View müşterek (1) flipbook.
☽MÜŞTEREKEYLÜL 2026
ÖNSÖZBu dergiye asıl ilham olan beni paylaşacak kadar heyecanlandıran ancak alıcı bulamayacak kadar kişisel ilgilerim oldu. Kuran’da geçen “hüm” zamirinin 1. Meşrutiyet’i etkileyen faktörlerden biri olması herkes için ilgi çekici olmak zorunda değil. Hatta olmama ihtimali oldukça yüksek. Zaten mesele de biraz bu. Bu dergide yapmak istediğim herkesin böyle kişisel meraklarına, anlatmak istediği ama anlatacak yer bulamadığı şeylere bir alan açmak. Birlikte bir şeyler paylaşabilmek; birbirimizden çok farklı alanlardan, meraklardan ve uğraşlardan küçük tatlar sunmak. Belki hepsi herkese hitap etmeyecek ama yan yana geldiklerinde bize ait bir şey oluşturacaklar. Bu yüzden, “bir dergi yapıyorum, sen de bir şeyler yazsana” dediğimde beni kırmayıp kendi merakından, bilgisinden, dünyasından bir parça paylaşmayı kabul eden herkese teşekkür ederim. Müşterek biraz da onlar sayesinde gerçekten müşterek oldu. Ne de olsa hayat Müşterek.
Üçüncü adım olarak, borsa ekranındaki yeşil veya kırmızı rakamlara değil, doğrudan bu rakamların arkasındaki gerçek şirketlere odaklanın; ürünlerini günlük hayatta gördüğünüz, bilançosu borca batmamış, kriz dönemlerinde bile nakit üretebilen, döviz gelirli olan ve sektöründe pazar lideri konumdaki güçlü şirketleri seçin ya da doğrudan şirket seçme stresine hiç girmeden BIST 30 endeksini takip eden borsa yatırım fonlarına yönelin.Köşede Biraz Param Var Sonraki Adımım Ne Olmalı?11Elinizdeki başlangıç sermayesini borsada değerlendirmek istiyorsanız;İlk adımınız, bu paranın yarınki kıranız, taksitleriniz veya öngörülemeyen sağlık harcamalarınız olmadığından kesinlikle emin olmak ve köşede en az 3-6 aylık giderinizi karşılayacak ayrı bir acil durum fonu biraktıktan sonra kalan kısmı borsa hesabınıza aktarmaktır; günkü piyasada panikle karar vermemenin ilk ve en kritik şartı, önünüzdeki en az 2-3 yıl boyunca o paraya dönüp bakma zorunluluğunuzun bulunmamasıdır.22İkinci adımda, düşük komisyon oranlarına ve sağlam bir teknik altyapıya sahip resmi bir aracı kurum ya da banka üzerinden yatırım hesabınızı açtıktan sonra, acemilerin en sık düştüğü hata olan tüm parayı tek bir günde ve tek bir fiyattan piyasaya boca etme yanılgısına kapılmadan, elinizdeki toplam bütçeyi eşit parçalara bölerek kademeli alim planınızı kurgulayın33
Son ve belki de en zor adımda ise psikolojinizi doğru yönetmeyi öğrenin; hisse fiyatları anlık dalgalandığında, pıyasada sert düşüsler yaşandığında panikle zararına satış yapmak yerine sakin kalın, her saat bası borsa uygulamasını acıp portföy değerinizi kontrol etme alışkanlığından vazgeçtin, elinizde ayırdığınız nakit parçalarıyla fiyatların uçuşladığı düzeltme dönemlerinde maliyet düşürerek kademeli ekmeler yapın ve gerçek bir ortak gibi davranarak o şirketlerin üretip büyümesini, kâr payı dağıtmasını sabırla izleyerek servetinizi zaman içinde büyümesine izin verin.6Dördüncü adımda, sepet yapma kuralını tavızsız şekilde uygulayın; elinizdeki sermayeyi asla tek bir kağıda bağlamayın, perakende, havacılık, sanay ve teknoloji gibi birbirini dengeleyebilecek en az 4-5 farklı sektöre dağıtarak tek bir sektördeki krizin tüm portföyünüzü eritmesinin önüne geçin.4 Beşinci adımda ise sosyal medya gruplarında veya sağda solda dolaşan ‘üçe katlayacak, uçacak’ şeklindeki tüyolara, dedikodulara ve WhatsApp gruplarına kulaklarınızı tamamen kapatıp, kendi temel analiz ve araştırma çerçevenize sadik kalın.55
