View müşterek (6) flipbook.
☽MÜŞTEREKEYLÜL 2026
2
İÇERİKÖNSÖZ Suyu Aramak- Eylül Sıla ÇİFCİ Köşede Biraz Param Var, Sonraki Adımım Ne Olmalı?- Mete NAR Kalbe Giden Yol Mideden mi Geçer?- Bade CEYLAN 50 Yıllık Yarışma, Nasip ve Siyasi Kurgular- Umut KÜÇÜKKAYHAN Leziz Kadarvalar Değerlendirme- Sueda ÖZSOY Ödemenin Görünmezleşmesi- Nehir ÇINAR Ben de Bir Gleaner Olabilir Miyim?- Berfin Feraye ŞENTÜRK Merak ne zaman mesleğe döner?- Çekdar ÇAPAR Çığlığın Ardındaki Kadın- Berivan DEMİR Fizik Tedavi ve Rehabilitasyonda Tedavi Yöntemi Olan Ayna Terapisine Psikolojik Bir Bakış- Elif BAYRAKMÜŞTEREK 3 ‘As If Nothing Really Matters’- Berfin AKBULUT Gitmeden Buna da Bir Bakın- Eylül Sıla ÇİFCİ
MÜŞTEREKRUNNİNG TİPS FROM DYLAN HALL4
ÖNSÖZ Bu dergiye asıl ilham olan beni paylaşacak kadar heyecanlandıran ancak alıcı bulamayacak kadar kişisel ilgilerim oldu. Kuran’da geçen “hüm” zamirinin 1. Meşrutiyet’i etkileyen faktörlerden biri olması herkes için ilgi çekici olmak zorunda değil. Hatta olmama ihtimali oldukça yüksek. Zaten mesele de biraz bu. Bu dergide yapmak istediğim herkesin böyle kişisel meraklarına, anlatmak istediği ama anlatacak yer bulamadığı şeylere bir alan açmak. Birlikte bir şeyler paylaşabilmek; birbirimizden çok farklı alanlardan, meraklardan ve uğraşlardan küçük tatlar sunmak. Belki hepsi herkese hitap etmeyecek ama yan yana geldiklerinde bize ait bir şey oluşturacaklar. Bu yüzden, “bir dergi yapıyorum, sen de bir şeyler yazsana” dediğimde beni kırmayıp kendi merakından, bilgisinden, dünyasından bir parça paylaşmayı kabul eden herkese teşekkür ederim. Ne de olsa hayat Müşterek. 5
Suyu AramakSuyu arıyor muyum? Aradığım şeyi su kadar somut bir şeyle bağdaştırmak yanlış mı? Belki. Ama sonuçta bu bir benzetme illa somut bir kapıya çıkmak zorunda değil. Bir arayışta mıyım peki? Bu kesin mi? Sanırım evet. Her insan gibi ben de bir şey arıyorum. Ve nedense “su” diye nitelendirdiğim şeyi bulmak beni biraz olsun tatmin edecekmiş gibi geliyor. En azından hangi yoldan yürümem gerektiğini fark ederim. Hatta sonunda nereye çıkacağımı bilirsem, belki daha önce oraya ulaşmış insanların yollarına bakar, onların ayak izlerini takip ederim. Bir dakika. Bu, beni kendi tercihlerimden biraz olsun vazgeçiren bir yöntem olmaz mı? Gideceğim yeri baştan bilirsem gerçekten kendi yolumu mu seçmiş olurum, yoksa yalnızca benden önce bırakılmış ayak izlerini mi takip ederim? O zaman böyle bir şey istemiyorum. Yine de suyunu bulsam iyi olacak. Sanırım sorun bu kısımda başlıyor. Ben suyu bulmaya neden bu kadar kafayı taktım? Çünkü bir anlam, nihai bir hedef, insanı güvende hissettiriyor. Nereye gittiğini bilmek rahatlatıcı bir şey. Sabah kalktığında yaptığın şeyin nedenini bilmek, bir fikrin içinde nerede durduğunu bilmek, neyi savunduğunu bilmek ve hatta belki daha önemlisi, neye karşı olduğunu bilmek... İnsan kendisini bir yere yerleştirebildiğinde dünya biraz daha az karmaşık görünüyor. Ama bu “su” nereden çıktı? Nasıl oldu da okuduğum andan beri beynimde kapanmayan sekmelerden birine dönüştü? Bunun için Şevket Süreyya Aydemir’e gitmem gerekiyor. Aradığı cevap bu değilmiş. Başka bir yere bakıyor. Moskova gidiyor ardından. Marksizm, sosyalizm, eşitlik, devrim... Bu kez su oradaymış gibi görünüyor. Bir süre sonra o da yetmiyor. Gerçekler bu kadar romantik işlemiyor, diyor. Türkiye’de dönüş, hapishane, Ankara, Cumhuriyet, devletçilik, kalkınma... Su sürekli yer değiştiriyor. Belki de Suyu Arayan Adam’ı okurken beni bu kadar rahatsız eden ya da kendime bu kadar yakın hissettiren şey tam olarak buydu. Aydemir’in bütün hayatı boyunca bir fikre ulaşıp “tamam, işte bu” dedikten sonra hayatın gelip o fikri bir şekilde çürütmesi. Çünkü bunu biraz biliyorum. Tabii ki onun yaşadığı ölçekte değil. Ben cephe görmedim, devrim yaşamadım, Moskova’da komünizm öğrenmedim. Ben yalnızca dört yıl Siyasal Bilgiler Fakültesinde okudum. Ama galiba benim içimdeki düşünce tarihimin de biraz böyle bir tarafı var. Fakülteye ilk girdiğim zamandan beri karşıma çıkan neredeyse her yeni düşünce, bir öncekinde doğru kabul ettiğim bir şeyi sarstı. Birini okudum, “evet, mesele tam olarak bu” dedim. Sonra başka birini okudum ve öncekinin görmediği bir şeyi gördüm. Bir başkası geldi, onun da bıraktığı boşluğu gösterdi. Bir süre sonra kafamda küçük bir ideolojiler mezarlığı oluştu. Hepsi bir noktada çok mantıklıydı. Hepsinin bir noktasında açıkları vardı. Ve ben sürekli birinden diğerine gidiyordum. Bundan rahatsız da oluyordum. Aydemir’in hayatında beni etkileyen şey hayatı boyunca fikrinin değişebilmiş olması. Gençliğinde Turancılığa bağlanıyor. İçinde büyüdüğü parçalanmış imparatorluk dünyasında, kaybedilen toprakların ve göçlerin ortasında böyle bir ideal ona bir cevap sunuyor. Sonra Kafkasya’ya gidiyor ve kafasında kurduğu yekpare dünyanın gerçekte öyle olmadığını görüyor. 6
Neden bir tanesini seçemiyorum? Neden bazı insanlar gibi bir fikre bütünlüklü biçimde bağlanamıyorum? Neden yeni bir düşünceyle karşılaştığımda kendi düşüncemi savunmak yerine “Evet ama burada da haklı” diyorum? Uzun süre bunun bende bir eksiklik olduğunu düşündüm. Belki yeterince adanmış değilim. Belki yeterince iyi muhakeme edemiyorum. Belki herkes büyük resmi görüyor da ben ayrıntılarda kayboluyorum. Çünkü etrafına baktığında kesin konuşabilen insanlar çok güvenli görünüyor. Ne düşündüğünü bilen, hangi tarafta olduğunu bilen, dünyanın neden böyle olduğunu açıklayabilen insanlar… Bense sürekli “ama” diyordum. Bir noktada bu “ama”lardan utanmaya başladığımı bile düşünüyorum. Sonra fark ettim ki belki de mesele büyük resmi görememem değil. Belki büyük resim, tam olarak bu çelişkilerin hepsini aynı anda görebilmek. Bir düşüncenin bir konuda haklı olması için dünyanın geri kalanını da açıklayabilmesi gerekmiyor. Bir perspektife hak vermek, onun bütün sonuçlarını kabul etmek anlamına gelmiyor. Bir fikri anlamak için ona bağlılık yemini etmek gerekmiyor. Belki ben bir türlü ideolojimi bulamadığım için başarısız değildim. Belki yanlış şeyi arıyordum. Çünkü “suyumu bulmayı” bir ideoloji seçmekle aynı şey sanmışım. Sanki önümde birtakım hazır düşünce paketleri varmış ve yetişkinliğin bir aşamasında bunlardan birini seçmem gerekiyormuş gibi. Liberalizm, sosyalizm, milliyetçilik, muhafazakarlık... Birini al. Dünyaya onun içinden bak. Sonra mümkünse fikrini çok değiştirme. Ama neden? Gerçekten neden? Hiçbir zaman önceden belirlenmiş bu fikir çerçevelerinden birinin içine tamamen girmek zorunda değilim ki. Bir konuda birinden, başka bir konuda diğerinden etkilenebilirim. Bugün doğru bulduğum bir şeyi