ya da dükkanlarının önünde otururken gördüğü esnaflar telaş içinde ellerinde kovalarla babasının dükkanına su fırlatma derdindeydiler. Hiçbirinin yüzünde o eski keyiften eser kalmamış, hepsinin ağzından ‘‘Hızlı olun!’’ ya da ‘’ Çabuk su getirin, koşun koşun!’’ nidaları yükseliyordu. Mahalledeki kadınlar, yaşlı teyzeler, yaşlı amcalar bir kenarda bu kaosu izleyip ‘‘Allah’ım yardım et!’’ diye dua okuyorlardı. Demir bu manzarayı görünce "Baba! Baba!" diye bağırarak koşmaya başladı. Gerisini hayal meyal hatırlıyordu, bilinci onu terk etmek üzereydi. Dükkâna girmek için hamle yaptığında Erdem onu son anda kolundan tutmuştu. O arbedede Demir’in kaşı yarılmış, Erdem ise onu kurtarmaya çalışırken sol kolundan o kalıcı yarayı almıştı.
67 Çevredekiler onları zorla oradan uzaklaştırdı. Erdem’in babası çocukları alıp eve götürdüğünde Demir baygın haldeydi. Uyandığında annesiyle hastanedeydi. Erdem’in babası ise yaşananların ağırlığını kaldıramamış, oğlunun bu travmayla büyümemesi için karısını ve Erdem’i hemen memlekete göndermişti. Erdem gitmemek için ne kadar dirense de nihayetinde o da yedi yaşında bir çocuktu... Süleyman Bey, oğluna bir kez bile "Aferin!" dememişti. Aslında niyeti onu sevgisiz bırakmak değil, o sözün hak edilmesi gereken değerli bir mükafat olduğunu öğretmekti. Ama kaderin ona böyle bir oyun oynayacağını nereden bilebilirdi ki? O da ister miydi en sevdiği, biricik oğluna tek bir veda sözü bile fısıldayamadan göçüp gitmeyi? Dükkânı saran o yoğun yangın dumanı ciğerlerini yakıp onu zehirlerken bilinci kapanmadan hemen önce dudaklarından dökülen son kelime yine "Oğlum..." olmuştu. Oysa bu zamansız vedayı o da asla istemezdi, söyleyemediği tüm o gurur dolu sözleri içinde taşıyarak karanlığın içinde kaybolup gitti. … Demir, o günü hatırladığında derin bir nefes aldı; aradan koca bir on üç yıl geçmişti. Erdem, tıpkı o günkü gülüşüyle tam karşısındaydı. Ancak Demir’in artık ne koşarak gideceği bir baba dükkânı ne de "aferin" duymak
68 için çabalayacağı bir babası vardı. Bu düşüncelerini Erdem’in sesi böldü: — "Babanın dükkânını yeniden açmayı hiç mi düşünmedin?" Sesi bu kez çok daha ciddiydi. Demir, "Hayır." anlamında başını salladı. Hiç düşünmemişti, duvarlarda yangının bıraktığı o siyah lekeler hâlâ duruyordu. Arada bir dükkâna öylece bakmaya gitse de bu fikir aklının ucundan bile geçmemişti. Ama şimdi düşünüyordu... Neden olmasın? Babasının marangozluk yaptığı o dükkânı neden yeniden canlandırmasın? Demir o akşam eve gittiğinde çok düşündü. Babası gibi bir marangoz dükkânı mı olacaktı orası? Oysa Demir marangozluktan ne anlardı ki? Derken bir şey hatırladı: Demir, kendini bildi bileli resim çizmeyi seven bir çocuktu. O zamanlar A4 kâğıtlarına çizdiği resimleri babası odasına ya da dükkânın duvarlarına asardı. Şimdi ise odası kocaman tablolar ve sayısız eskiz çalışmasıyla doluydu. "O marangoz dükkânı bir atölye olamaz mıydı?" diye düşündü. Neden olmasın? Demir, yıllar sonra ilk kez bu kadar heyecanlanmıştı. Hemen telefonuna sarılıp Erdem’i aradı. Kararının üzerinden tam altı ay geçmişti. Dükkân kapsamlı bir tadilattan geçmiş; o isli, siyah lekelerden