Bu sene Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü'nden mezun oldum ancak bu yazıda amacım mesleğimi anlatmak değil. Yemek yapmak, bir diploma ile benim mesleğime dönüşmüş olsa da bundan önce en önde gelen hobilerimden biriydi ve benim için basit bir eylemden çok öte. Kariyerim ve hayat hedeflerimin yanı sıra, insan ilişkilerim de benim için bir o kadar değerlidir. Hatta olduğuka duygularıyla hareket eden bir tarafım da vardır. Bazen amacım yemek yapmak olmasa da kendimi mutfakta bulabiliyorum ve bunun altında birçok sebep yatabiliyor. Bazen aç olmadığım hâlde saatlerce uğraşabileceğim bir tarif seçiyorum mesela. Sanırım yemek yapmak benim için düşünmünin başka bir şekli. Ya kendimi anlamamı sağlıyor ya da başkalarını. Benim için mutfakta her şey biraz daha basit. Soğan doğrayacaksam doğrarım, suyun kaynamasını bekleyeceksem beklerim, hamur yoğurulacaksa yoğururum ve ellerim ne yaptığını bilir. Kafamın içindeki şeyleri çözemesem bile önümdeki yemeği bir şekilde toparlayabilirim.Kalbe Giden Yol Mideden mi Geçer?05
Çoğu zaman neyi neden yaptığımızı bile düşünmüyoruz. Ama belki sevgi zaten biraz böyle bir şey.Fark etmeden yaptığımız küçük şeylerde saklı. O yüzden bilmiyorum, gerçekten kalbe giden yol mıddden geçiyor mu? Ama bildiğim bir şey var ki o da bazen birine söyleyemediğimiz şeyleri onun için yaptığımız bir yemek söylöyor. Bu kişi, bazen kendimiz bile olabiliriz. Ama yemekle kurduğumuz ilişki sadece kendimizle alakalı da değildir. Birini sevdiğimizde neden ona yemek yapmak isteriz mesela? Birinin ney sevdiğini hatırlamak, sevmediği seyi yemeğe koymamak, kahvesini nasıl içtiğini bilmek, hasta oluğunda çorba yapmak... Bunların hiçbiri tek başına büyük şeyler değil. Ama biri için bunları düşünebilmek veya birinin senin için bunları düşünmüş olması güzel hissettiriyor. Bazen “Seni özledim.” diyemiyoruz mesela, en sevdiği yemekçi yapıyoruz. Birine “Yemek yedin mi?” diye sormak belki çok basit geliyor kulağa ama bazen gerçekten aç olup olmadığını merak etmiyoruz. Aslında “lyi misin, kendine iyi bakıyor musun?” diyoruz. Galiba bazı yemeklerin bizi bu kadar etkilemesinizin bir nedeni de onların sadece yemek olmaması. Bazı yemekleri tadından dolayı severiz veya sevmeyiz, bazılarını ise birini hatırlattığı için. Yemeğin kedisinden çok kiminle yediğimizle, nerede yediğimizle alakalı; içinde bulunduğumuz annin bir tadı oluyor sanki. Gastronomi okumayı seçtiğimiz uzun süre sadece yemek yapmayı sevdiğimi sanıyordum. Sonra fark ettim ki aslında yemek yapmayı sevdiğimi yüklediğim anlamları, hissedebildiklerimi seviyorumızum. Benim için yemek yapmak bir ifade biçimi. Her zaman mutluluk da değil; mesela üzgünken yemek yemeyi unutuyorum ama o yemeği yemeyeceksem bile yapmak istiyorum çünkü bana iyi geliyor, bir şeyler hissettiriyor.. Ama en çok severken anlamlı geliyor bana. Yemeğin en güzel lokmasını biri için ayırmak mesela.06