beş yıl sonra yanlış bulabilirim. Hatta bugün söylediklerimi yarın okuyup “Ne saçmalamışım” deme ihtimalim bile var. Aydemir’in hikâyesinin sonunda beni etkileyen şey de bu yüzden hangi ideolojide karar kıldığı değil. Bunca yıl farklı yerlerde aradığı suyun sonunda bir fikir kitabının içinde karşısına çıkmaması. Hayatının sonlarına doğru kendi çiftliğinde, gerçekten akan bir suyun başında duruyor. Ve insan ister istemez düşünüyor: Bu kadar yol bunun için miydi? Turan, Moskova, hapishane, Ankara… Bütün bu büyük fikirlerden sonra gerçekten aradığı şey ayağının dibinde miydi? Yoksa oradaki su da yalnızca başka bir sembol müydü? Belki de onun bulduğu şey su değil, kendisiydi. Bilmiyorum. Zaten kendi suyumu bulup bulamayacağımdan da emin değilim. Hatta artık “bulmak” kelimesinden bile şüpheleniyorum. Ya insan yürüdükçe, düşündükçe, fikrini değiştirdikçe kendi suyunu oluşturuyorsa? Ama bu da fazla güzel ve derli toplu bir cevap oldu. Şüphelendim şimdi. Belki birkaç yıl sonra bunu okuyup buna da katılmayacağım. Sanırım ilk defa bunda bir sorun görmüyorum. Suyumun ne olduğunu hâlâ bilmiyorum. Hayatta ulaşmak istediğim nihai bir yer var mı, onu da bilmiyorum. Bir gün gerçekten “Tamam, burası. Ben buyum.” diyebilir miyim, ondan hiç emin değilim. Ama en azından artık şunu biliyorum: Suyum, seçmek zorunda olduğum bir ideoloji değil. Başkasının ulaştığı yere ulaşmak zorunda değilim. Benden önce yürünmüş bir yolu sırf sonunun nerede olduğunu bildiğim için seçmek zorunda da değilim. Herkesin kendi şahsi yolu olabilir. Hatta belki yol dediğim şeyin bile baştan bir sonu olmak zorunda değildir. Peki o zaman su neden aranır? Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Belki insan susadığı için. Belki arayacak bir şeyi olmadan yaşamak daha korkutucu olduğu için. Belki de suyu bulmaktan çok, bir yerlerde su olduğuna inanmak istiyoruz. Ben bulabilecek miyim? Emin değilim. 7
Bu sene Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü'nden mezun oldum ancak bu yazıda amacım mesleğimi anlatmak değil. Yemek yapmak, bir diploma ile benim mesleğime dönüşmüş olsa da bundan önce en önde gelen hobilerimden biriydi ve benim için basit bir eylemden çok öte. Kariyerim ve hayat hedeflerimin yanı sıra, insan ilişkilerim de benim için bir o kadar değerlidir. Hatta oldukça duygularıyla hareket eden bir tarafım da vardır. Bazen amacım yemek yapmak olmasa da kendimi mutfakta bulabiliyorum ve bunun altında birçok sebep yatabiliyor. Bazen aç olmadığım hâlde saatlerce uğraşabileceğim bir tarif seçiyorum mesela. Sanırım yemek yapmak benim için düşünmenin başka bir şekli. Ya kendimi anlamamı sağlıyor ya da başkalarını. Benim için mutfakta her şey biraz daha basit. Soğan doğrayacaksam doğrarım, suyun kaynamasını bekleyeceksem beklerim, hamur yoğurulacaksa yoğururum ve ellerim ne yaptığını bilir. Kafamın içindeki şeyleri çözemesem bile önümdeki yemeği bir şekilde toparlayabilirim.Kalbe Giden Yol Mideden mi Geçer? 8
Çoğu zaman neyi neden yaptığımızı bile düşünmüyoruz. Ama belki sevgi zaten biraz böyle bir şey.Fark etmeden yaptığımız küçük şeylerde saklı. O yüzden bilmiyorum, gerçekten kalbe giden yol mideden geçiyor mu? Ama bildiğim bir şey var ki o da bazen birine söyleyemediğimiz şeyleri onun için yaptığımız bir yemek söylüyor. Bu kişi, bazen kendimiz bile olabiliriz. Ama yemekle kurduğumuz ilişki sadece kendimizle alakalı da değildir. Birini sevdiğimizde neden ona yemek yapmak isteriz mesela? Birinin neyi sevdiğini hatırlamak, sevmediği seyi yemeğe koymamak, kahvesini nasıl içtiğini bilmek, hasta oluğunda çorba yapmak... Bunların hiçbiri tek başına büyük şeyler değil. Ama biri için bunları düşünebilmek veya birinin senin için bunları düşünmüş olması güzel hissettiriyor. Bazen “Seni özledim.” diyemiyoruz mesela, en sevdiği yemeği yapıyoruz. Birine “Yemek yedin mi?” diye sormak belki çok basit geliyor kulağa ama bazen gerçekten aç olup olmadığını merak etmiyoruz. Aslında “İyi misin, kendine iyi bakıyor musun?” diyoruz. Galiba bazı yemeklerin bizi bu kadar etkilemesinizin bir nedeni de onların sadece yemek olmaması. Bazı yemekleri tadından dolayı severiz veya sevmeyiz, bazılarını ise birini hatırlattığı için. Yemeğin kedisinden çok kiminle yediğimizle, nerede yediğimizle alakalı; içinde bulunduğumuz anının bir tadı oluyor sanki. Gastronomi okumayı seçtiğimiz uzun süre sadece yemek yapmayı sevdiğimi sanıyordum. Sonra fark ettim ki aslında yemek yaparken yüklediğim anlamları, hissedebildiklerimi seviyormuşm. Benim için yemek yapmak bir ifade biçimi. Her zaman mutluluk da değil; mesela üzgünken yemek yemeyi unutuyorum ama o yemeği yemeyeceksem bile yapmak istiyorum çünkü bana iyi geliyor, bir şeyler hissettiriyor.. Ama en çok severken anlamlı geliyor bana. Yemeğin en güzel lokmasını biri için ayırmak mesela. 9
50 Yıllık Yarışma, Nasip ve Siyasi Kurgular Bu soruya içgüdüsel olarak “iki kapı kaldı zaten nasip kısmet, ne fark eder” cevabını verdiyseniz sizinle istatistik hakkında konuşmamız gerekiyor. Zira popüler kültürde “Monty Hall problemi” olarak bilinen bu soru, insan içgüdülerinin istatistik konusunda nasıl yanılabileceğinin en yaygın örneklerinden. İki kapı kalıp değişmek isteyip istemediğiniz sorulduğu noktada verilmesi gereken kararı anlamak için başa saralım ve oluşabilecek durumları inceleyelim. Başta üç kapı olduğu için 2/3 olasılıkla arkası boş olan kapıyı, 1/3 olasılıkla da yüzleri güldürecek kapıyı seçtiğinizi düşünmek yanlış olmayacaktır. Bir başka deyişle 1/3 olasılıkla seçmediğiniz iki kapının da arkasında yeller esecektir.9 10 Haftalar süren bekleyişin ardından başvurduğunuz "Let's Make a Deal!" programından nihayet yanıt geldi, dakikalar içinde sahneye çıkacak ve sunucu Monty Hall ile el sıkışacaksınız. Programı defalarca izlediniz, oyunu biliyorsunuz. Karşınızda üç kapı olacak, Monty Bey ufak bir muhabbetin ardından kapılardan ikisinin arkasında hiçbir şey yokken, bir tanesinin arkasında tam yüz bin dolar (günümüz kuruyla 4.7 milyon TL olduğunu hesaplıyorsunuz) olduğunu açıklayacak, ardından da yapacağınız ilk seçim olarak kapılardan birinin önünde durmanızı isteyecek. Derin bir nefes alacak, şanslı kolyenizi ovuşturacaksınız ve kapılardan birini seçeceksiniz. Muhtemelen uzun bir reklam arasından sonra program devam edecek ve Monty bey seçmediğiniz iki kapıdan birinin kilidini açacak ve korkulan hiçliği göstererek o kapıyı seçmiş olsaydınız cepleriniz boş ve kalbiniz kırık olarak eve döneceğinizi bildirecek. En sonunda ise o can alıcı soruyu soracak: “Seçtiğiniz kapıdan memnun musunuz, değiştirmek ister misiniz?” Tebrikler!