69 tamamen kurtulmuştu. Duvarlar artık bembeyazdı ve üzerlerini birbirinden güzel tablolar süslüyordu. İçerisi resim malzemeleriyle dolup taşmış, eski marangoz dükkânı modern bir sanat atölyesine dönüşmüştü. Babası ona her zaman sevdiği işi yapmasını söylerdi. Demir de öyle yapmış, sevdiği şey için kollarını sıvamış ve başarmıştı. İçinde sanki Süleyman Bey bir yerlerden onu izliyor ve onunla gurur duyuyormuş gibi bir his vardı. O sırada Erdem içeri girdi: — "Kardeşim, Süleyman amca bu dükkânın on üç yıl sonra bu hale geldiğini görseydi seninle gerçekten gurur duyardı." dedi. Evet, Demir yıllar sonra bu duyguyu nihayet derinden hissetmişti; hem de sanki babası hemen yanındaymış gibi. Bu dükkân, Demir’e kendisini o eski günlerdeki gibi hissettiriyordu. Eskiden ciğerlerine çektiği o yoğun talaş kokusunun yerini artık taze boya kokusu almıştı ama dükkânın ruhu hiç değişmemişti.
70 Esmanur ALBAYRAK SABAH GÜNEŞİ VE PATİLER Sabah saat beş, beş buçuk suları. Hava yavaştan bir görünmez olduğunu görebiliyorum. Tilkiler uğuldaşıp duruyor. Lakin en önemli ses, o kapının sesi. geceki karanlığını kaybediyor. Yıldızların bir Evet, kapı açıldı sonunda! Arkadaş olduğumuz kanısına vardığım kişi, ilk gözüken oldu. ‘‘Bir kez daha şansımı deneyeyim.’’ dedim. Güzelce gerindim, patilerimi kapının içerisine doğru uzattım. Sanırım sonunda başardım. Evin içindeki ışığı görebiliyorum. Hadi biraz daha... Her zamanki gibi. Bugün de başarısızım, diğer günlerimden farklı değil. Karnımdan tutuldum, yavaşça ve oldukça nazik bir şekilde kapının dışına bırakıldım. Bu kadar nazik olunmaz! Kendimi kötü hissetmeme sebep oluyor. Bu arada oldukça uzun patileri var. Bir de bende o patiler olsaydı var ya fena bir şey olurdum. Lakin patileri boş. Bomboş hem de. Bunu dikkate almayacağım. Çünkü ne zaman dolu olacağı hiç belli olmuyor. Çözemediğim şeylerden biri de bu. Biraz düzen, disiplin kardeşim!
71 Kafamı oldukça güzel okşadığındanbunu görmezden geleceğim. Biraz sevdi ve tekrar, her zaman olduğu gibi, uzun siyah kapı üzerime kapandı. Tüm gücümle itmeye çalışıyorum lakin açılmıyor ki insafsız kapı. İki kez! İki kez girmeyi başardım eve. Buharı üzerinde yemek kokusu kaplamıştı tüm evi. Lakin daha nerede olduğumu kavrayamadan gülüşmelerve şaşkınlıklar içinde dışarıda buldum kendimi. Bir çırpıda olmuştu her şey, olanları kavrayamamıştım bile. Şimdi siyah ve oldukça uzun olan kapıyla bakışıyorum. Ses! Tekrar ses duydum. Ve tahmin ettiğim gibi biraz yüksekte bulunan dikdörtgen kapının oradan geliyor. Işıklar da açılmış. Bir sıçrayışta kenarına oturdum. Yine aramızda bir çeşit duvar var. Ama sonunda içerisini izleyebiliyorum. Her zamanki yemeğimden hazırlıyor. Oldukça neşeli galiba. Her zamanki şarkısını açmış, dans ediyor. Beni görünce gülümseyip her zamanki gibi sesleniyor. Neden bilmiyorum ama bu hareketi beni oldukça mutlu ediyor.