Suyu AramakSuyu arıyor muyum? Aradığım şeyi su kadar somut bir şeyle bağdaştırmak yanlış mı? Belki. Ama sonuçta bu bir benzetme illa somut bir kapıya çıkmak zorunda değil. Bir arayışta mıyım peki? Bu kesin mi? Sanırım evet. Her insan gibi ben de bir şey arıyorum. Ve nedense “su” diye nitelendirdiğim şeyi bulmak beni biraz olsun tatmin edecekmiş gibi geliyor. En azından hangi yoldan yürümem gerektiğini fark ederim. Hatta sonunda nereye çıkacağımı bilirsem, belki daha önce oraya ulaşmış insanların yollarına bakar, onların ayak izlerini takip ederim. Bir dakika. Bu, beni kendi tercihlerimden biraz olsun vazgeçiren bir yöntem olmaz mı? Gideceğim yeri baştan bilirsem gerçekten kendi yolumu mu seçmiş olurum, yoksa yalnızca benden önce bırakılmış ayak izlerini mi takip ederim? O zaman böyle bir şey istemiyorum. Yine de suyunu bulsam iyi olacak. Sanırım sorun bu kısımda başlıyor. Ben suyu bulmaya neden bu kadar kafayı taktım? Çünkü bir anlam, nihai bir hedef, insanı güvende hissettiriyor. Nereye gittiğini bilmek rahatlatıcı bir şey. Sabah kalktığında yaptığın şeyin nedenini bilmek, bir fikrin içinde nerede durduğunu bilmek, neyi savunduğunu bilmek ve hatta belki daha önemlisi, neye karşı olduğunu bilmek. İnsan kendisini bir yere yerleştirebildiğinde dünya biraz daha az karmaşık görünüyor. Ama bu “su” nereden çıktı? Nasıl oldu da okuduğum andan beri beynimde kapanmayan sekmelerden birine dönüştü? Bunun için Şevket Süreyya Aydemir’e gitmem gerekiyor. Aradığı cevap bu değilmiş. Başka bir yere bakıyor. Moskova gidiyor ardından. Marksizm, sosyalizm, eşitlik, devrim... Bu kez su oradaymış gibi görünüyor. Bir süre sonra o da yetmiyor. Gerçekler bu kadar romantik işlemiyor, diyor. Türkiye’de dönüş, hapishane, Ankara, Cumhuriyet, devletçilik, kalkınma... Su sürekli yer değiştiriyor. Belki de Suyu Arayan Adam’ı okurken beni bu kadar rahatsız eden ya da kendime bu kadar yakın hissettiren şey tam olarak buydu. Aydemir’in bütün hayatı boyunca bir fikre ulaşıp “tamam, işte bu” dedikten sonra hayatın gelip o fikri bir şekilde çürütmesi. Çünkü bunu biraz biliyorum. Tabii ki onun yaşadığı ölçekte değil. Ben cephe görmedim, devrim yaşamadım, Moskova’da komünizm öğrenmedim. Ben yalnızca dört yıl Siyasal Bilgiler Fakültesinde okudum. Ama galiba benim içimdeki düşünce tarihimin de biraz böyle bir tarafı var. Fakülteye ilk girdiğim zamandan beri karşıma çıkan neredeyse her yeni düşünce, bir öncekinde doğru kabul ettiğim bir şeyi sarstı. Birini okudum, “evet, mesele tam olarak bu” dedim. Sonra başka birini okudum ve öncekinin görmediği bir şeyi gördüm. Bir başkası geldi, onun da bıraktığı boşluğu gösterdi. Bir süre sonra kafamda küçük bir ideolojiler mezarlığı oluştu. Hepsi bir noktada çok mantıklıydı. Hepsinin bir noktasında açıkları vardı. Ve ben sürekli birinden diğerine gidiyordum. Bundan rahatsız da oluyordum. Aydemir’in hayatında beni etkileyen şey hayatı boyunca fikrinin değişebilmiş olması. Gençliğinde Turancılığa bağlanıyor. İçinde büyüdüğü parçalanmış imparatorluk dünyasında, kaybedilen toprakların ve göçlerin ortasında böyle bir ideal ona bir cevap sunuyor. Sonra Kafkasya’ya gidiyor ve kafasında kurduğu yekpare dünyanın gerçekte öyle olmadığını görüyor.