Monty Hall sürprizi bozmamak için sizin seçtiğiniz kapıyı açamayacağına göre, boş olan kapılardan birini gördükten sonra diğer kapının da aynı şekilde boş olma olasılığı 1/3'tür. Ancak voleyi en baştan vurmadıysanız, yani ilk seçtiğiniz kapının doğru olduğundan emin değilseniz, Monty beyin açamadığı diğer kapının arkasında paranın olduğunu 2/3 olasılıkla değerlendirebilirsiniz. Bunu daha iyi anlamak için üç kapı yerine aynı oyunu yüz adet kapıyla oynadığımızı düşünelim. 99 kapının arkası boşken yalnızca 1 kapının arkasında ödül var. Monty Hall ise bir kapıyı açıp boş olduğunu göstermek yerine tam 98 tane boş kapıyı açıp sizin seçtiğiniz kapı ile bir diğer kapıyı bırakıyor ve seçiminiz için size dönüyor. Peki ya şimdi kararınız ne olurdu? Monty Hall problemi istatistik ve olasılık bilimlerinin ilginç sonuçlarını hikayeleştirerek beyin egzersizi yapmamızı sağlamanın ötesinde, içgüdülerimiz ile sayıların çarpışmasında genelde içgüdülerimizin galip geldiğini gösteren bir uyarı. Belki de konu yarım yüzyıldır yayınlanmayan televizyon yarışmaları olduğunda istatistik bilmememizin pek bir sakıncası yoktur, ancak bu özgüven dolu yanılgı halihazırda sahip olduğumuz önyargılar ve yanlı medya haberleri ile birleşince tehlikeli bir hal alıyor. Amerika’da yapılan bir araştırmada azınlık grupların, suç oranlarının ve benzeri istatistiklerin yüzdelikleri sorulduğunda gerçek veriler yerine sansasyonel anektodlar ve şişirilen hikayelerin katkısıyla çok yanlış rakamlar verildiği görülüyor. Gerçekte %5 olarak rapor edilen vejetaryen nüfus %25; %12’lik siyahi nüfus %40; %1 olan trans nüfus ise %21 olarak görülünce azınlıklar üzerinden korku tellallığı yapan siyasetçilerin eli güç kazanıyor. İstatistik üzerine kendini geliştirmiş toplumlar yalnızca televizyon yarışmalarında daha iyi performans sergilemiyor, kökleşmiş önyargıları kendisine silah edinen bu anlatılara da kendini korumuş oluyor. Belki Monty Hall’dan 4.8 milyon TL (bu satırlar kaleme alınırken kur arttı) kazanamayabiliriz, ancak politik rüzgarlara karşı duruşumuzu korumak hala elimizde. 11
Bence bunun cevabı, insanın yıllardır aklının bir köşesinde tuttuğu bir şeyi ciddiye almaya başladığı andır. Benim hikâyemde bu merak 14-15 yaşlarımda başladı. O yıllarda yazılım, hayatımın merkezinde değildi, sadece beni heyecanlandıran ve sürekli kurcalamak istediğim bir alandı. Dumlupınar Üniversitesi’nde Dış Ticaret okudum. Gümrük müşavirliğinde staj ve kısa bir iş deneyiminin ardından bu alanın bana göre olmadığını fark ettim. 15 yaşımdan beri yaptığım berberliği geri döndüm ve uzun bir süre devam ettim. Hayatımıza pandeminin girmesiyle birlikte berberliğe de uzun bir süre ara vermek zorunda kaldım. Bu dönem, benim için farklı alanları deneyimlediğim ve kendimi tanımaya başladığım bir süreç oldu. Birbirinden farklı işlerde çalıştım, yeni deneyimler edindim. Bir süre sosyal medya uzmanlığı yaptım, birçok iyi firmayla çalıştım ve maddi olarak da iyi kazançlar elde ettim. Ancak zaman geçtikçe, ne kadar başarılı olursam olayım, bu işin bana göre olmadığını beni mutlu etmediğini fark ettim. Daha sonra Bodrum’da, bir tanıdığım aracılığıyla bir müteahhitlik firmasında gayrimenkul danışmanı olarak çalışmaya başladım. Fakat kısa bir süre sonra bu işte de kendimi bulamadığımı anladım. Sonunda yeniden berberliğe döndüm. Bu deneyimlerin bana öğrettiği en önemli şeylerden biri, artık yalnızca para kazanmak için çalışmak istemediğimdi. Yaptığım işi sevmeliydim. Belki bu, biraz da insanın yaş aldıkça ve olgunlaştıkça kendisini daha iyi tanımasının bir sonucuydu. Ne istediğimden çok, ne istemediğimi daha net görmeye başlamıştım. Kariyerim konusunda artık daha kararlıydım. Ve yıllardır merak ettiğim yazılım, giderek daha ciddi bir ihtimale dönüşmeye başladı.Merak ne zaman mesleğe döner? 12
Gündüzleri çalışıyor, geceleri ise kendimi geliştirmek için yazılımla ilgileniyordum. Başlangıçta bu, yalnızca merakımı gidermek ve yeni bir şeyler öğrenmek için yaptığım bir uğraştı. Fakat öğrendikçe merakım büyüdü. Bir süre sonra bunun yalnızca bir hobi olmadığını, belki de hayatımın geri kalanında yürüyeceğim yol olabileceğini düşünmeye başladım. Bir noktada kendi başıma ilerlemenin yeterli olmadığını fark ettim. Bir networke, yol gösterecek insanlara ve bu işi gerçekten bilen kişilerle aynı ortamda bulunmaya ihtiyacım vardı. Bunun üzerine hayatımda radikal bir karar aldım. İşimi bırakıp bir kafede part-time çalışmaya başladım ve bir yazılım kursuna gittim. Kurs bana iyi bir başlangıç ve temel bilgiler kazandırdı. Ancak asıl yolculuk bundan sonra başladı. Öğrendikçe daha fazlasını öğrenmek istedim ve bu meslekte öğrenmenin sonsuz olduğunu gördüm. Her gün kendime yeni bir şey katmaya, bilmediğim bir konunun üzerine gitmeye çalıştım. Zamanla, yıllardır yalnızca bir hobi olarak gördüğüm şeyin aslında geleceğim olabileceğini fark ettim. Belki de bazı meraklar, gerçekten merak olarak kalmak için hayatımıza girmez. Bazen bir soru ile başlayan şey, insanı hiç tahmin etmediği bir mesleğe, hatta bambaşka bir hayata götürebilir. Bugün yaklaşık iki yıldır aktif olarak yazılım geliştiricisi olarak çalışıyorum. Geriye dönüp baktığımda, aslında mesleğimi bir anda seçmediğimi görüyorum. Yıllardır içimde taşıdığım bir merak, zamanla beni peşinden sürükledi ve sonunda hayatımın mesleğine dönüştü. Belki de merakın mesleğe dönüştüğü an, insanın artık sadece öğrenmek istemediği, öğrendikleriyle bir gelecek kurmaya başladığı andır. 13