72 Dışarının soğuk, keskin havası yavaştan yok oluyor. Güneş ufuklarda doğarken kabarmış tüylerimi ısıtıyor. Sonunda gün başlamaya hazır.
73 Dilasu BALOĞLU SESSİZ DURAK O gün okuldan her zamankinden biraz geç çıkmıştım. Son dersimiz uzadığı için eve gitmek için acele ediyordum. Okulun kapısından çıktığımda havanın birden değiştiğini fark ettim. Gökyüzü koyu gri bulutlarla kaplanmıştı ve hafif bir yağmur başlamıştı. Yağmur damlaları kaldırıma düşerken küçük su birikintileri oluşturuyordu. İnsanlar ellerindeki şemsiyelerle hızlı adımlarla yürüyordu. Ben de çantamı omzuma takıp otobüs durağına doğru yürümeye başladım. Serin rüzgâr yüzüme vuruyor, ağaçların yapraklarını sallıyordu. Durağa vardığımda etrafa baktım. Normalde oldukça kalabalık olan durak bugün sessizdi. Gidip boş bir banka oturdum ve otobüsün gelmesini beklemeye başladım. Karşımdaki dükkânların ışıkları yağmur nedeniyle parlayan asfalta yansıyor, ortaya güzel bir görüntü çıkarıyordu. Bir süre etrafı izledim. Yağmurun cama vuran sesinden başka neredeyse hiçbir ses yoktu. Birkaç dakika sonra yaşlı bir adam durağa geldi. Elinde siyah bir şemsiye, üzerinde koyu renkli uzun bir palto vardı. Beyaz saçları ve yüzündeki derin çizgiler dikkatimi çekti. Yavaşça yanıma oturdu. İlk başta ikimiz de sessizdik. Sonra gökyüzüne bakarak "Yağmurlu günlerin ayrı bir güzelliği vardır." dedi. Ben ise yağmurlu havaları pek sevmediğimi söyledim. Bunun üzerine
74 gülümsedi ve yağmurun insanları yavaşlattığını, böylece etraflarındaki güzellikleri fark etmelerini sağladığını anlattı. Bu sözleri duyunca etrafıma yeniden baktım. Islak kaldırım taşları, rüzgârda sallanan ağaçlar ve yağmur altında parlayan ışıklar gerçekten de daha önce dikkatimi çekmemişti. Yaşlı adam bir süre sonra cebinden eski bir fotoğraf çıkardı. Fotoğrafın köşeleri yıpranmıştı. Merakla baktığımda genç bir adamla küçük bir kız çocuğu gördüm. Fotoğraftaki kişinin kendisi olduğunu, yanındaki küçük kızın ise kızı olduğunu söyledi. Fotoğrafa bakarken yüzünde hem mutluluk hem de özlem vardı. Bana zamanın çok hızlı geçtiğini, insanın bazı anların değerini yaşarken anlayamadığını anlattı. Gençken sürekli geleceği düşündüğünü, büyümek için sabırsızlandığını söyledi. Ancak yıllar geçince arkadaşlarıyla geçirdiği zamanları, ailesiyle yaşadığı güzel anıları ve sıradan görünen günleri özlediğini fark etmişti. Konuşurken sesi sakindi ama söyledikleri insanı düşündürecek türdendi. Ben de onu dikkatle dinliyordum. Çünkü anlattıkları bana kendi hayatımı hatırlatıyordu. Ben de çoğu zaman okulun bitmesini, sınavların geçmesini ya da geleceği düşünüyordum. Tam o sırada uzaktan otobüsün ışıkları göründü. durağa yaklaşırken yaşlı adama dönüp onunla konuşmanın güzel olduğunu söyledim. O da gülümseyerek bana iyi Ayağa kalkıp çantamı düzelttim. Otobüs