Neden bir tanesini seçemiyorum? Neden bazı insanlar gibi bir fikre bütünlüklü biçimde bağlanamıyorum? Neden yeni bir düşünceyle karşılaştığımda kendi düşüncemi savunmak yerine “Evet ama burada da haklı” diyorum? Uzun süre bunun bende bir eksiklik olduğunu düşündüm. Belki yeterince adanmış değilim. Belki yeterince iyi muhakeme edemiyorum. Belki herkes büyük resmi görüyor da ben ayrıntılarda kayboluyorum. Çünkü etrafına baktığında kesin konuşabilen insanlar çok güvenli görünüyor. Ne düşündüğünü bilen, hangi tarafta olduğunu bilen, dünyanın neden böyle olduğunu açıklayabilen insanlar… Bense sürekli “ama” diyordum. Bir noktada bu “ama”lardan utanmaya başladığımı bile düşünüyorum. Sonra fark ettim ki belki de mesele büyük resmi görememem değil. Belki büyük resim, tam olarak bu çelişkilerin hepsini aynı anda görebilmek. Bir düşüncenin bir konuda haklı olması için dünyanın geri kalanını da açıklayabilmesi gerekmiyor. Bir perspektife hak vermek, onun bütün sonuçlarını kabul etmek anlamına gelmiyor. Bir fikri anlamak için ona sadakat yemini etmek gerekmiyor. Belki ben bir türlü ideolojimi bulamadığım için başarısız değildim. Belki yanlış şeyi arıyordum. Çünkü “suyumu bulmayı” bir ideoloji seçmekle aynı şey sanmışım. Sanki önümde birtakım hazır düşünce paketleri varmış ve yetişkinliğin bir aşamasında bunlardan birini seçmem gerekiyormuş gibi. Liberalizm, sosyalizm, milliyetçilik, muhafazakarlık... Birini al. Dünyaya onun içinden bak. Sonra mümkünse fikrini çok değiştirme. Ama neden? Gerçekten neden? Hiçbir zaman önceden belirlenmiş bu fikir çerçevelerinden birinin içine tamamen girmek zorunda değilim ki. ir konuda birinden, başka bir konuda diğerinden etkilenebilirim. Bugün doğru bulduğum bir şeyi beş yıl sonra yanlış bulabilirim. Hatta bugün söylediklerimi yarın okuyup “Ne saçmalamışım” deme ihtimalim bile var. Aydemir’in hikâyesinin sonunda beni etkileyen şey de bu yüzden hangi ideolojide karar kıldığı değil. Bunca yıl farklı yerlerde aradığı suyun sonunda bir fikir kitabının içinde karşısına çıkmaması. Hayatının sonlarına doğru kendi çiftliğinde, gerçekten akan bir suyun başında duruyor. Ve insan ister istemez düşünüyor: Bu kadar yol bunun için miydi? Turan, Moskova, hapishane, Ankara… Bütün bu büyük fikirlerden sonra gerçekten aradığı şey ayağının dibinde miydi? Yoksa oradaki su da yalnızca başka bir sembol müydü? Belki de onun bulduğu şey su değil, kendisiydi. Bilmiyorum. Zaten kendi suyumu bulup bulamayacağımdan da emin değilim. Hatta artık “bulmak” kelimesinden bile şüpheleniyorum. Ya insan yürüdükçe, düşündükçe, fikrini değiştirdikçe kendi suyunu oluşturuyorsa? Ama bu da fazla güzel ve derli toplu bir cevap oldu. Şüphelendim şimdi. Belki birkaç yıl sonra bunu okuyup buna da katılmayacağım. Sanırım ilk defa bunda bir sorun görmüyorum. Suyumun ne olduğunu hâlâ bilmiyorum. Hayatta ulaşmak istediğim nihai bir yer var mı, onu da bilmiyorum. Bir gün gerçekten “Tamam, burası. Ben buyum.” diyebilir miyim, ondan hiç emin değilim. Ama en azından artık şunu biliyorum: Suyum, seçmek zorunda olduğum bir ideoloji değil. Başkasının ulaştığı yere ulaşmak zorunda değilim. Benden önce yürünmüş bir yolu sırf sonunun nerede olduğunu bildiğim için seçmek zorunda da değilim. Herkesin kendi şahsi yolu olabilir. Hatta belki yol dediğim şeyin bile baştan bir sonu olmak zorunda değildir. Peki o zaman su neden aranır? Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Belki insan susadığı için. Belki arayacak bir şeyi olmadan yaşamak daha korkutucu olduğu için. Belki de suyu bulmaktan çok, bir yerlerde su olduğuna inanmak istiyoruz. Ben bulabilecek miyim? Emin değilim.