Fizik Tedavi ve Rehabilitasyonda Tedavi Yöntemi Olan Ayna Terapisine Psikolojik Bir BakışAyna terapisi (Mirror Therapy), fizyoterapi ve rehabilitasyonda özellikle nörolojik rehabilitasyon ve ağrı yönetiminde kullanılan yöntemlerden biridir. Uygulamada hastanın etkilenmiş ekstremitesi aynanın arkasında, sağlam ekstremitesi ise aynanın önünde konumlandırılır. Hasta sağlam tarafını hareket ettirirken aynaya baktığında, etkilenmiş tarafının da hareket ettiği görüntüsünü görür. Böylece gerçekte hareket etmeyen ya da hareketi kısıtlı olan ekstremite hareket ediyormuş gibi görsel bir yanılgı oluşturulur.Ayna terapisini ilk öğrendiğimde dikkatimi çeken nokta, yöntemin yalnızca fiziksel bir tedavi olmayabileceğiydi. Sonuçta burada kaslara veya eklemlere doğrudan yapılan bir uygulamadan çok, kişinin gördüğü görüntü üzerinden beynin hareketi algılayışını etkilemeye çalışıyoruz. Bu nedenle ayna terapisinin psikolojiyle de ilişkisi olabileceğini düşündüm.Konuyu araştırdığımda bu ilişkinin özellikle beden algısı, ağrı algısı, dikkat ve hareket korkusu gibi alanlarda karşımıza çıktığını gördüm. Kişi aynada gerçekte etkilenmiş ekstremitesini değil, sağlam ekstremitesinin yansımasını görür. Ancak bu görüntü etkilenmiş taraf hareket ediyormuş gibi algılanabilir. Yani kişinin bedeninde fiziksel olarak bir değişiklik olmadığı hâlde, bedenine ilişkin aldığı görsel bilgi değişmektedir. Bu durum beden algımızın yalnızca fiziksel gerçekliğe değil, beynimizin bu gerçekliği nasıl yorumladığına da bağlı olduğunu düşündürmektedir.Ayna terapisinin psikolojiyle bağlantısını araştırırken karşıma en sık çıkan konulardan biri de ağrı oldu. Ağrı yalnızca fiziksel bir uyarı değildir; kişinin dikkati, beklentileri, geçmiş deneyimleri ve korkuları da ağrı deneyimini etkileyebilir.Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri fantom ekstremite ağrısıdır. Amputasyon sonrasında kişi fiziksel olarak artık bulunmayan bir ekstremitesinde ağrı hissedebilir. Ayna karşısında sağlam ekstremitesinin hareketini izlediğinde ise kaybettiği ekstremitesi hareket ediyormuş gibi bir görüntü oluşur. Araştırmalarda bu görsel geri bildirimin kişinin beden algısını ve ağrı deneyimini etkileyebileceği belirtilmektedir.14
Ayna terapisinin dikkatimi çeken bir diğer yönü ise hastanın rehabilitasyon sürecindeki deneyimi oldu. Özellikle hareket kaybı yaşayan bir kişinin yapmak istediği bir hareketi gerçekleştirememesi zamanla hareket etme isteğini ve tedaviye katılımını etkileyebilir. Ayna terapisinde ise hasta, gerçekte hareketi kısıtlı olsa bile aynada daha normal bir hareket görüntüsü görmektedir. Bu görsel geri bildirimin kişinin hareket üzerindeki kontrol hissini destekleyebileceği ve rehabilitasyon sürecine farklı bir deneyim katabileceği düşünülmektedir. Bu açıdan bakıldığında tedavide yalnızca hareketin gerçekleşmesi değil, hastanın o hareketi nasıl algıladığı da önem kazanmaktadır. Sonuç olarak ayna terapisi, fiziksel iyileşmenin yanında beden algısı, ağrı algısı, dikkat ve hareket korkusu gibi psikolojik süreçlerle de ilişkili bir rehabilitasyon yöntemidir. Bu yönüyle ayna terapisi, fizyoterapide beden ve zihnin birbirinden ayrı düşünülmemesi gerektiğini gösteren güzel örneklerden biridir. 15
Üçüncü adım olarak, borsa ekranındaki yeşil veya kırmızı rakamlara değil, doğrudan bu rakamların arkasındaki gerçek şirketlere odaklanın; ürünlerini günlük hayatta gördüğünüz, bilançosu borca batmamış, kriz dönemlerinde bile nakit üretebilen, döviz gelirli olan ve sektöründe pazar lideri konumdaki güçlü şirketleri seçin ya da doğrudan şirket seçme stresine hiç girmeden BIST 30 endeksini takip eden borsa yatırım fonlarına yönelin.Köşede Biraz Param Var Sonraki Adımım Ne Olmalı?11Elinizdeki başlangıç sermayesini borsada değerlendirmek istiyorsanız;İlk adımınız, bu paranın yarınki kıranız, taksitleriniz veya öngörülemeyen sağlık harcamalarınız olmadığından kesinlikle emin olmak ve köşede en az 3-6 aylık giderinizi karşılayacak ayrı bir acil durum fonu biraktıktan sonra kalan kısmı borsa hesabınıza aktarmaktır; günkü piyasada panikle karar vermemenin ilk ve en kritik şartı, önünüzdeki en az 2-3 yıl boyunca o paraya dönüp bakma zorunluluğunuzun bulunmamasıdır.İkinci adımda, düşük komisyon oranlarına ve sağlam bir teknik altyapıya sahip resmi bir aracı kurum ya da banka üzerinden yatırım hesabınızı açtıktan sonra, acemilerin en sık düştüğü hata olan tüm parayı tek bir günde ve tek bir fiyattan piyasaya boca etme yanılgısına kapılmadan, elinizdeki toplam bütçeyi eşit parçalara bölerek kademeli alım planınızı kurgulayın.33162
Son ve belki de en zor adımda ise psikolojinizi doğru yönetmeyi öğrenin; hisse fiyatları anlık dalgalandığında, piyasada sert düşüsler yaşandığında panikle zararına satış yapmak yerine sakin kalın, her saat başı borsa uygulamasını acıp portföy değerinizi kontrol etme alışkanlığından vazgeçin, elinizde ayırdığınız nakit parçalarıyla fiyatların ucuzladığı düzeltme dönemlerinde maliyet düşürerek kademeli eklemeler yapın ve gerçek bir ortak gibi davranarak o şirketlerin üretip büyümesini, kâr payı dağıtmasını sabırla izleyerek servetinizin zaman içinde büyümesine izin verin.6 Dördüncü adımda, sepet yapma kuralını tavızsız şekilde uygulayın; elinizdeki sermayeyi asla tek bir kağıda bağlamayın, perakende, havacılık, sanay ve teknoloji gibi birbirini dengeleyebilecek en az 4-5 farklı sektöre dağıtarak tek bir sektördeki krizin tüm portföyünüzü eritmesinin önüne geçin.4 Beşinci adımda ise sosyal medya gruplarında veya sağda solda dolaşan ‘üçe katlayacak, uçacak’ şeklindeki tüyolara, dedikodulara ve WhatsApp gruplarına kulaklarınızı tamamen kapatıp, kendi temel analiz ve araştırma çerçevenize sadık kalın.55 17
Ödemenin GörünmezleşmesiDOLUBOSBAİYARYIPain of Paying, para harcamanın insanda yaratabildiği psikolojik rahatsızlığı ifade eder. Bu rahatsızlık yalnızca bir mala veya hizmete ödediğimiz fiyatla, onun bu fiyatı ne kadar hak ettiğiyle, çok veya az olmasıyla alakalı değil. Aslında bu rahatsızlık ödemenin nasıl ve ne zaman gerçekleştiğiyle de alakalıdır. Bunun bir nedeni, para harcamanın zihnimizde yalnızca bir şey kazanmak değil, aynı zamanda elimizdeki bir şeyden vazgeçmek anlamına gelmesidir. Davranışsal ekonomide kayıptan kaçınma olarak açıklanan eğilime göre, kayıplar benzer büyüklükteki kazançlardan daha belirgin hissedilebilir. Dolayısıyla satın aldığımız şey kadar, karşılığında vazgeçtiğimiz parayla ne kadar doğrudan karşılaştığımız da deneyimin bir parçasıdır. Örneğin, taksiye bindiğimizde yol boyu taksimetreyi izleyip yolculuğun sonunda nakit olarak bunun ödemesini yapmak ve uygulamadan çağırıp arka planda bunun ödemesinin gerçekleşmesi bizde aynı yolculuk deneyimini hissettirmez. İlkinde ödediğimiz tutar yolculuk boyunca gözümüzün önündeyken, diğerinde ödeme anı daha az görünürdür. Benzer bir durum abonelik sistemlerinde de karşımıza çıkar. Bir dijital platforma aylık tek seferde ödeme yaptığımızda, izlediğimiz her filmde veya dinlediğimiz her şarkıda yeniden ödeme yapmayız. Ödeme bir anda gerçekleşirken, aldığımız hizmet ayın tamamına yayılır. Her bölümün başında ayrı bir ücret ödemek zorunda olsaydık, aynı hizmet için aynı toplam ücreti ödüyor olsak bile deneyimimiz muhtemelen farklı olurdu. Self-servis bir yerde siparişin ücretini baştan ödemek de benzer şekilde işler; masaya oturduğumuzda ödeme çoktan geride kalmıştır. Burada ödeme ile tüketim arasındaki bağ önem kazanır. Davranışsal ekonomide “coupling” olarak adlandırılan bu ilişki, bir şeyi tükettiğimiz an ile onun için ödeme yaptığımız anın zihnimizde ne kadar bağlantılı olduğunu anlatır. Bu iki an birbirine yaklaştıkça ödediğimiz bedel daha görünür hale gelirken, birbirinden uzaklaştıkça ödeme tüketim anının arka planına çekilebilir. 18