75 yolculuklar diledi. Otobüsün kapısına doğru yürüdüm. Kartımı okutmak üzereyken bir an durup arkamı döndüm. Fakat birkaç saniye önce yanımda oturan adam yerinde yoktu. Şaşkınlıkla etrafa baktım. Durağın sağ tarafına, sol tarafına ve yakındaki kaldırıma baktım ama kimseyi göremedim. Sanki bir anda ortadan kaybolmuştu. Daha sonra oturduğu yere yaklaştım. Bankın üzerinde küçük bir kâğıt duruyordu. Kâğıdı elime alıp açtım. Üzerinde sadece bir cümle yazıyordu: "Hayatın güzel anlarını kaçırma." Bir süre bu söze baktım. Sonra otobüse binip pencerenin yanına oturdum. Yağmur damlaları camdan aşağı doğru süzülürken yaşlı adamın söylediklerini düşündüm. Eve dönerken okulda arkadaşlarımla geçirdiğim zamanları, ailemle yaptığım sohbetleri ve günlük hayatın küçük mutluluklarını hatırladım. O güne kadar bunları sıradan şeyler olarak görüyordum. Ancak artık onların aslında ne kadar değerli olduğunu anlamaya başlamıştım. Aradan uzun zaman geçmesine rağmen o yaşlı adamı bir daha hiç görmedim. Fakat yağmurlu günlerde otobüs durağının önünden her geçtiğimde onu ve bana verdiği öğüdü hatırladım. Çünkü bizebazen hiç tanımadığımız insanlar bile unutamayacağımız dersler verebilir ve hayata farklı bir gözle bakmamızı sağlayabilir.
76 Neslihan KUTLU KARAMAN TURKUAZ HÜZNÜ Her sabah aynı saatte kalkardı. Ama o sabah çalar saatin çalmasını beklemeden gözlerini açtı. Pencereye doğru baktı. Dalların arasına takıldı bakışı. Dalda rüzgârla hafifçe kıpırdayan turkuaz bir mendil vardı. Bir süre kıpırdamadan izledi. Nedenini bilmediği bir tedirginlik geçti içinden. Sanki uzun zamandır yerinden oynamayan bir şey, usulca yer değiştirmişti. Bu rengi bir yerden hatırlıyordu. Ama nereden? Çıkaramadı. Yine de tanıdıktı. Çocukluğun bir yerinden kalma bir şey gibi. Mendil rüzgârla dönüyor, bazen dalın ucuna doğru kayıyor, sonra yeniden takılı kaldığı yere dönüyordu. Sanki bırakılmış değil de tutulmuş gibiydi. Biri söyleyemediği bir şeyi bağlayıp orada unutmuştu. Sabahın içinde tuhaf bir sükût vardı. Karşı apartmanın balkonunda her gün erkenden görünen yaşlı kadın yoktu bugün. Sokaktan geçen simitçinin sesi bile daha uzaktan geliyor gibiydi. Bir ürperti geçti içinden, sebebi dışarıdaki sessizlik miydi yoksa kendi içindeki eksik ses mi? İçinde yıllardır duran o cümle, o sabah ilk defa bu kadar yaklaştı diline. Adını koyamadığı bir ağırlıkla büyümüş, susarak çoğalmıştı. İnsan, en çok en yakınına ya
77 da yakını sandığı kişiye söyleyemediklerinden yoruluyordu. Pencereye biraz daha yaklaştı. Elini uzatsa değecek gibiydi. Ama uzatmadı. Bir an… Telefonu geldi aklına. Uzun zamandır aynı yerde duran, nadiren eline aldığı bir şey gibi. Arada bir çalan, kısa süren, hep erken biten konuşmalar onunla… “İyiyim.”le başlayıp “Sen nasılsın?”la biten, arası hiç dolmayan cümleler… Bazen içinden geçerdi: “Bir şey desin. Biraz sitem etsin. Niye aramıyorsun?’’ desin meselâ… Ama hiçbir şey demezdi. Eskiden, kapının önünde bırakıldığı sabahları hatırladı bir an. Arkasından bakmayı öğrendiği o ilk günleri. Birinin gidişini, birinin susuşunu… Ve küçük bir çocuğun anlam veremediği o uzun boşluğu... O zamanlar gidenin mutlaka geri döneceğine, akşam olunca kapının çalacağına inanıyordu. Sonra büyüyordu insan kapıların bir daha çalmayacağını öğrenerek. Mendile baktı yeniden. Renk, sabah ışığında bir an parladı. Cümle yine geldi. Tam oraya kadar geldi. “Ben…” dedi sustu. Devamı gelmedi. Çünkü bazı cümleler söylendiğinde hem bugünü hem geçmişi yerinden oynatırdı.