Sayıların SöylemediğiTebrikler! Haftalar süren bekleyişin ardından başvurduğunuz "Let's Make a Deal!" programından nihayet yanıt geldi, dakikalar içinde sahneye çıkacak ve sunucu Monty Hall ile el sıkışacaksınız. Programı defalarca izlediniz, oyunu biliyorsunuz. Karşınızda üç kapı olacak, Monty bey ufak bir muhabbetin ardından kapılardan ikisinin arkasında hiçbir şey yokken, bir tanesinin arkasında tam yüz bin dolar (günümüz ekonomisinde güncellenmiş değerle yaklaşık üç milyon dolar) olduğunu açıklayacak, ardından size kapladınların birini seçmenizi ve kararmızdan emin olmanızı soracak. Kararınız sonrası Monty, siz seçmediğiniz iki kapidadan, arkasında hiçbir şey olmayamayı açarak gösterecek ve artık kararınızı değiştirmek isteyip istemediğinizi soracak. Süreniz yok, acele etmenize gerek yok. İstatistiksel olarak en doğru kararam hangisi olduğunu bulmak için bolca zamanınız var, ta ki Monty arkasında ödül olan kapiyi açana kadar. Bu soruya iğgiİsel olarak “İki kapı kaldığı için artık fark etmez, ne fark eder?” cevabını veriyorsunuz. İstatistik hakkında konuşmamız gerekiyor. Zira popüler kültürde “Monty Hall problemi” olarak bilinen bu soru, insan içgüdülerinin istatistik konusunda nasıl yanlamlabileceğinin en yaygın örneklerinden. İki kapı kalıp değişmek isteyip istemediğiniz soruluguğu noktasıtada verilmesi gereken kararı anlamak için başa saramlı ve oluşabilecek durumları inceleyelim. Basta üç kapı olduğu için 1/3 olasılıkla arkası olan kapiyi, 1/3 olasılıkla da yüzleri güldürecek kapiyi seçtiğinizi düşünmek yanlış mayacaktur. Bir başka deyişle 1/3 olasılıkla deçmediğiniz iki kapının da arkasında yeller secektir.9
Monty Hall sürprizi bozmamak için sizin seçtiğiniz kapıyı açamayacağına göre, boş olan kapılardan birini gördükten sonra diğer kapının da aynı şekilde boş olma olasılığı 1/3'tür. Ancak voleyi en baştan vurmadıysanız, yani ilk seçtiğiniz kapının doğru olduğundan emin değilseniz, Monty beyin açamadığı diğer kapının arkasında paranın olduğunu 2/3 olasılıkla değerlendirebilirsiniz. Bunu daha iyi anlamak için üç kapı yerine aynı oyunu yüz adet kapıyla oynadığımızı düşünelim. 99 kapının arkası boşken yalnızca 1 kapının arkasında ödül var. Monty Hall ise bir kapıyı açıp boş olduğunu göstermek yerine tam 98 tane boş kapıyı açıp sizin seçtiğiniz kapı ile bir diğer kapıyı bırakıyor ve seçiminiz için size dönüyor. Peki ya şimdi kararınız ne olurdu? Monty Hall problemi istatistik ve olasılık bilimlerinin ilginç sonuçlarını hikayeleştirerek beyin egzersizi yapmamızı sağlamanın ötesinde, içgüdülerimiz ile sayıların çarpışmasında genelde içgüdülerimizin galip geldiğini gösteren bir uyarı. Belki de konu yarım yüzyıldır yayınlanmayan televizyon yarışmaları olduğunda istatistik bilmememizin pek bir sakıncası yoktur, ancak bu özgüven dolu yanılgı halihazırda sahip olduğumuz önyargılar ve yanlı medya haberleri ile birleşince tehlikeli bir hal alıyor. Amerika’da yapılan bir araştırmada