Bu durum, parayı zihnimizde her zaman tek bir bütün olarak değerlendirmediğimiz fikriyle de ilişkilidir. “Mental Accounting” yani zihinsel muhasebe, parayı kaynağına veya kullanım amacına göre farklı kategorilere ayırabilmemizi anlatır. Örneğin maaşımızdan kalan 1.000 TL’yi harcarken daha temkinli davranırken, beklemediğimiz bir iade veya bonus olarak hesabımıza gelen aynı 1.000 TL’yi daha rahat harcayabiliriz. Para aynı paradır; değişen, zihnimizde onu hangi hesaba koyduğumuzdur. Benzer şekilde önceden ödediğimiz bir hizmeti kullanırken de o an yeni bir ödeme yapmadığımız için maliyet zihnimizde daha geri planda kalabilir. Nasıl ödeme yaptığımız da bu deneyimin bir parçasıdır. Nakitte para fiziksel olarak elimizden çıkıp daha görünür olurken, kart ve temassız ödemelerde işlem birkaç saniyede tamamlanır. Para yine hesabımızdan çıkar ama değişen, ödeme anını nasıl deneyimlediğimizdir. Yani aynı ekonomik bedel, ödeme biçimine göre zihnimizde aynı ağırlığı taşımayabilir. Dijital para birimlerinde ise araya bir katman daha girer. Önce gerçek parayla coin, kredi veya puan alır, daha sonra bunları harcarız. Böylece ödeme yaptığımız an ile satın alma anı birbirinden biraz daha uzaklaşır. Alım satımın temelinde hâlâ aynı şey var: Bir şey alıyor ve karşılığında bir bedel ödüyoruz. Fakat o bedelle karşılaştığımız an artık eskisi kadar sabit değil. Bazen ürünü almadan önce, bazen kullandıktan sonra, bazen de biz başka bir şeyle ilgilenirken arka planda gerçekleşiyor. Ödeme ortadan kalkmıyor; yalnızca giderek daha görünmez hale geliyor. 19
Korku sinemasında kadınların çığlık atmasına o kadar alışığız ki artık bunu türün değişmez kurallarından biri olarak kabul ediyoruz. Karanlık bir koridorda ilerleyen kadın, arkasından gelen sesi fark eder, döner, bir şey görür ve çığlık atar. Kaçmaya başlar. Genellikle de kaçarken düşer. Seyirci için bu sahne tanıdıktır. Hatta bazen kadın karakterin çığlık atacağını, daha karakter korkmadan önce biliriz. Fakat bu basit görünen sahnenin arkasında daha büyük bir hikâye vardır. Korku sineması uzun yıllardır kadınları yalnızca korkutan bir tür değil; kadınların nasıl görünmesi, nasıl davranması ve hatta ne zaman cezalandırılması gerektiğine dair fikirler üreten bir alan da olmuştur. Özellikle eski korku filmlerinde kadın çoğu zaman savunmasızdır. Erkek karakter tehlikenin üzerine giderken kadın kaçmayı tercih eder. Bu durum zamanla sinemanın kadın ve erkek arasında kurduğu klasik karşıtlığa dönüşür: Erkek hareket eder, kadın tepki verir. Erkek kurtarır, kadın kurtarılmayı bekler. Fakat asıl ilginç olan, kadının yalnızca korkması değil, hangi kadınların daha çok korktuğu ve hangi kadınların hayatta kaldığıdır. Özellikle slasher filmlerinde cinselliğini açıkça yaşayan, parti yapan veya erkeklerle ilişkileri olan kadın karakterlerin daha erken öldürülmesi dikkat çekicidir. Halloween gibi filmlerde bu durum oldukça belirgindir. Laurie Strode'un hayatta kalması, çevresindeki diğer kadın karakterlerin kaderleriyle karşılaştırıldığında daha da anlamlı hale gelir. Burada “Final Girl”, yani filmin sonunda hayatta kalan kadın karakter ortaya çıkar. Final Girl korkar ama korkusunun içinde kaybolmaz. Katilden kaçmak yerine onunla yüzleşir. Ancak bu kadın figürünün bile belirli kuralları vardır. Çoğu zaman daha kontrollü, daha dikkatli ve diğer kadınlara göre daha az cinselleştirilmiştir. Bu yüzden korku sinemasının kadınlara verdiği mesaj bazen oldukça tuhaftır: Cinselliğini yaşayan kadın tehlikeye daha yakındır; dikkatli ve kontrollü kadın ise hayatta kalmaya daha layıktır. Wes Craven'ın Scream filmi yıllar sonra tam da bu klişelerin farkına vararak ortaya çıkar. Film, korku sinemasının kurallarını karakterlerin bile bildiği bir dünyada geçer. Casey Becker'ın filmin başındaki sahnesinde olduğu gibi seyirci de nelerin geleceğini tahmin eder. Çünkü bu kadın karakteri daha önce defalarca görmüştür. Fakat korku sinemasında kadın her zaman yalnızca kurban değildir. Bazen korkunun kendisine dönüşür.ÇIĞLIĞIN ARDINDAKİ KADIN:KORKU SİNEMASINDAKADIN OLMAKKADIN OLMAKKADIN OLMAK 20
Carrie bunun önemli örneklerinden biridir. Carrie'nin ergenliği ve bedeni çevresindeki insanlar tarafından utanç kaynağı haline getirilir. Bastırdığı öfke sonunda doğaüstü gücüyle ortaya çıkar. Burada korkutucu olan yalnızca Carrie'nin sahip olduğu güç değildir. Yıllarca aşağılanan ve susturulan bir kadının öfkesinin sonunda kontrol edilemez hale gelmesidir. Bu durum bize korku sinemasının kadın bedeniyle olan tuhaf ilişkisini gösterir. Kadın bedeni bazen arzulanır, bazen cezalandırılır, bazen de korkunun kendisi haline getirilir. Bugün ise bu korkunun biçimi değişmiş durumda. Artık korku filmlerindeki kadın yalnızca öldürülmekten ya da bir canavar tarafından kovalanmaktan korkmuyor. Bazen kendi bedeninin değişmesinden korkuyor. The Substance tam olarak bu noktada devreye giriyor. Filmin merkezindeki Elisabeth Sparkle için asıl korku yaşlanmak. Gençliğini kaybetmek, güzelliğinin bozulması ve toplumun gözünde değerini yitirmek. Genç ve güzel kalabilmek için başvurduğu yöntem başlangıçta bir mucize gibi görünse de zamanla bedenini bir savaş alanına çeviriyor. Filmin rahatsız edici tarafı da burada. Elisabeth'i korkutan şey aslında yaşlanmanın kendisinden çok, yaşlandığında artık eskisi kadar değerli olmayacağı düşüncesi. Bir kadının yüzündeki kırışıklık neden korku unsuru olsun ki? Çünkü toplum uzun zamandır kadınlara gençliği güzelliğin