78 Gözlerini kapattı bir an. Sonra tekrar açtı. Ağaç oradaydı, dal da… Ama mendil yoktu. Boştu dal. Bir süre baktı. Sanki biraz önce gördüğü şeyin yerini yokladı. Sonra yavaşça arkasını döndü. Odada dolaşırken eli istemsizce çekmecenin kulpuna gitti. Açtı. İçeride, uzun zamandır dokunulmamış eşyaların arasında katlanmış bir mendil duruyordu. Turkuaz. Kenarında ince bir dantel… Eline aldı. Bu kez tanımamak mümkün değildi. Mendilin kenarındaki dantele parmağı takıldı. Çocukken yüzünü sürerdi ona. Bir süre tuttu. Sanki yıllardır tutulmamış bir şeyi tutar gibi. Sonra dudakları hafifçe aralandı: “Ben seni…” Cümle yine tamamlanmadı. Belki de affetmeyi değil, özlemeyi gizliyordu. Pencerenin önüne tekrar geldi. Ağaç sessizdi. Uzaktabir kuş havalandı. Elindeki mendili yavaşça avucunun içine kapattı. Sonra ilk defa içinden geçen cümleyikorkmadan düşündü.
79 Yusuf ÇAKIR UÇURTMANIN KAÇIŞI Ağır, ahşap kapıyı aralayıp içeriye doğru adım atmaya başladığında gıcırtı sesleri de onunla birlikte ilerlemeye başladı. Ayak seslerine karışan bu rahatsız edici seslerden kaçınmak için yavaş adımlarla merdivene doğru yürüyüp basamakları tek tek sayarak üst kata çıktı. Kitaplıklar arasında birkaç adım atıp pencere önündeki masalara bakındı. Çünkü her defasında önce bir süre pencereden dışarıyı izlerdi. Neyse ki pek kalabalık bir gün değildi. Raflar arasında dolaşan üç dört kişi ve ellerinde kalemleri ile sayfalar arasında kaybolmuş birkaç öğrenci grubu vardı. Sağ en arka köşede onu bekleyen masasına yerleşip pencereden dışarıyı izlemeye başladı. Ne düşüneceğini bilmeden bir süre öylece denize baktı. Hava hafif bulutluydu ama denizden yansıyan güneş ışıkları öyle parlıyordu ki bulutların varlığı pek fark edilmiyordu. Rüzgârda süzülen martılar ve etrafa saçılan ışıklar olmasa kendini bir fotoğraf karesinin karşısında hissederdi. Kitap ve ahşap kokusu, manzarası ve sakinliği ile bu köşe onun için yeryüzündeki en huzurlu yerdi. Bir süre sonra gözü camdaki yansımasına takıldı. Güneşin kuru topraklar gibi derin izler oluşturduğu o çizgili, kavruk yüz tam karşısında bir yabancı gibi ona bakıyordu. Aklındaki yüz, karşısında durandan çok farklıydı. Sanki zamanın belirli bir anında kendi bedenini
80 bırakıp başka bir bedene geçmişti. “İnsan yaşlandıkça kendi bedenine yabancılaşıyor.’’ diye düşündü. Tuhaf. Ömrü boyunca kendi gölgesi ile dost olan insan, gün geliyor kendini tanıyamıyor. Zaman akıp giderken akıl bedenin durmayan değişimine ayak uyduramıyor. Yan masadaki gençlerin fısıldaşarak gülüşmeleri dikkatini dağıttığında düşünceleri ile vedalaşıp satırlar arasına dalma vaktinin geldiğini hatırladı. Her zaman olduğu gibi bir kitap alıp onu bitirecekti. Ayağa kalkıp günün kitabını seçmek üzere raflar arasında gezinmeye başladı. Artık masasına yakın neredeyse tüm kitapların yerini