azınlık grupların, suç oranlarının ve benzeri istatistiklerin yüzdelikleri sorulduğunda gerçek veriler yerine sansasyonel anektodlar ve şişirilen hikayelerin katkısıyla çok yanlış rakamlar verildiği görülüyor. Gerçekte %5 olarak rapor edilen vejetaryen nüfus %25; %12’lik siyahi nüfus %40; %1 olan trans nüfus ise %21 olarak görülünce azınlıklar üzerinden korku tellallığı yapan siyasetçilerin eli güç kazanıyor. İstatistik üzerine kendini geliştirmiş toplumlar yalnızca televizyon yarışmalarında daha iyi performans sergilemiyor, kökleşmiş önyargıları kendisine silah edinen bu anlatılara da kendini korumuş oluyor. Belki Monty Hall’dan 4.8 milyon TL (bu satırlar kaleme alınırken kur arttı) kazanamayabiliriz, ancak politik rüzgarlara karşı duruşumuzu korumak hala elimizde.
LEZİZ KADAVRALARDEĞERLENDİRMEÖncelikle başta belirtmem gerekirse bu spoiler'siz bir yazı olmayacak, aksine direkt konuya girdiğim ve düşüncelerimi içeren bir anlatım olacak. İsminde de anlaşılacağı gibi demek isterdim fakat isiminden de anlaşılmadığı gibi bu kitap birazdan da fazla ilginç bir konuyu ele alıyor. Eğer benim gibi hayvanlara 'bayılan' biriseniz bu kitabın kapağına aldanıp 'aa kesin bu kitapta hayvanlar ve insanlar yer değişiyor' şekilde düşünebilirsiniz, durum bundan "biraz" farklı çıkınca da şaşırabilirsiniz -sahsen ben bizzat bunu yaşadım- ama yine de merakinizi körükleyecek bir konu olduğu için okumak isteyen kimsenin okumakta zorlanacağını asla düşünmüyorum.Şimdi gelelim kitabın konusuna... Bu kitapta zaman, gelecekteki bir dönemde işleniyor. Gelecekteki bu dünyada bütün hayvanların tüketilemez olduğu hepsinin zehirli olduğu ve zehirliğin bulaşıcı olabileceği düşünüldüğü için bütün hayvanların katledildiği bir dünya düşünün, size insanlık ne kadar süre 'et' tüketmeden durmuş olabilir? Tahmin edeceğiniz üzere çok uzun bir zaman değil. Bu ihtiyaç için bir kaynak arayışına giren insanoğlu çareyi 'tek et' kaynağı olabilecek olan insanları yemekte buluyor. Bu da aslında 'Geçiş' adlı verilen sürecin başlamasına sebebiyet veriyor.Başlarda yamyamlık alt kesimden olan yoksul insanlarla başlıyor ardından bu kontrolsüz bir hale gelince devlet ipleri ele alıyor ve bu döneme 'Geçiş' ismini vererek yamyamlığı legal hale getiriyor. Fakat bunu da sözde belirli kurallar çerçevesinde yapıyor. Mezbahalar ve üretim çiftlikleri, insanların üretilip kesildiği yerler şeklinde işleyişlerine devam ediyor. İnsanlar besilik olacak şekilde yetiştirilmeye başlanıyor; doğar doğmaz ses telleri alınıyor, kıyafet gibi insani şeylere sahip olamıyorlar ve zamanla genetikleriyle oynanıp zamanla vahşileştiriliyorlar. 