şartıymış gibi sunuyor. Erkek yaş aldığında deneyimli veya karizmatik olabilirken, kadın yaşlandığında çoğu zaman “güzelliğini kaybetmiş” olarak görülüyor. The Substance bu bakışı alıp kelimenin tam anlamıyla bir beden korkusuna dönüştürüyor. Böylece korku sinemasındaki kadın temsilinin yıllar içinde nasıl değiştiğini görebiliyoruz. Önce kadın çığlık atan kurbandı. Sonra cinselliği nedeniyle cezalandırılan kadın oldu. Ardından katille yüzleşip hayatta kalan “Final Girl” ortaya çıktı. Bugün ise kadın, toplumun güzellik anlayışının kendi üzerinde yarattığı baskıyla mücadele ediyor. Canavarlar değişti. Katiller değişti. Korkunun biçimi değişti. Ama kadın bedenine bakan göz hâlâ tamamen değişmiş değil. Belki de bu yüzden korku sinemasındaki asıl soru “Kadın neden çığlık atıyor?” değil. Kadının neden sürekli korkması gerektiğini kim söylüyor? Çünkü bazen korku filmindeki en büyük canavar, karanlıkta saklanan bir yaratık değil; kadının kendisine bakarken gördüğü toplumun ta kendisidir. 21
"Mama, ooh / Didn't mean to make you cry / If I'm not back again this time tomorrow / Carry on, carry on as if nothing really matters" (Anne, uuu / Seni ağlatmak istemedim / Eğer yarın bu saatlerde dönmezsem / Hayata devam et, hiçbir şeyin gerçekten önemi yokmuş gibi devam et) — Queen Müzik zevkiniz benimle uyuşuyorsa keyif alacağınızı düşündüğüm bir konu, rock ve metal müziğin neler hissettirdiği. Çoğu insanın öfke ya da gürültü olarak algıladığı sert ritimlerin, aslında içimizdeki zincirleri kıran saf özgürlük anı olduğunu anlayanların varlığını hissediyorum. Her nerede olursam olayım duyduğumda hissettiğim gerçek dünyadan tamamen uzaklaşmışlık hissi ve zihnimde hep Freddie Mercury'nin isyankâr ama bir o kadar kabulleniş dolu çığlığı yankılanır: Başlarda "Belki de müzik sadece budur" diyordum ama düşününce; rock ve metal türünün köklerinin, gelişiminin ve şu an geldiği noktanın aslında tamamen bu hissi vermeye yönelik olduğunu anlıyorum. İşte dünyaya tam olarak o "hiçbir şeyin önemi yok" filtresinden baktığım, içimdeki tüm beklentileri bir kenara bıraktığım anlar... Stresli bir günün ardından kulaklığımı takıp kaotik Yeldeğirmeni sokaklarından Moda’ya doğru yürürken, bu ritimlerin zihnimdeki gürültüyü susturmasıyla mest oluyorum.Bu bana özgü değil, en canlı kanıtını geçen gece Kalamış'taki konserde kendi gözlerimle gördüm. Gündelik hayatta karşınıza çıksa asık suratıyla dünyayı yargıladığına yemin edebileceğiniz o klasik Moda tramvayı teyzelerinin, sahneden yükselen rock tınılarıyla birlikte üzerlerindeki agresif zırhı çıkarıp müziğin içinde nasıl kaybolduklarını izlemek gerçekten modumu yükseltti. Düşününce bile gülümsetiyor. Eminim siz de görseniz böyle hissederdiniz. Bu şaşırtıcı tezatlık, rock ve metal müziğin varoluş amacıyla kusursuz bir şekilde örtüşüyor. 22 ‘As If Nothing Really Matters’
Çünkü bu türün DNA'sında, pürüzsüz salonlardan ziyade eksikliklerden ve zorluklardan doğan bir başkaldırı yatar. Metal müziğin babası kabul edilen Black Sabbath gitaristi Tony Iommi'nin hikâyesi bunun en büyüleyici, ancak az bilinen örneğidir. Geçirdiği bir iş kazasında parmak uçlarını kaybeden Iommi, gitar çalmaya devam edebilmek için kendi yaptığı protezleri kullanmak ve telleri gevşetmek (down-tuning) zorunda kalmıştır. Hayata tutunmak için, bulduğu bu zorunlu çözüm, bugün "heavy" olarak tanımladığımız o karanlık, dolgun ve titreşimli metal tonunun doğmasını sağlamıştır. Yani o şey, ellerin ya da benim içimdeki zincirleri kıran şey salt bir kargaşa değil; bir işçinin pes etmeyip tellere farklı vurarak yarattığı saf özgürlüğün ta kendisidir. Tam da bu noktada, ne demek istediğini hatırlamak gerekiyor: "Birçok kişi rock'n roll'un kökenlerini bilmiyor. Ama rock'n roll, basit bir şarkı yazmanın ötesinde bir şeydir; o, bir yaşam tarzıdır. Ben sadece müziğimi yapıyordum ve insanlara eğlenmeleri için bir şeyler sunmak istedim." 23
LEZİZ KADAVRALARDEĞERLENDİRMEÖncelikle başta belirtmem gerekirse bu spoiler'sız bir yazı olmayacak, aksine direkt konuya girdiğim ve düşüncelerimi içeren bir anlatım olacak. İsminde de anlaşılacağı gibi demek isterdim fakat isiminden de anlaşılmadığı gibi bu kitap birazdan da fazla ilginç bir konuyu ele alıyor. Eğer benim gibi hayvanlara 'bayılan' biriseniz bu kitabın kapağına aldanıp 'aa kesin bu kitapta hayvanlar ve insanlar yer değişiyor' şekilde düşünebilirsiniz, durum bundan "biraz" farklı çıkınca da şaşırabilirsiniz -şahsen ben bizzat bunu yaşadım- ama yine de merakınızı körükleyecek bir konu olduğu için okumak isteyen kimsenin okumakta zorlanacağını asla düşünmüyorum. Şimdi gelelim kitabın konusuna... Bu kitapta zaman, gelecekteki bir dönemde işleniyor. Gelecekteki bu dünyada bütün hayvanların tüketilemez olduğu hepsinin zehirli olduğu ve zehrin bulaşıcı olabileceği düşünüldüğü için bütün hayvanların katledildiği bir dünya düşünün, sizce insanlık ne kadar süre 'et' tüketmeden durmuş olabilir? Tahmin edeceğiniz üzere çok uzun bir zaman değil. Bu ihtiyaç için bir kaynak arayışına giren insanoğlu çareyi 'tek et' kaynağı olabilecek olan diğer insanları yemekte buluyor. Bu da aslında 'Geçiş' adlı verilen sürecin başlamasına sebebiyet veriyor. Başlarda yamyamlık alt kesimden olan yoksul insanlarla başlıyor ardından bu kontrolsüz bir hale gelince devlet ipleri ele alıyor ve bu döneme 'Geçiş' ismini vererek yamyamlığı legal hale getiriyor. Fakat bunu da sözde belirli kurallar çerçevesinde yapıyor. Mezbahalar ve üretim çiftlikleri, insanların üretilip kesildiği yerler şeklinde işleyişlerine devam ediyor. İnsanlar besilik olacak şekilde yetiştirilmeye başlanıyor; doğar doğmaz ses telleri alınıyor, kıyafet gibi insani şeylere sahip olamıyorlar ve zamanla genetikleriyle oynanıp zamanla vahşileştiriliyorlar. 'İnsan eti' yerine 'özel et', 'insan' yerine 'ürün/baş' denerek durumu daha kolay kabul edilir bir hale getirmeye çalışıyorlar ki bu durum işe yarıyor. İnsanlar durumu her zaman olduğu gibi çok çabuk kabulleniyorlar. 24 Gelelim bu dünyanın bir dönemine şahitlik etmemizi sağlayan başrolüne. İsminden başlarda çok bahsedilmese de -ki bunun kasıtlı yapıldığını düşünüyorum çünkü günümüz dünyasında insanların, pardon, ürünlerin de isimleri yok- başrolümüzün ismi Marcos.