ezberlediğinden farklı raflara yönelip yeni bir dünya keşfetmek istiyordu. Parmak uçları ile raflara ve kitaplara dokunarak harikalar diyarında yol alan bir gezgin gibi raflar arasında ilerledi. Ama çok geçmeden gözü yerinden alınıp rafın en üstüne bırakılmış bir kitaba takıldı. Kapağında gökyüzüne kanat açmış, kocaman beyaz bir martı silüeti olan o kitap: Martı Jonathan Livingston. Kurtarılmayı bekleyen eski bir dostunu bir köşede tek başına görmüş gibi buruk bir hisse kapıldı. Sakince “Hadi bakalım Jonathan, uçma vakti.’’ diyerek kitabı alıp yerine döndü. İlk sayfayı çevirdiği an kütüphanedeki o kokular, gıcırtı ve fısıltı sesleri kesildi. Geriye sadece kitabın içinde ve tam karşısında duran deniz ve martı sesleri kaldı. Jonathan’ın uçabilme serüvenini okurken kendi anıları da Başarılar,bir bir gözünde yeniden canlanıyordu.
81 başarısızlıklar, cesaret ettikleri ve edemedikleri derken sanki kendi hikâyesini de tekrar yaşıyordu. Okula ilk başladığı günden mezun olup öğretmen olarak devam ettiği hayatı boyunca bir martı gibi uçmayı öğrenmiş ve uçmalarına destek olduğu diğer martıların kendi kanatları ile gökyüzüne doğru yükselişlerini gururla izlemişti ve bu huzurlu köşede izlemeye devam ediyordu. Bu tanıdık satırlarda bir cümleye geldiğinde duraksadı: "Mekânı yendiğimizde geriye sadece 'burası', zamanı yendiğimizde geriye sadece 'şimdi' kalır." Mekânı ve zamanı yenmek... Bu mümkün mü? Olmak isteği başka bir şehir yoktu ama şu küçücük şehirde bile her gün gitmese rahat edemeyeceği yerler vardı. Diğer yandan geçmiş ve gelecek zamanın kendi üzerindeki etkisini düşününce “Zamanı yenmiş olabilirim.’’ diye geçirdi içinden. Yaşadıkları ve yaşayamadıkları ile geçmişi kabullenmişti artık. İçinde hiçbir ‘keşke’ kalmamıştı. Gelecekle ilgili ise bir plan yapmadan yaşadığı anın tadını çıkarmaya çalışıyordu. Kitabın son satırlarında Jonathan da tıpkı kendisi gibi bir öğrenci yetiştirmiş ve hikâyesini tamamlamıştı. Gözleri kitaptan uzaklaşıp tekrar pencereden dışarı, denize doğru kaydı. “Belki Jonathan da bu sahilde uçmuştur.’’ diye düşünürken rüzgârda süzülerek yavaş yavaş yükselen rengârenk bir uçurtma geçti önünden. İpinden kurtulup özgürce havada süzülen bir uçurtma. Artık rüzgâra direnmiyor, tek başına yepyeni bir mekânı ve zamanı
82 *Yer: Dr. Rıza Nur İl Halk Kütüphanesi / Sinop keşfediyordu. Yüzünde mutlu bir ifade belirdi. Bulutların ilerleyenarasında gökyüzünün derinliklerine doğru uçurtmanın ardından bakakaldı. Kitabı yerine koyup kütüphaneden ayrılmak üzere merdivenlere yöneldiğinde güneş çoktan alçalmış, denizin yüzeyinden saçılan ışıklar yerini ufuk çizgisindeki akşam kızıllığına bırakmıştı. Bu kısacık hikâyenin onu götürdüğü fark edememişti. Bu yüzden kapıya doğru giderken karşılaştığı görevlinin çay ikramını kabul edemedi. diyarlarda gezinirken saatin epey ilerlediğini “Geç oldu, başka zaman. Diğer mekâna da bir uğrayayım, merak ederler.’’ İçinde takılı kalmış bir plak gibi diline dolanan şarkıyı mırıldanarak sahil boyunca Yalı Kahvesi’ne doğru yürüdü. ‘‘Bu bir uçurtmanın kaçışı, belki de değil…’’