'İnsan eti' yerine 'özel et', 'insan' yerine 'ürün/baş' denerek durumu daha kolay kabul edilir bir hale getirmeye çalışıyorlar ki bu durum işe yarıyor. İnsanlar durumu her zaman olduğu gibi çok çabuk kabulleniyorlar.Gelelim bu dünyanın bir dönemine şahitlik etmemizi sağlayan başrolüne. İsminden başlarda çok bahsedilmese de -ki bunun kasıtlı yapıldığını düşünüyorum çünkü günümüz dünyasında insanların, pardon, ürünlerin de isimleri yok- başrolümüzün ismi Marcos. Mezbahanenin de sahibi olan Marcos, 'Geçiş'ten önce dana mezbahanesi olan bu yeri, döneme uyum sağlayarak günümüz 'ürünleri' için devam ettiriyor. Marcos yakın zamanda oğlunu kaybeden ardından da karısının uzaklaşmak istemesiyle evinden mezbahaneye yaşamını sürdüren, aynı zamanda bir kaybın acısını yaşamaya devam eden bir adam. Bu sırada babası da demans hastası olduğu için ara ara bakım evini ziyaret etmeye giderek yaşamını bu rutinde sürdüren de biri. Bir gün bir arkadaşının hediyesi ile bu rutin yıkılıyor.KİTAP DEĞERLENDİRMESİ12
Kitabın bu şekilde gelişmesini şahsen hiç mi hiç beklemiyordum. Okurken zaman zaman bana ben ne okuyorum hissiyatını çok verdi çünkü bazı kısımlarda hangi uzvun ne şekilde yendiğinden gayet net bir şekilde betimlenerek bahsediliyordu. Anlayacağınız, her şekilde insanın yenmesinden bahsedildiğini okumak epey rahatsız ediciydi. Fakat distopik roman okumak zaten biraz da böyle, sanırım keyfi de orada. Kitabın bütüne bakarsak verilmek istenen mesajlar epey açık; özel etlerin iyisini üst tabaka yerken alt tabakaya düşen yine belli, devletlerin kriz yönetimleri, insanların hızlı adaptasyonları ve her koşulda doyumsuzluk gösterebilmeleri gibi aslında günümüz dünyasından yabancı olmadığımız şeyler işleniyor. Yazar bize, insanoğlunun alışamayacağı durum olmadığı gibi her durumu kendi yararına çevirebileceği mesajını kitabın sonuna kadar –özellikle sonunda– bastıra bastıra vermiş.P.S. Kitabın isminin geçtiği kısım ise şu şekilde: bir gün Marcos kız kardeşinin yanına gittiğinde yeğenleriyle yemek yerken kız kardeşiyle babalarından bahsediyorlar ve Marcos,çocukların dedeleri hakkında tadının nasıl olabileceği hakkında yorumlarda bulunduklarını duyuyor. Kız kardeşi de kızıp Marcos'a yaptıklarının popüler bir oyun olan ‘Leziz Kadavralar’ ı oynamak olduğunu söyleyip geçiştiriyor. Biz de bu şekilde öğrenmiş oluyoruz. Umarım okumaktan keyif almışsınızdır deyip bundan emin olmayı çok isterdim fakat derginin amacı bu değil. Sevgiler Sueda,Arkadaşı ona 'Birinci Saf Nesil' olarak adlandırılan sözde en kaliteli ürünlerden biri olan bir dişihediye ediyor. Marcos hediye gelen bu dişiyi bahçesindeki ahırına koyup yemeğini, suyunu verdikten sonra ne yapacağını bilemez halde evini terk ediyor. Bu sıralarda ise babasının durumu da çok iyi değil ve var olan tek diğer yakını olan kız kardeşi ise ne duyarsa ona inanan, dünyadan çok haber olduğunu sanıp aslında hiçbir şeyin farkında olmayan biri. Anlayacağınız bu Marcos epey yalnız biri, bu yalnızlık da onu evde bekleyen dişiye yakınlaştırıyor. Kıyafetler giydirip onunla ilgileniyor ve bir gün bir çocuğu olacağını fark ediyor–dişi hem dilsiz hem de aklı olmayan bir varlık– ardından bu dönemde babasını kaybediyor ve eve, dişiye, daha bağımlı hale geliyor, daha önce çocuğunu kaybettiği