Kitabın bu şekilde gelişmesini şahsen hiç mi hiç beklemiyordum. Okurken zaman zaman bana ben ne okuyorum hissiyatını çok verdi çünkü bazı kısımlarda hangi uzvun ne şekilde yendiğinden gayet net bir şekilde betimlenerek bahsediliyordu. Anlayacağınız, her şekilde insanın yenmesinden bahsedildiğini okumak epey rahatsız ediciydi. Fakat distopik roman okumak zaten biraz da böyle, sanırım keyfi de orada. Kitabın bütüne bakarsak verilmek istenen mesajlar epey açık; özel etlerin iyisini üst tabaka yerken alt tabakaya düşen yine belli, devletlerin kriz yönetimleri, insanların hızlı adaptasyonları ve her koşulda doyumsuzluk gösterebilmeleri gibi aslında günümüz dünyasından yabancı olmadığımız şeyler işleniyor. Yazar bize, insanoğlunun alışamayacağı durum olmadığı gibi her durumu kendi yararına çevirebileceği mesajını kitabın sonuna kadar –özellikle sonunda– bastıra bastıra vermiş. P.S. Kitabın isminin geçtiği kısım ise şu şekilde: bir gün Marcos kız kardeşinin yanına gittiğinde yeğenleriyle yemek yerken kız kardeşiyle babalarından bahsediyorlar ve Marcos, çocukların dedeleri hakkında tadının nasıl olabileceği hakkında yorumlarda bulunduklarını duyuyor. Kız kardeşi de kızıp Marcos'a yaptıklarının popüler bir oyun olan ‘Leziz Kadavralar’ı oynamak olduğunu söyleyip geçiştiriyor. Biz de bu şekilde öğrenmiş oluyoruz. Umarım okumaktan keyif almışsınızdır deyip bundan emin olmayı çok isterdim fakat derginin amacı bu değil. Sevgiler Sueda, Arkadaşı ona 'Birinci Saf Nesil' olarak adlandırılan sözde en kaliteli ürünlerden biri olan bir dişihediye ediyor. Marcos hediye gelen bu dişiyi bahçesindeki ahırına koyup yemeğini, suyunu verdikten sonra ne yapacağını bilemez halde evini terk ediyor. Bu sıralarda ise babasının durumu da çok iyi değil ve var olan tek diğer yakını olan kız kardeşi ise ne duyarsa ona inanan, dünyadan çok haber olduğunu sanıp aslında hiçbir şeyin farkında olmayan biri. Anlayacağınız bu Marcos epey yalnız biri, bu yalnızlık da onu evde bekleyen dişiye yakınlaştırıyor. Kıyafetler giydirip onunla ilgileniyor ve bir gün bir çocuğu olacağını fark ediyor–dişi hem dilsiz hem de aklı olmayan bir varlık– ardından bu dönemde babasını kaybediyor ve eve, dişiye, daha bağımlı hale geliyor, daha önce çocuğunu kaybettiği için bu konuda çok hassas ve ilgili davranıyor. Babasının bakım evi masrafı da ortadan kalktığı için kendini mezbahada çalışmak zorunda da hissetmiyor üstelik. İnsanlara da belli etmemesi gerekiyor çünkü bu aslında konulan kurallardan birinin ihlali. Biraz zaman geçiyor ve doğum günü geliyor, bu dönemde herkesten çok izole olan Marcos ne yapacağını bilemiyor ve hemşirelik yapan karısını arayıp yardım istiyor, karısı gelince büyük bir hayret ve şok yaşıyor fakat hemen toparlayıp doğumun gerçekleşmesini sağlıyor. Bebek doğunca dişi bebeğine içgüdüsel şekilde uzanıyor fakat Marcos bebeği alıyor. Ardından dişiyi oracıkta öldürüyor. Anlıyoruz ki baştan beri plan buymuş. Bu durumda karısının ilk söylediği şey 'Neden? Bize daha çok çocuk verebilirdi.' olurken Marcos'un kitabı bitiren son cümlesi ise 'Hani evcil hayvanlar insan gibi bakar ya, öyle bakıyordu.' oluyor. 25 Mezbahanenin de sahibi olan Marcos, 'Geçiş'ten önce dana mezbahanesi olan bu yeri, döneme uyum sağlayarak günümüz 'ürünleri' için devam ettiriyor. Marcos; yakın zamanda oğlunu kaybeden ardından da karısının uzaklaşmak istemesiyle evinden mezbahaneye yaşamını sürdüren, aynı zamanda bir kaybın acısını yaşamaya devam eden bir adam. Bu sırada babası da demans hastası olduğu için ara ara bakım evini ziyaret etmeye giderek yaşamını bu rutinde sürdüren de biri. Bir gün bir arkadaşının hediyesi ile bu rutin yıkılıyor.
A film for everyone who has stopped, in curiosity, to look at what someone else has discarded and, on occasion, taken it home. Maria Garcia, Film Journal International 26 ir şeyi sırf geride bırakıldığı için değersiz görmek ne kadar kolay. Agnès Varda’nın ‘The Gleaners and I’ belgeseli, bu geride bırakılan şeylerin peşine düşüyor. Ben ise filmi izlemeye başlamadan önce “gleaning” kelimesinin anlamını bilmiyordum. Belgeselin başlarında gleaning’i artık var olmayan bir meslek olarak algılamıştım; makinelerden önce insanların buğday veya tahılı elle toplaması gibi. Film ilerledikçe, gleaning’in makinelerin gelişiyle ortadan kalkmadığını, sadece şekil değiştirdiğini fark ettim. İnsanlar artık makinelerin geride bıraktıklarını toplamaya başlamıştı. Gleaning, geride kalanı toplamakla başlıyor ama Agnès Varda’nın The Gleaners and I belgeselinde bununla sınırlı kalmıyor. Tarlalarda ve seralarda bırakılan ürünlerden sokaklara atılmış objelere, kullanılmayan malzemelerden seyahatlerden toplanan hatıralara ve hatta çöpten alınan yiyeceklere kadar uzanıyor. Varda’nın bunu tek bir bakış açısından anlatmaması da benim özellikle ilgimi çekti. Gleaner’ların, bir şefin, hukuk danışmanlarının, arazi sahiplerinin, sanatçıların ve farklı insanların hikâyelerini bir araya getirerek gleaning’in ne kadar geniş bir kavram olabileceğini gösteriyor. Filmdeki farklı hikâyeleri dinledikçe, gleaning’in her zaman daha kötü olanı kabul etmek anlamına gelmediğini de fark ettim. Gleaning yapan bir şef, çiftçilerin geride bıraktığı meyveleri topluyor ve bunların en kaliteli ürünler olduğunu söylüyor. Gleaning sayesinde ne aldığını ve nereden geldiğini tam olarak bildiğini anlatıyor. Bir şefin geride bırakılan meyveleri tercih etmesi ve bunları en kaliteli ürünler olarak görmesi beni gerçekten mutlu etti. Çünkü bazen geride bırakılan şey, aslında daha iyisine ulaşmamızı sağlayabilir.