83 Merve İRGİN ZİHİNDEKİ SOYUT AYNA Son zamanlarda aynalara uzunuzun bakamıyordum. Ne zaman aynanın karşısına geçsem gördüğüm kişi bana tam olarak benmiş gibi gelmiyordu. Sanki dışarıdaki benle içimdeki ben farklı insanlardı. İnsanların yanında gülen, konuşan, normal davranan biriydim ama yalnız kaldığımda içimde garip bir boşluk hissediyordum. Akşamları odam bana daha sessiz geliyordu artık. Pencereden gelen rüzgâr perdeyi hafifçe hareket ettiriyor, masamın üzerindeki dağınık kitaplar gözüme daha da odanın karanlığını tam olarak aydınlatmıyordu. Böyle anlarda insan en çok kendi düşünceleriyle baş başa kalıyor. dağınık görünüyordu. Telefonumun ışığı Belki de bu yüzden zihnimdeki o soyut ayna hep geceleri ortaya çıkıyordu. Bu ayna normal aynalar gibi değildi. Bana dış görünüşümü göstermiyordu. Daha çok içimde sakladığım şeyleri gösteriyordu: korkularımı, anlatamadığımsustuğum şeyleri, kimseye düşüncelerimi… İnsanların yanında sürekli güçlü görünmeye çalışıyordum. Kırıldığımda belli etmiyor, canım sıkkın olduğunda bile “İyiyim.” diyordum. Bir süre sonra buna o kadar alıştım ki gerçekten nasıl hissettiğimi ben bile
84 anlamamaya başladım. Sanki insanlar beni nasıl görmek istiyorsa öyle davranıyordum. Bir gün arkadaşlarımla otururkenherkes gülüyordu. Ben de gülüyordum ama içimde hiçbir şey hissetmiyordum. O an kendime dışarıdan bakıyormuş gibi hissettim. Gülümsüyordum ama mutlu değildim ve bunu kimse fark etmiyordu. O gece eve geldiğimde odam her zamankinden daha karanlık geldi. Çantamı yere bırakıp yatağımın kenarına oturdum. Işığı açmak bile istemedim. Sessizlikte düşüncelerim daha çok büyüyordu. Sonra yine o soyut ayna çıktı karşıma. Bu kez aynada iki farklı ben vardı. Biri insanların şeyi umursamıyormuş gibi davranan biri. Diğeri ise sürekli tam anlayamayan gerçek bendim. Aynaya baktıkça içimde garip bir sıkışma hissediyordum. Çünkü hangisinin gerçek ben olduğuna karar veremiyordum. gördüğü bendim; güçlü görünen, hiçbir düşünmekten yorulmuş, ne hissettiğini bile O an anladım ki insan bazen en çok kendinden kaçıyor. Başkalarına bir şey saklamak kolay ama insanın kendi içinden kaçması çok zor. Çünkü gece olunca herkes gidiyor ama insan yine kendi düşünceleriyle yalnız kalıyor.
85 Sabaha karşı odama hafif bir gün ışığı dolarken içimdeki ağırlık biraz olsun hafiflemiş gibiydi. Belki hâlâ kendimi tam olarak tanımıyordum ama en azından artık olmadığım biri gibi davranmanın beni ne kadar yorduğunu fark edebiliyordum. Ve sanırım insan, kendini anlamaya önce zihnindeki o soyut aynaya bakmayı kabul ettiğinde başlıyordu.