için bu konuda çok hassas ve ilgili davranıyor. Babasının bakım evi masrafı da ortadan kalktığı için kendini mezbahada çalışmak zorunda da hissetmiyor üstelik. İnsanlara da belli etmemesi gerekiyor çünkü bu aslında konulan kurallardan birinin ihlali. Biraz zaman geçiyor ve doğum günü geliyor, bu dönemde herkesten çok izole olan Marcos ne yapacağını bilemiyor ve hemşirelik yapan karısını arayıp yardım istiyor, karısı gelince büyük bir hayret ve şok yaşıyor fakat hemen toparlayıp doğumun gerçekleşmesini sağlıyor. Bebek doğunca dişi bebeğine içgüdüsel şekilde uzanıyor fakat Marcos bebeği alıyor. Ardından dişiyi oracıkta öldürüyor. Anlıyoruz ki baştan beri plan buymuş. Bu durumda karısının ilk söylediği şey 'Neden? Bize daha çok çocuk verebilirdi.' olurken Marcos'un kitabı bitiren son cümlesi ise 'Hani evcil bir hayvanlar insan gibibakar ya, öyle bakıyordu.' oluyor.
Pain of Paying, para harcamanın insanda yaratabildiği psikolojik rahatsızlığı ifade eder. Bu rahatsızlık yalnızca bir mala veya hizmete ödediğimiz fiyatla, o fiyatın çok veya az olmasıyla ilgili değildir. Ödemenin nasıl ve ne zaman gerçekleştiği de bu deneyimin bir parçasıdır. Örneğin, taksiye bindiğimizde yol boyunca taksimetreyi izleyip yolculuğun sonunda nakit ödeme yapmakla, uygulamadan çağırdığımız taksinin ücretinin arka planda ödenmesi aynı deneyimi yaratmaz. Benzer bir durum abonelik sistemlerinde de karşımıza çıkar. Bir dijital platforma aylık tek seferde ödeme yaptığımızda, izlediğimiz her filmde veya dinlediğimiz her şarkıda yeniden ödeme yapmayız. Ödeme bir anda gerçekleşirken aldığımız hizmet ayın tamamına yayılır. Her bölümün başında ayrı bir ücret ödemek zorunda olsaydık, ay sonunda aynı miktarı ödesek bile deneyimimiz muhtemelen farklı olurdu. Burada ödeme ile tüketim arasındaki bağ önem kazanıyor. Davranışsal ekonomide “coupling” olarak adlandırılan bu ilişki, bir şeyi tükettiğimiz an ile onun için ödeme yaptığımız anın zihnimizde ne kadar bağlantılı olduğunu anlatır. Bu iki an birbirine yaklaştıkça ödediğimiz bedel daha görünür hale gelirken, birbirinden uzaklaştıkça ödeme arka plana çekilebilir. Nasıl ödeme yaptığımız da bu deneyimin bir parçasıdır. Nakitte para fiziksel olarak elimizden çıkarken, kart ve temassız ödemelerde işlem birkaç saniyede tamamlanır. Para yine hesabımızdan çıkar ama değişen, ödeme anının ne kadar görünür olduğudur. Dijital para birimlerinde ise araya bir katman daha girer. Önce gerçek parayla coin, kredi veya puan alır, daha sonra bunları harcarız. Böylece gerçek parayı ödediğimiz an ile onu harcadığımız an birbirinden uzaklaşır. Alım satımın temelinde hâlâ aynı şey var: Bir şey alıyor ve karşılığında bir bedel ödüyoruz. Fakat o bedelle karşılaştığımız an artık eskisi kadar sabit değil. Bazen satın almadan önce, bazen sonra, bazen de biz fark etmeden arka planda gerçekleşiyor. Ödeme ortadan kalkmıyor; yalnızca giderek daha görünmez hale geliyor.Ödemenin Görünmezleşmesi