27 Varda daha sonra sözlükteki anlamıyla gleaning’in yalnızca topraktan bir şeyler toplamak olmadığını gösteriyor: gerçekleri, eylemleri ve bilgileri “glean” etmek. Varda’nın “What I’ve gleaned tells me where I’ve been” demesiyle bu kavram benim için daha da farklı bir anlam kazandı. Gleaning artık yalnızca toplamak değil; anıları, anları ve deneyimleri de biriktirmek gibi hissettirmeye başladı. Bu noktada kendimin de bir gleaner olabileceğimi fark ettim. Çocukluğumdan beri tekrar kullanılabileceğine inandığım eşyaları saklama eğilimim var. Babamla sık sık el işi yapardık ve bunun beni çok etkilediğini düşünüyorum. Babam çöpe atılmış kartonlardan evler yapardı, renkli yoğurt kaplarına bacaklar ekleyerek kaplumbağalar yapardı, meyve suyu kutularından bana cüzdan diker ve eski pantolonlarımdan asılı çantalar yapardı. Belgeselde başka bir gleaner’ın, babamın kullandığı yoğurt kaplarının aynılarından çiçek buketleri yaptığını görmek beni derinden etkiledi. Bu yüzden uzun zamandır üzerinde sevdiğim desenler olan ambalajları, ilginç şekilli kutuları, şarap mantarlarını, kavanozları ve kapları saklıyorum. Anneannem bana hiçbir şeyi atmak istemediğim için “çöpçü” derdi. Gerçekten de sakladığım her şeyi kullanmadım. Ama bu belgesel sayesinde aslında çöp toplamadığımı; babam gibi, daha önce kullanılmış malzemelerde olasılıkları ve ilhamı gördüğümü fark ettim. Türkiye’de de çocukluğumdan beri meyve toplamak hayatımın bir parçasıydı. Dut, üzüm, yenidünya, incir, limon, elma ve armut mevsiminde birçok insan bunları toplar. Ben de çocukken bunu daha sık yapardım. Hatta şimdi bile yolda olgun bir meyve ağacı görürsem bazen durup ağaca çıkar ve meyve toplarım. Kimse toplamazsa bu meyvelerin çoğu yere düşüp sokaklarda çürür. Varda’nın kendisi de film boyunca bir gleaner gibi davranıyor. Kamerasıyla insanların, objelerin ve anların arasından parçalar topluyor. Geçip giden kamyonları çekiyor; bunu onları saklamak için değil, sadece onları yakalamanın verdiği zevk için yaptığını söylüyor. Bir noktada kameranın açık olduğunu unutup diğer gleaner’larla dans ediyor ve kameranın hareketini, dansın bir parçası olarak filme dahil ediyor. “Filming one hand with the other” diyerek kamera ile arasındaki ilişkiyi çok kişisel bir hale getiriyor. Özellikle yaşlanan ellerini yakın planda çekmesi ve onları tanımadığı, hatta biraz rahatsız edici bir hayvana benzetmesi beni düşündürdü. Zamanın, yaşlanmanın ve kendi bedeniyle değişen ilişkisinin farkında olduğunu hissettim. Daha sonra Rembrandt’ın otoportresini çekerken “It’s really the same thing. It’s always a self-portrait” demesi de benim için anlamlıydı. Çünkü Varda’nın kamerası yalnızca başkalarını belgelemiyor; kendi varlığını, kırılganlığını ve bakış açısını da kaydediyor. Belgeselin başında Varda’yı omzunda buğday taşırken görüp, bir anda onu bırakıp dijital bir kamera aldığında, onun bir zamanlar gleaner olduğunu ve artık film yapımcısı olduğunu düşünmüştüm. Filmin sonunda ise fikrim tamamen değişti. Varda hâlâ bir gleaner gibi geliyor bana; sadece artık omzunda buğday yerine elinde bir kamera taşıyor. Belki de bu yüzden The Gleaners and I benim için yalnızca gleaning ile tanıştığım bir film değil; daha önce görmezden geldiğim şeylere bakmayı ve onların içindeki olasılıkları fark etmeyi hatırlatan bir film oldu. Bazen bir meyve, bazen atılmış bir kap, bazen bir anı, bazen de kameranın yakaladığı küçücük bir görüntü olabilir. Gleaning, bence sadece geride kalanları toplamanın ötesinde; dünyaya nasıl baktığımızla, neyi değerli bulduğumuzla ve neyi geride bıraktığımızla ilgili.
GİTMEDEN BUNA DA BİR BAKINSeçim sistemleri nelerdir?Seçim sistemleri temel olarak çoğunluk sistemi ve nispi temsil sistemi olmak üzere ikiye ayrılıyor. Çoğunluk sisteminde en çok oyu alan aday ya da parti kazanırken, nispi temsil sisteminde sandalyelerin oy orlanlarına daha yakın biçimde dağıtılması amaçlanıyor. Hangi sistemin seçildiği, yalnızca sandalyelerin nasıl dağıtıldığını değil, parti sistemini ve seçmen-aday ilişkisini de etkileyebiliyor.Mecliste koltuklar nasıl dağıtılıyor?Nispi temsil sistemlerinde oyların sandalylere dönüştürülmesi için farklı yöntemler kullanılabilir. D’Hondt ve Hare/Kota (Milli Bakıye) yöntemleri bunlardan bazı örneklerdir. D’Hondt yönteminde partilerin oyları belirli sayılara bölünerek yüksekten düşüğe sıralanı sandalyeler dağıtılır; Hare/Kota yönteminde ise partilerin aldıkları oyların belirli bir kota üzerinden sandalyeye çevrilmesi esas alınır.Türkiye hangi seçim sistemini kullanıyor?Türkiye'de milletvekili genel seçimlerinde %7 seçim barajlı, D'Hondt yöntemli nispi temsil sistemi, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ise iki turlu çoğunluk sistemi uygulanmaktadır. İlk turda geçerli oyların salt çoğunluğunu (%50+1) alan aday cumhurbaşkanı seçilir. Bu çoğunluk sağlanamazsa, en çok oyu alan iki aday arasında ikinci tur seçim yapılır.Seçim barajı nedir?Seçim barajı, bir partinin sandalye elde edebilmesi için ulaşması gereken asgari oy orandır. Barajın yüksek olması, küçük partilerin Meclis’te temsil edilmesini zorlaştırabilir; daha düşük bir baraj ise temsil çeşitliliğini artırabilir. Türkiye’nin farklı dönemlerinde farklı baraj uygulamaları kullanmıştır. Güncelde seçim barajı %7'dir.Açık liste ile kapalı liste arasındaki fark ne?Kapalı listede seçmen partiye oy verir ve adayların sıralamasına parti karar verir. Açık listede ise seçmenin adaylar arasında tercih yapabilmesine daha fazla alan açılır. Bu nedenle açık listede adayların seçmenle kurduğu ilişki daha doğrudan olabilirken, kapalı listede parti yönetiminin etkisi daha güçlü olabilir.Dar bölge ne demek?Bir seçim çevresinden tek bir milletvekili çıkarılıyorsa o seçim çevresinin büyüklüğü birdir ve bu durum çoğunluk sistemine dayanır. Seçim çevresinden birden fazla milletvekili çıkarıldığında ise nispi temsil uygulanabilir. Yani “dar bölge’ dediğimiz şey, seçmenlerin daha küçük seçim çevrelerinde temsilci seçmesiyle ilgilidir.28
Başkanlık sistemi ile parlamenter sistem arasındaki fark ne? Demokrasi sadece seçim yapmak mı? 29 “En çok oyu alan kazanır” gerçekten ne kadar adil? Her zaman oy oranı ile sandalye oranı aynı olmayabilir. Özellikle çoğunluk sistemlerinde bir parti ülke genelinde daha fazla oy alsa bile, oylarının seçim çevrelerine nasıl dağıldığına bağlı olarak daha az sandalye kazanabilir.Başkanlık sisteminde yürütmenin başı olan başkan ayrı bir seçimle belirlenir ve yasama ile yürütme birbirinden daha belirgin biçimde ayrılır. Parlamenter sistemde ise hükümet parlamentodaki çoğunluk ilişkileri üzerinden şekillenir. Seçim sistemi neden bu kadar önemli? Çünkü seçim sistemi yalnızca “kim kazandı?” sorusunu belirlemez. Partilerin Meclis’teki sandalye dağılımını, küçük partilerin temsil edilme ihtimalini, adayların seçmenle ilişkisini ve parti liderlerinin adaylar üzerindeki etkisini de değiştirebilir. Kısacası aynı oylar, farklı seçim sistemlerinde farklı siyasi sonuçlar doğurabilir. Hayır., demokrasi, yalnızca seçimlerin yapılmasından daha geniş bir kavram olarak ele alınır. Muhalefetin iktidara gelebilme ihtimali, siyasi rekabetin eşit koşullarda gerçekleşmesi ve iktidarın değişebilmesi de demokratik sistemin önemli unsurları arasında sayılıyor.Seçim sistemi değişirse ne değişir?Aslında cevap, çok şey. Seçim sistemi; oyların sandalyelere nasıl dönüşeceğini, hangi partilerin temsil edilebileceğini, adayların kime karşı sorumlu hissedeceğini ve siyasi rekabetin nasıl şekilleneceğini etkileyebilir. Yani sandığa attığımız oy ile Meclis'te gördüğümüz sonuç arasındaki görünmez mekanizma, tam olarak burada başlıyor.
MÜŞTEREK